kederi yüklenmiş olana söyle kalıcı değildir keder. sevinçler nasıl yok olup giderse o da öyle yok olup gider.
binbir gece masalları
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from Canada
seen from United States
seen from Netherlands
seen from United States
seen from Hong Kong SAR China
seen from Netherlands
seen from Türkiye
seen from United States

seen from United States

seen from Malaysia
seen from Germany
seen from China

seen from Malaysia
seen from China

seen from United States
seen from United Kingdom
kederi yüklenmiş olana söyle kalıcı değildir keder. sevinçler nasıl yok olup giderse o da öyle yok olup gider.
binbir gece masalları

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
THIS ACCOUNT ISN'T DEAD- waiting for asks is my downfall here, xD. Been thinking about my demon babies a lot, so art of them will be coming soon! Still getting used to side blog stuff, but I'll get a hang of it!
-Hekate
gözlerin aldı meni*
Dilber'in Sekiz Günü filminden bir sahne. Fırat Tanış - Ey Dilbere Tu him gulî him rihanî Tu him derdî him cananî Tu hekîmî him loqmanî Wêran ezim malêm xira...
Sözleri Kürt şair Feqiye Teyran’a aittir. Mahlasının anlamı kuşların öğrencisidir.. Mahlasının hikayesi elbet masalsı..
Yöresinin önde gelen ailelerindendir. Ama ailesinin mal mülkünü ve insanlara emir verip yönetmek istemez, hayatını Anka kuşunu görmeye adar. Gezmediği görmediği köy, Mezopotamya’da ayak basmadık toprak bırakmaz. Gezdiği her yerde Anka kuşunu sorar, herkesten dinler, dinledikçe sevdası artar. Yıllarını ve ömrünü buna adar.. Bu çabalarının sonunda kuşların dilinden anlar, konuşur..Günlerden bir gün de dilediğine erer..
Şafak attığında Anka kuşunun sesini duyar..
Ve derler ki ölmeden evvel tüm kuşlar Feqiye’nin etrafında toplanır, en son insanların bakarken gözlerinin kamaştığı beyaz kuş gelir başının üzerinde üç kere döner, gider. Gittikten sonra Feqiye son nefesini verir..
Hayatını güzelliklere adayanlara!
bunu blogumda kayıt altına almayacaksam neyi alacağım? “Gene Sürme Cekibsen Evler Yıhan Gözüne Yar
Getme getme gel”

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Hassasiyetler Kuşatmasındaki Hayatlarımız...
Dengesi çoktan yitirilmiş olagelen hassasiyetler kuşatmasında hayatın kuramı dümdüz ediliyor. Her itirazın daha var edildiği anda kırmızı çizgileri alarma geçirdiği, alarm ses ve ikazlarının dört bir yanda yankılandığı bir zeminde mutlakiyet teslimiyete çıkarılıyor. Hiçliğin ve yozluğun, ceberut olagelen devlet aklının sunageldiği her şablonda biraz daha açmazların var edildiği zeminde hassasiyet terazisi sıradan insanın aleyhine bina ediliyor. Hiçliğin, değersizliğin yüceltildiği bir zeminde mutlak yargıların birer zafer gibi sunulup, pazarlanmasına devam olunuyor. Tüketen, çürüten ve zayi eden bir iktidar aklının göstere geldiği her şey doğrudan bu mahvetme hallerinin yekununu da bildiriyor. Binbir badireyle kazanılmış olagelen haklar allem edip kallem edilip zehir zıkkım ediliyor sayelerinde. Bir biçimde hiçliğin sofrasına dahil edilirken halk onca janjanlı, alavere dalavereli sözlerin tam da paralelinde bir mahvetme retoriği sabitleniyor. Bütünüyle öğüten bir hiçlik çabası, mekanizması bina ediliyor. Ne akıl kar ediyor, ne de gidilen istikametin kör karanlığına dair bildiriler gerçekten anlaşılıyor. Zıvanadan çıkmış olagelen bir tahayyülle her an her bir şeyi ölçüp biçip sınırlamaya girişenler elinde hayat bir marazlar toplamı oluyor. Bunca cürmün ötesinde yarına dair hiçbir şeyin konulmadığı zemin gerçekliğinde her şey kara, kapkaranlığın kılınır.
Düzen ve sahibi olduğunu bildirenler sıradan insanı köşelere kıstırırken, muğlak yahut da muamma değil hepten hesaplı olagelen bir mahvetme retoriğini reçete eder. Yazılmış olan her şey zehir zemberektir, şifa değil tam teşekküllü bir mahvın zeminini var etmeye ant içen bir aklın tezahürüdür. Sunulan ve yapılandırılan her eylemle sıradan olanın hakkını da hukukunu da rezil rüsva etmek kesintisizleştirilir. Ne de olsa daha çok su kaldıracaktır bu çirkef siyaset, kepazelik sarmalına dönmüş al gülüm ver gülüm cumhuriyeti. Dengeyi çoktan zayi etmiş olagelen bir menzildeki her bölüşüm birimizden birisi için bedel kılınır. Gezi Direnişi sonrasındaki on üç senelik sürecin var ettiği, doğrudan doğruya fiili tenkitin ve demokratik hakkın zayi olunduğu bir menzildir. Her durumda kendini üstün, öncelikli addeden AK Parti tahayyülünün zamanla memleketi kuşatmasının neticesinde bugün hiç ama hiçbirimiz için en ufak bir itirazı var edebilmek söz konusu kılınmayandır. Hassaslık mefhumunun anbean, o siyasal İslamcı klan için öncelendiği, gayrısının, ötekilere ait ister politik ister gündelik isterse de yaşamsal olsun herhangi bir konuda en ufak bir düzeltme ihtiva etmeyen tavrı eliyle ülkede yaşam derdest olunur.
Bianet’ten bir haberi aktaralım: “İBB davasında dün savunma yapan Medya AŞ Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker, gözaltı sürecinde yaşadıklarını anlatarak Vatan Emniyet’te çıplak arama yapıldığını söyledi.
Mahkemede konuşan Türker, Vatan Emniyet’e götürüldüğü an yaşadığı korkuyu şu sözlerle anlattı:
“Vatan Emniyet’e girdiğimde ben buradan çıkamam diye düşündüm. Hatta ölüm düşüncesi de gelişti. Çok korkunç bir andı. Tam bir kabus gibiydi.”
Türker, gözaltı sırasında kendisine yönelik uygulamaları da anlatarak, bir polisin önce üstünü çıkarmasını istediğini, ardından iç çamaşırını da çıkarmasını talep ettiğini söyledi. Türker, kendisine “cinsel organını aç” ve “arkanı dön, eğil” şeklinde talimatlar verildiğini iddia etti.
Duruşma salonundaki kadın izleyicilere de seslenen Türker, yaşadıklarını anlatmaktan utanmadığını belirterek, “Utanan varsa çıkabilir, ben utanmıyorum. İnsanların onurunu, gururunu kırmak için yapılıyormuş gibi geliyor. Yapan utansın, ben utanmıyorum” dedi.
Türker’in beyanlarının ardından Aile Dayanışma Ağı yazılı bir açıklama yayımladı. Açıklamada, ortaya atılan iddiaların etkin ve şeffaf bir şekilde soruşturulması çağrısı yapılarak, insan onurunu zedeleyen uygulamaların kabul edilemez olduğu vurgulandı.
Açıklamada şöyle denildi:
"Bir hukuk devletinde hiç kimse, hele ki kadınlar, gözaltı ve cezaevi süreçlerinde insan onurunu hiçe sayan, mahremiyetini ihlal eden muamelelere maruz bırakılamaz. Kadın tutukluların maruz kaldığını beyan ettiği çıplak arama uygulamaları; beden dokunulmazlığına, insan onuruna ve temel haklara yönelik ağır bir ihlaldir. Hiçbir güvenlik gerekçesi, insanı aşağılayan ve psikolojik olarak yıpratan uygulamaları meşru kılamaz. Bir kadının bedenine yönelik bu müdahale yalnızca bireysel bir hak ihlali değil, tüm kadınların onuruna yönelmiş bir saldırıdır. Aile Dayanışma Ağı olarak; insan haklarına aykırı bu iddiaların etkin ve şeffaf biçimde soruşturulmasını, sorumluların ortaya çıkarılmasını ve onur kırıcı uygulamaların tamamen son bulmasını talep ediyor ve takipçisi olacağımızı bildiriyoruz. Hiçbir kadın, hiçbir insan onurundan mahrum bırakılamaz."
Bu da savunmasından bir kesittir; "Çömelmem, dönmem ve vücudumun mahrem bölgelerini göstermem talep edildi. O an ne yaşadığımızı tam olarak anlamıyorduk. Bu uygulamanın insanların onurunu ve gururunu kırmak amacı taşıdığı düşüncesine kapıldım. Ben bundan utanmıyorum; utanması gereken böyle bir uygulamayı yapanlardır.
15 aydır cezaevindeyim. Bekâr bir anne olarak çocuklarımın tüm sorumluluğunu bu süreçte annem ve babam üstlendi. Çocuklarımı onlar okutuyor. Ailem benim tutukluluğum nedeniyle çok ağır bir yük taşıdı. Annem bu süreçte benim yaşadığımı düşündüğü haksızlıkları duyurabilmek için çeşitli etkinliklere katıldı ve sesimizi duyurmaya çalıştı.
Ben rüşvet almak suçlamasıyla tutuklandım. Ancak daha sonra hazırlanan iddianamede bana yöneltilen bir rüşvet isnadı yer almadı." https://bianet.org/haber/medya-as-genel-muduru-fatos-pinar-turker-gozaltinda-polis-cinsel-organini-ac-dedi-320371
Dengesi çoktan yitirilmiş olagelen hassasiyetler kuşatmasında hayatın kuramı dümdüz ediliyor bir kere daha yinelemekte fayda var. Düzeni oluşturan konsensüs, doğrudan ve hiç kesintisiz yıkımları eylem planı içerisine dahil ettikçe o zor denilen şeyler paldır küldür var ediliyor. Medya A.Ş. genel müdürü Fatoş Pınar Türker’in de başına getirilen şey bu bahsin bir tezahürüdür. Türker’in “Savcı beni çocuklarımı elimden almakla tehdit etti” beyanı hakkında Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun sessizliği neye delalettir. Yahut da Adalet Bakanı’nın sessizliği. Birbirinin takipçisi olagelen zır cehalet ürünü tahakküm ve tehditlerin havalarda uçtuğu, yıldırının artık ismi konulmamış bir cendere düzenleyici olaraktan var edilebildiği bir ülkede hayatın kuramı da dümdüz edilendir. Hasassiyetlerin birbiri peşi sıra yinelendiği bir zamanda, her şeyin ama en başta da kadının hakkının böyle aleni çarçur edilmesinin akıbeti ne olur, olacaktır ki! İnsanlık hakkının tarumar edile geldiği, suçun alenen sahiplenip, üstünün örtülmeye çalışıldığı bir zemin, dünyaya akıl fikir satarken kendi vahametinden hiç bahis açabilecek midir? Şaftın, aksın çoktan kaydığı, her şeyin ama en başta da adalet, hürriyet, demokrasi kavramlarının zül edilerek ziyan olunduğu bir menzil gerçekken, hayattan bahis açılabilecek midir? Hayattan bahis açabilmek; ancak iktidarın bizi eşitlemeye çalıştığı o 'hiçlik' ve 'değersizlik' zeminine karşı, birbirimizin yarasına bakarken duyduğumuz o ilkel, saf sızıyı korumakla mümkündür, anlıyor muyuz?
Misak TUNÇBOYACI – İstan’2026
Görsel: Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Yürüyüşünden – 2016 – AFP – Middle East Eye
Meramda Paylaşılan Haber
Türker, "Çıplak Aramayı" Anlattı, Aile Dayanışma Ağı Sorumluların Cezalandırılmasını İstedi - Bianet
https://bianet.org/haber/turker-ciplak-aramayi-anlatti-aile-dayanisma-agi-sorumlularin-cezalandirilmasini-istedi-320373
Biçareliğin Yaşam Akdi - Kesintisiz Diyet
Biçarelik bir halin ortasında hiçbir çıkış bırakılmayan bir mefhumun içindeyiz. Ne dün bir biçimde geride kalıyor, ne şimdi bize bırakılıyor. Ne yarına dair umudun zerresine alenen müsaade olunuyor. Her şey bir anın içinde şu andan başlayarak dünü ve yarını kapsıyor. Her anlamda biçarelik kalıyor modern zamanın yaşayanına. Bir çıkış emaresi ya da tüm o çekilen bedel, ödenen diyetlere karşılık olarak bir noktada bitiyor her şey bahsine zemin hiç bırakılmıyor artık. Erk, muktedir, iktidarın müdahil olduğu anlık değil artık süreklilik kazandırdıklarıyla birlikte biçare konulmak sıradanın tek istikameti bildiriliyor. Her şey ama en başta o sorun kümeleri hayatın merkezinde tutulmaya devam ederken hiçlik vaaz olunuyor. Behemehal sabır telakki ediliyor. Alenen o yağma, gücü elinde tutanın sunduğu ve sergilediği cerahatle cürüm hemen her anlamda yaşama kastini var ederken halen sabra yer kalmış gibi tekrar ediliyor. Duraksamayan, yinelenen her dem güncellenen, aralıksız bir halde yönlendirilen modern zamanların yaşam akdi bütünüyle bu sabretme halinin ne biçimde şekillendirildiğini örnekler. Hep eksik, hep yarım, hep muğlak olagelen mağdur olma halinin sıradana reçete edildiği bir eşiktir yaşatılan.
Düzen sahiplerinin kendi bekalarını, maçalarını, cakalarını kurtarmaları adına sundukları her ihtimalde biraz daha dibi boylayan bir ülke çıkagelir. Çıkar, yağmadan pay kapmanın normatif ilan edilmesi, herkesin birbirinin gözünü oyduğu bir entrika sofrasında milliyetçi ya da dini istismar ederek çıkagelen kadroların var ettiği tahayyüller tastamam o pratikten yıkımı var eder. Çıkış koymayan, geleceği şimdiden çürüten, şu anda var edilenlerle aleni bir eksik gedik koyma halinin merkezinde yaşam tarumar edilir. Muktedir, baş efendi ve baş faşistin güzergahı yirmi beş koca yılda dönüştürdükleri zemin bu halin taşıyıcısıdır en son merhalesidir. Birliktelikte çıkagelen güçlü ülke vurgusunun, en son gençlik şöleninde karşımıza çıkan ilahlaştırma pratiklerinin ve hepsinin üstüne eklenmiş olagelen tahakküm hamlelerinin doğrultusunda bir şeyler yarım yamalak kılınır. Biçarelik bir halin ortasında, ama pandemi, ama ekonomik dengesizlikler, ama ihtilaflar, ama savaşlar öne sürülerek hep zor, daima daha beterin yollarının arşınlandığı bir menzil var edilir. Bunlarla birlikte bir açmazlar sarmalı, içinden çıkılamayacak olagelen bir fasit daire güncellenir.
Tam da bu eşikte, Elif Ekin Saltık’ın Evrensel’deki haberi, önümüze serilen bu cerahatli kafesleme taktiğinin resmi vesikası gibi duruyor:: “DEM Parti Grup Başkanvekilleri Sezai Temelli ve Gülistan Kılıç Koçyiğit, artan enflasyon, yoksulluk, gelir ve vergi adaletsizliğinin nedenlerinin araştırılması amacıyla TBMM Başkanlığına Meclis Araştırması açılması için önerge verdi.
Önergede, Türkiye ekonomisinin AKP’nin “sermaye odaklı ekonomi politikaları” nedeniyle tarihsel bir dönemden geçtiği belirtilerek, TÜİK verilerine göre yıllık enflasyonun yüzde 32,37’ye ulaştığı, 2026’nın ilk dört ayında gerçekleşen yüzde 14,6’lık enflasyonun ise iktidarın yıl sonu hedeflerini hükümsüz kıldığı ifade edildi.
Asgari ücretliler ve emekliler başta olmak üzere milyonlarca yurttaşın açlık sınırının altında yaşam mücadelesi verdiği belirtilen önergede, artan gıda enflasyonu ve hayat pahalılığı nedeniyle sosyal hakların reel değerini kaybettiği kaydedildi. Önergede, Türkiye’nin dünyada en yüksek enflasyona sahip ilk beş ülke arasında yer aldığı belirtilerek, “Şimşek Programı”na rağmen aylık enflasyon gerçekleşmelerinin savaş halindeki birçok ülkenin yıllık enflasyonundan yüksek olduğu ifade edildi.
AKP’nin sermayeye vergi muafiyetleri, istisnalar, ihaleler ve garanti ödemeleri sağladığı belirtilen önergede, bunun faturasının emekçilere çıkarıldığı kaydedildi. TÜİK verilerinin “gerçeklikten uzak” olduğu belirtilen önergede, enflasyonun bir “kaynak aktarım mekanizmasına” dönüştüğü ifade edildi.
“Asgari ücret ve emekli maaşları eridi”
Önergede, yılın ilk dört ayında asgari ücretin 4 bin 110 lira, 20 bin lira maaş alan emeklilerin gelirinin ise 2 bin 930 lira eridiği belirtilerek, milyonlarca emekçi ve emeklinin açlık sınırının altında yaşamaya zorlandığı kaydedildi.
Emeklilerin büyük bölümünün açlık sınırının altında maaş aldığı belirtilen önergede, “çalışan emekli” sayısının son altı yılda yüzde 185 artarak yaklaşık 2 milyon 130 bine çıktığı ifade edildi. Bayram ikramiyelerinin de enflasyon karşısında eridiği belirtilen önergede, 2018’de bin liralık ikramiyeyle yaklaşık 5 gram altın alınabilirken bugün yalnızca 0,60 gram altın alınabildiği kaydedildi.
“Her 10 kişiden 6’sı borçlu”
Önergede, Türkiye’de her 10 kişiden 6’sının borçlu olduğu, en az 17-18 milyon yurttaşın yoksulluk içinde yaşadığı, sosyal yardıma muhtaç hane sayısının 4,5 milyonu aştığı ifade edildi. 7 milyondan fazla çocuğun yoksulluk sınırının altında yaşadığı belirtilen önergede, her 5 çocuktan 1’inin okula aç gittiği kaydedildi.
Geniş tanımlı işsizliğin yüzde 31,5 seviyesinde olduğu belirtilen önergede, genç kadın işsizliğinin yüzde 30,9’a ulaştığı, 6,5 milyon gencin ise ne eğitimde ne istihdamda yer aldığı ifade edildi.
“Vergi yükü emekçilerin sırtında”
Gıda enflasyonuna ilişkin verilerin de yer aldığı önergede, Türkiye’nin dünyada gıda enflasyonunun en yüksek olduğu ilk dört ülke arasında bulunduğu belirtilerek, çiftçilerin bankalara olan borcunun 1 trilyon 400 milyar liraya ulaştığı ve tarımdaki batık kredi tutarının bir yılda yüzde 292,5 arttığı ifade edildi.
Önergede ayrıca, 2026 yılı Nisan ayı bütçe gerçekleşmelerine göre toplam vergi gelirlerinin yüzde 61’inin KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerden oluştuğu, gelir vergisinin yüzde 89’unun ücretlilerden stopaj yoluyla kesildiği, kurumlar vergisinin payının ise yüzde 10 düzeyinde kaldığı kaydedildi. Faiz giderlerine dört ayda 1 trilyon 134 milyar lira ödendiği belirtilen önergede, bütçenin sermaye sınıfına kaynak aktarım aracı haline geldiği ifade edildi.
Önergede, Türkiye’deki yoksulluk, gelir ve vergi adaletsizliğinin araştırılması ve halkın alım gücünü koruyacak yapısal önlemlerin belirlenmesi amacıyla TBMM’de araştırma komisyonu kurulması talep edildi.”
İçinden çıkılamayan cerahatli kafesleme taktiğinin her nasıl vuku bulduğuna yetkin bir sorgudur şu yukarıda okuduğunuz. Bir Erdoğan gider, bini gelir diye gümbürderken ol baş efendi, sokağın yansısını, sesini alt etmenin, açlık sınırının tam da dibinde bırakılan bir ülkenin çoğunluğuna karşı kayıtsızlığın var ettiği dehşet dolu tepkisizlik, duymama hali ol yıkıcı fasit döngüyü görünür kılar. Gelir eşitliğinin yanında vergilendirmedeki o ayrımcılık ve kimlerden olunduğunun daha önceden vergi dilimlerini belirlediği bir yer, bir zeminde içinde çıkılamayan şeyin salt maddiyat değil aynı zamanda da biçimsizliği, doğrudan ayrımcılığı iliğine kadar yaşayan bir ülkenin deneyselliğidir. Hepimizi kıskana kıskana bir haller olan Almanya’da vekiller maaşlarına yapılacak 500 euroluk zammı bu kaynağın halka daha ağır ekonomik yükü beraberinde getireceği gerekçesiyle reddini bildirirler. Başından sonuna, siyasetinden ekonomi politiğine, gündelik yaşamda var olma istem ve tahayyülünden, kimsek, neysek oyuz halini muhafazasına atıldı mı mangalda kül bırakılmayan bir cenahta, daha hiçbir surette halkın / sıradan insanın lehine bir kararın altına imza atamayan vekiller üzülürler mi, utanırlar mı sahiden? Birbirini tamamlayan ve her durumda bir önceki sekansla bağlarını koparmış, dizginlerinden boşalırcasına yarım, yamalak bir gelecek tahayyülüne koşa duran menzilde, bunca afaki cürme, çürümeye, hiç eksiksiz nefrete, dur duraksız sınamaya itiraz eden var mıdır, kalmış mıdır, nedir haliniz! Sahiden de nedir haliniz! Unutmayın; muktedirlerin bekası için her gün biraz daha dibi boylayan bu entrika sofrasında sırasını bekleyen sıradanlar olduğumuz sürece, ne dünün hesabı sorulur ne de yarına bir zerre umut kalır. Geriye sadece, adına 'yaşamak' denen bu ağır, bu kesintisiz diyet kalır / bırakılır.
Misak TUNÇBOYACI – İstan’2026
Görsel: Chris MCGRATH – Getty Images
Meramda Paylaşılan Haber
DEM Parti Yoksulluk ve Gelir Adaletsizliğinin Araştırılması İstendi - Elif Ekin SALTIK - Evrensel https://www.evrensel.net/haber/5985007/dem-parti-yoksulluk-ve-gelir-adaletsizliginin-arastirilmasi-istendi
Yekûn
Gözler önünde olup, hala görülemeyen, henüz fark edilemeyen bir toplam ile çıkagelen bir var olma mücadelesi sürdürülüp duruyor. Sınırın içi veyahut da dışında olsun herkesi kapsayan, herkesin öteki kılınabildiği binbir zeminde muğlak, kesintisiz, kati bir istemle birlikte yok saymalar var ediliyor. Umursanmazlık, utanmazlıkla birleştiğinde ötekisinin, aykırı, dış diye bildirilenin çektiği cefa, diyet, bedel de çoğaltılıyor. Tümüyle nobran açık ve etkili bir biçimde müdanasız şiddete başvurarak oluşturulan bedel, diyetlerin yekununu bir kere gördüğünüz vakit zaten hiçbir şeyin aynı kalmayacağını anlıyorsunuz. Görece bir modernliği yaşadığı iddiasındaki yeni dünyanın, onca teknolojik gelişime paralel insanilik kısmında değil de canilik kısmında kariyer yapmasının utancı çıka geliyor birbiri peşi sıra. Ukrayna’da Rusya’nın eylediği şiddet döngüsü, savaş ikliminin beşinci yılı içindeyiz misal. 9 Mayıs, Nazilere karşı kurtuluşun temellendirildiği bir gün olarak kutlanırken hala ve hala ötekisi 1945’ten zerre uzaklaşmamış bir nefretin geçerliliğini koruduğu görülen bir yansıyı barındırır. İyi de nereye kadar?
Daha yepyeni Aliyev’in açıklamalarıyla durulmuş gibi görünen ve henüz sekizinci ayında olan Azerbaycan – Ermenistan arasındaki itlafın / ayrışmanın nihayetinde kırılganlığın da ötesindeki bir çekimserliği barındırdığı gerçekliğini nasıl okuruz. İki toplumun da birbirine ezel ebed düşman olarak bildirildiği bir zeminde 150 bin Ermeni için artık hayal kılınan Artsakh / Dağlık Karabağ gerçekliği bir yandan, Ani – Kars Demiryolu hattının bir ihtimal yeniden var edilebilmesi, yıkılmış bir köprünün onarımının dahi günlerce sessiz münazaralarla var edilebileceğinin ikrar edilebildiği bir zeminde kaybın gerçekliği ne zaman konuşulacaktır. Hocalı’nın yersiz değil, nedensiz hiç değil eksiltmesinin meseli niye Stepanakert’in, Martakert’in, Syunik’in de geleceğini yok etsin, edebilsin ki! Açıkta Sumgayit pogromunun ol Azerbaycan’ı eksik kılması gibi, nur topu gibi bir adet gerçekçi 1915 travmasının imalini ne yana koyabiliriz. Büyük abi olarak zikredilen Türkiye’nin ol Ermenistan’la attığı her adımdan sonra çıkagelen istemeyiz, yaptırmayız bakışının daha dün Nisan 24’te utancı değil kıvancı paylaşıyoruz diye yazılamaların var edilebildiği bir coğrafyada kime ne kadar hayat hakkı tanınıyor sahiden düşünüyor musunuz?
Adolf Hitler, 22 Ağustos 1939'da Polonya'ya saldırmadan kısa bir süre önce generallerine yaptığı konuşmada "Bugün Ermenilerin yok edilmesinden kim bahsediyor?" (Wer redet heute noch von der Vernichtung der Armenier?) sözünü sarf etmiştir. Altı milyon Yahudi, Roman ve toplumsal hattan ayrıştırılmış Gey, Lezbiyen’in, Ateist’in de ayrıştırıldığı afaki bir yok etme retoriğine dahil edildiği en büyüğü Holokost olarak çıkagelen nice yıkımın var edilebildiği bir dünyada, o tavrı bugün sahiplenen İsrail Devletinin şimdisinin eyledikleri de mi bir şeyleri anlatmıyor misal? Üç yıla yakın bir sürede Gazze Şeridinden, Batı Şeria’ya, Suriye’nin ve Lübnan’ın Güneyinde pek çok odakta, Suriye, Lübnan ve İran sathı mahallerindeki bombardımanlarda ve taarruzlarla birlikte o direnci yeniden ve hiç aralıksız yeniden imal ededuran bir devletin var edeceği şey yaşama mücadelesini en kestirmeden çürütmek yatıyor. Bu kadar hazin bir toplamla, milyonlarca insanın salt öteki bildirildiği için, Arap, Müslüman ya da Hristiyan fark etmeksizin aynı potada değerlendirilip, gözden çıkartılmasının utancı, katledilmiş olagelen Yahudilerin de hakkını hiçe saymak değil midir? Bir tek İsrailoğulları için mi reva görülmüştür tüm o Ortadoğu’da yaşam, nedir nicedir? Mağdurun zamanla failleşmesinin utancı ne yana düşer. Altı milyon insanın canının üstüne basa basa bu defasında başkalarına cellat olmak hangi yaraları iyi edebilir, nasıl ki!
Anadolu Ajansından bir haberi aktaralım: “Uzmanlar, son yıllarda Filistin’deki Hristiyanlara yönelik artan şiddetin bir kısmının Filistinli oldukları için milliyetçi, bir kısmının ise doğrudan Hristiyan oldukları için dini gerekçelerle yapıldığını kaydetti.
Rossing Eğitim ve Diyalog Merkezi Program Direktörü Hana Bendcowsky ve Kudüs merkezli Hristiyan organizasyonu Sabeel'in yöneticisi Ömer Haramy, Kudüs’teki Hristiyanlara yönelik saldırıları AA muhabirine değerlendirdi.
Bendcowsky, Ekim 2023 sonrası Hristiyanlara yönelik taciz ve saldırılarda artış ve daha ciddi olaylar gördüklerini belirterek, "20 yıl önce Rossing’e katıldığımda benzer şeylerle uğraştık ama bugünkülerle karşılaştırılamaz. Saldırıların daha şiddetli olduğunu görüyoruz." dedi.
Saldırıya doğrudan maruz kalmayanların da kendilerini güvensiz ve reddedilmiş hissettiğini anlatan Bendcowsky, bazı saldırıların Hristiyanlığın ilk günlerine kadar uzanan Yahudilik ve Hristiyanlık arasındaki tarihsel çatışmayla bağlantılı olduğunu söyledi.
"Batı'daki kiliseler Yahudilere ve Yahudiliğe karşı tutumlarında bir değişim geçirdi. Ancak Yahudiler, Hristiyanlıkla olumlu bir ilişki inşa etme ve iyileşme sürecini henüz başlatmadı, belki Hristiyanlarla başladı ama Hristiyanlıkla başlamadı." diyen Bendcowsky, "Geçmişte insanlar Hristiyanları sevmediklerini, Kudüs'te Hristiyanların olmasından hoşlanmadıklarını hissettirirler ama bununla ilgili bir şey yapmazlardı. Şimdi bunu agresif bir şekilde ifade etmelerine izin veriliyor ve bizi endişelendiren, bu." diye konuştu.
Ekim 2023 sonrası siyasi iklim değişti
Bendcowsky, Ekim 2023’ten bu yana insanların daha agresif hale geldiğini kaydederek "7 Ekim'in travması ve Gazze’deki katliamdan sonra insanlar daha agresif olmaya başladı. Polisin kuralları uygulamadaki eksikliği ve eğitimlerindeki eksiklerin eklenmesiyle birlikte bu tür saldırılar artıyor." değerlendirmesini yaptı.
Ciddi olayların nadir olduğunu ve rahibeye yönelik saldırının zihinsel sorunu olan bir kişi tarafından yapıldığını savunan Bendcowsky, "Gazze’de, Batı Şeria’da, Doğu Kudüs'te ve Lübnan'da ne olduğuna bakarsak bence hepsi 7 Ekim'i izleyen savaşla bağlantılı." ifadelerini kullandı.
Bendcowsky, İsrail'de toplumun daha fazla kutuplaştığını, daha fazla aşırıcılıkların görüldüğünü, farklı yerlerde saldırganlığa izin veren ve yasaları uygulamayan siyasi iklimle birlikte Hristiyanlara karşı daha fazla saldırganlık gözlemlediklerini kaydetti.
Siyasi iklim bu nefreti besliyor
Bendcowsky, İsrail'de yaşayan Hristiyanların ve Arap Filistinlilerin haklarının korunduğunu her zaman hissetmediğini, korku ve güvensizlik yaşadığını ifade ederek Güney Lübnan'daki İsa heykeline yönelik İsrailli askerin saldırısının dahi kendilerini etkilediğini aktardı.
Hristiyanlara yönelik saldırılardaki rakamların gerçeği tam yansıtmadığını belirten Bendcowsky, "Farklı nedenlerle polise şikayet başvurusunda bulunmakta tereddüt ediyorlar. Bazıları yetkililerle başlarının belaya girmesini istemediği için bazıları daha sonra vize alma konusunda sorun yaşayacaklarından endişeleniyorlar. Polisin bir şey yapacağına inanmıyorlar." diye konuştu.
Haramy: "Kudüs'teki varlığımızın Kudüs’ün kutsallığını bozduğunu söylüyorlar"
Kudüs merkezli Hristiyan kuruluşu Sabeel’in yöneticisi Haramy de şehrin Hristiyanlar, Müslümanlar ve dünya çapında birçok insan için önemi sebebiyle her yıl milyonlarca Hristiyan hacının buraya geldiğini ve saldırıların Hristiyanlara, Filistinlilere ve Hristiyan turistlere yönelik yapıldığını kaydetti.
Haramy, "Hristiyanlar teslise inanır ve kimisi bunu çok tanrılı inanç olarak yorumlayabilir ancak bu, artık çok tanrıcılık olarak görülmemektedir. Bizi düşman olarak görüyorlar ve Kudüs'teki varlığımızın, Kudüs’ün kutsallığını bozduğunu söylüyorlar." dedi.
Dini aşırılıkların çok olduğu yerlerdeki yöneticilerin var olan nefreti gizlemeye çalıştıklarını veya kendilerini ifşa etmemek için çabaladıklarını anlatan Haramy, "İsrail'de tam tersi bunu Instagram'a koyuyorlar, X'e koyuyorlar, TikTok'a koyuyorlar. Nefret ettiklerini ve bunu nasıl ifade ettiklerini göstermekten gurur duyuyorlar. Bu bakımdan çok benzersiz bir ülke." ifadelerini kullandı.
Hristiyanlara yönelik saldırıların ciddi şekilde soruşturulmadığını belirten Haramy, "Filistinli çocukları vurduklarında veya Filistinlileri vurdukları vakaların yüzde 95'inden fazlası için soruşturma ya yok ya da ciddi yapılmıyor. Gerçekten hesap sorulabilen vakaların sayısı bir avuçtan az." diye konuştu.
Haramy, İsrail’de Filistinli bir çocuğun vurularak öldürülmesi ya da hapishanedeki Filistinlilere tecavüz ve işkence iddialarının yanında, bir Hristiyan’a tükürülmesi, tartaklanması veya hakaret edilmesi gibi vakaların çok da ciddi görülmesinin beklenmediğini kaydetti.
Saldırıların günlük hayatın bir parçası haline geldiğini belirten Haramy, yargı sistemine güvenmedikleri için şikayet yoluna gitmediklerini ifade etti.
Haramy, söz konusu saldırıların Hristiyan düşmanlığından ya da birçok kilisenin insan hakları ve adalet arayışı çalışmalarında yer almasından kaynaklanmış olabileceğini de vurguladı.
"Asıl endişemiz Gazze'deki soykırım"
Haramy, "Şu anda bizi daha çok yaralayan şey Tanrı'ya lanet okunması, kiliseye saldırılması veya dinimize saldırılması değil. Biz inançlı insanlarız. Tanrı'nın dini koruduğuna inanıyoruz. Bu yüzden bundan endişelenmiyoruz. Gazze'de, Batı Şeria'da, insanların katledildiği, etnik olarak temizlendiği, soykırıma uğradığı, açlıktan öldüğü, hiçbir erişimi olmayan tüm bölgede meydana gelen insan hakları ihlallerinden çok daha fazla endişe duyuyoruz." dedi.
Yahudilerden Hristiyanlara yönelik saldırıların inançlarını ve Kudüs’teki varlıklarına duydukları bağı güçlendirdiğini söyleyen Haramy, "Sadece Kudüs’te 200’den fazla kilise var. Kudüs ve bu kiliseler yüzlerce yıldır ayakta. Topluluklarımız binlerce yıldır burada var. Saldırılar bizi rahatsız ediyor ancak bizi değiştirmeyecek." ifadelerini kullandı.”
Sadece bir kısa internet gezintisinin sağladığı bilgi dağarcığı dahi bugün hangi raddede o insana verilmeyen değeri bildirir. “Batı Şeria’nın orta kesiminde ise Filistin’in Sesi Radyosu, İsraillilerin Ramallah’ın doğusundaki Et-Taybe köyü yakınlarında Filistinlilere ait bir aracı ateşe verdiğini duyurdu. İsrailli yerleşimcilerin, Taybe köyünün doğusundaki Ebu Fezâ Karamilo topluluğunu kuşatma altına almayı sürdürdüğü, bölge sakinlerinin mal varlıkları ile tarım arazilerine saldırılar düzenlediği kaydedildi. Yahudi yerleşimciler, nisan ayında Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te Filistinlilere ve mülklerine yönelik 540 saldırı düzenledi. Batı Şeria’daki El-Halil’in güneyinde yer alan Mesafir Yatta bölgesinde ise Filistin topraklarını gasbeden İsraillilerin ağaçlara ve ekili alanlara zarar verdiği, çobanlar ile çiftçileri bölgeden uzaklaştırdığı kaydedildi. İlaveten Lübnan'ın güneyindeki Hristiyan köyü Debel'de Meryem Ana heykelinin ağzına sigara koyduğu fotoğrafı teyit edildi. Debel köyünde çekildiği belirlenen fotoğrafta, bir askerin heykelinin ağzına sigara yerleştirirken, diğer askerlerin ise bu anın fotoğrafını çektiği ve sosyal medyadan paylaşıldığı ifade edildi.”
Bir var olma mücadelesi kesintisiz olarak çıkageliyor. Sınırların sanallaştığı, insan hakları normatif kılındığına dair seslendirmeler, demokrasinin ortak payda ilan edilmesinin açık, aleni tezahürleri dillendirilirken, onca lider, yöneten katından insanın mutlak dünyanın geleceği için barışın elzem halinden bahisler açılırken varılan eşik korkunç değil midir? Halen sürgit devam olunan savaş güncesinin, aba altından sallanan sopaların kıyısında ol nihai olarak var edilmiş hayatın çürütülmesi çabasının hesabını kim nasıl verecektir. Belli bir biçimde düşmanlık alınıp satılan, kıyıda köşede bitiveren silah ticaretinin artık dipsiz bir karanlığı imgelediği, insanların geleceklerinin o ölüm kusan oyuncaklara aktarıldığını gördüğümüz / yaşadığımız bir dünyada, hayatların biricikliğini ilk kim hatırlayacaktır. Ne Müslüman, ne Hristiyan, ne Yahudi, ne o ne bunun için ayrıcalıklı değil, doğrudan eşit ve ayrıştırılamaz bir biçimde hakkaniyetli bir yaşam idesini var etmeye müştereken daha çok var mıdır? Düşüncelerin, birbiri ardına çıkagelen cerahatli yok saymaların, yasak savma, hak gasplarının ortasında imdat çığlıklarına şimdi kulak verilmeyecekse ne zaman verilecektir! Kıyamet dört bir yanda, insan eliyle kopartılmaya çabalanırken, ne ara, nasıl!
Misak TUNÇBOYACI – İstan’2026
Görsel: A Palestinian woman takes a photo of a damaged house after Israeli settlers attacked three West Bank communities Photograph: Zain JAAFAR – AFP/Getty Images
Meramda Paylaşılan Haber
Kudüs'teki Hristiyanlar Mevcut Siyasi İklimin Kendilerine Yönelik Nefreti Körüklediği Görüşünde - Selman AKSÜNGER - Anadolu Ajansı