Masallar, Gerçekler ve Sıradanlaşan Eza
Müşterek idenin sömürüldüğü, delik deşik olunduğu bir zemindeyiz. Şimdimiz, dünümüz kadar olağan bir yıkımın / kuşatma ve çitlemenin esiri kılınıyor. Her anımıza, hemen her durumda kendini haklı çıkartan bir devletli gölgesi değiyor. Sınırlar belirleniyor, mutlak ve kati doğrular ilan ediliyor. Ötesini sorana cız! Sonrasını belirlemek isteyene göz dağını peyderpey var ediyor muktedir. Öncesiz, sonrasız, şimdi ve şu anın içerisinde yaşamsallık hedefe konuluyor. Öyle yok dünyadan örnekleri takip edeyim, muasır medeniyetler ya da insanlık onuruna yakışır bir ülkeyi hayal edelim falan geçiniz diyorlar, bunlar sizin işiniz mi buyuruyorlar. Her şekilde hayat tarumar edilirken, hataların yekununda ilerlemeyi tam da o matah olan diye işaretliyorlar. Bir kesim kuru ekmekle, eline geçenle gününü geçirip dururken sebat etmesini, malum ekonomik bozgun tablosunun da bir yerde nihayete erip, düze çıkılacağına inanılması salık veriliyor. Ne soruyorsunuz, yirmi dört senedir neydiyse her nasıldı ise aynen öyle devam olunacağı içerideki yaşayanına, kendi halkının bir başka kesimine bildiriliyor. Gel zaman git zaman seçim zamanı hatırlanan, demokratikleşmenin de hakkı ve hukuku tam olarak işlevsel kılmanın önüne yepyeni setler çekiliyor. Eşitliğin, adilane bir ülkenin, hakkın da hukukun da adamına göre değil, meşrebine / ait olduğunuz klana göre değil de doğrudan kitabi herkes için doğrudan var edilebildiği, ayrımsız bir yer ülkenin gerçekliği nadasa terk ediliyor. Nasılsa bunu da unutursunuz!
Müşterek idenin salt kitabi, doğrudan verilir hakların muhafaza edilmesi sürecindeki tüm o kepazeliklere esareti değil aynı zamanda, ekonomik / politik yansılarının da, sosyal olan devletli gereksinimlerinin sıfırlanmasında da aynı cevval tahayyülle saldırılara alenen ulu orta terk edildiği yerin meselesidir, anlatmak istediğimiz. Kesintisiz paramparça olunanın doğrular olduğu yerde, eksinin, kötünün, feci olanın el üstünde tutulması hayatı da afaki bir biçimde tarumar ediyor. Hayaldi, Ak Parti eliyle bir kere daha gerçeğe dönüştürülür ol tahakküm, şu biçimsiz tepkimeler, doğrudan müdahaleler. Gündelik yaşam rastlantısal bir raddeye çekilir. Ele geçen üç otuz paranın, asgari ücret ile onun yarısı ya da bir katını da ihtiva eden ücretler karşısında, kiradan, gündelik giderlere, elektrik suyundan eğitime ve tüm yaşam gereksinimlerine yeterlilik hali ortadan kaldırılır. Ne gerek vardır ki onca para, para, paraya! Oysa kazın ayağı öyle değildir, ele geçen maaşın önemli belki de handiyse o tamamını kapsayan kira insanların belini büker. Hasbelkader alınmış aracın ne sorunları ne de vergisi tükenir. İstanbul'da sokağa adımınızı attığınızda çıkagelen bir parayla soluk alma mecburiyeti de cabasıdır. Üstüne toplumsal bir müşterek olması gerekirken, aleni bir lükse dönüştürülen seyahat etme hakkının günlük yemek harcamasına çekildiği bir sahayı da göz önüne getirdiğinizde zaten halin perişanlığın da sökün eder.
Siyasetin pragmatist tahayyülü, emekli ücretlerine yapılan cüzi farkı bile binbir tantanayla alkış kıyamet karşılanması gereken bir tavır olarak bildirirken, sokakta o jest denilenin bir karşılığının kalmadığına ayılamıyor. Her şekilde punt bulundu mu hem nalına hem mıhına vurulup da geçilen hayattaki var olma hak ve isteminin önü bir de böylesi bir halle alınıyor. Durmak yok yola devam. Politik olmaktansa günün şartları neyi gerektiriyorsa ona göre davranan, yön belirleyen, kendi öncelikleri dışındaki hiçbir şeyi zamanında, tam da gerektirdiği gibi önemsemeyen / umursamayan siyaset erkanının vardığı eşiğin korkunç sureti temsili de o emekli / memur maaş zamlarının düzenlenmesi sırasında çıkagelir. Gören görmüştür, bilen biliyordur da, bir türlü konforlu koltuklarından şöyle bir kaykılıp da bu halk nasıl ediyor diye sorabilecek bir iktidar, bir ana muhalefet üyesi yoktur. Düzen ve onun sağladığı şartlar el verdiğince hayatı baskılayan fasit döngünün her anlamda devam olunduğu bir yerde kim fark edecektir ki sıradan olanın yarasını, bu kadar afaki yıkım karşısındaki çaresizliğe mahkumiyetini nasıl?
Evrensel Gazetesini bloga taşıyalım: “Enflasyonu düşürme adı altında uygulanan kemer sıkma programları da büyük tavizlerle girişilmiş uluslararası meşruiyet arayışları da Türkiye ekonomisini düzeltemiyor. Faizleri düşüremeyen Saray hükümeti, sanayideki erimeyi de ve itirazları da durduramayınca ‘seçici’ kredilerle bazı sermaye kesimlerini kurtarmaya yöneliyor. İstikrarlı olan tek şey tüm ücretlilerin ve emeklilerin ücretlerinin erimesi. Emekçilerin payına, sıcaktan fenalaşan bir liman işçisine söylenen söz düşüyor: Yüzünü yıka çalış.
Şimşek programının yüksek faizi, ücretliler için reel gelir kaybı, emekliler için tüketimlerini azaltma ve borçlular için daha fazla faiz yükü anlamına geliyor ve bu ‘dezenflasyonun gereği’ sayılıyor. Ancak Saray iktidarının sınıfsal tabanını oluşturan sanayi sermayesinin de maliyetlerini yükseltiyor. İç pazara çalışan işletmelerin satışları zayıflıyor. Bu noktada devreye iktidarın ‘seçici kredileri’ giriyor. Ama bu destekler büyük firmaları avantajlı hale getirirken, küçük ve orta ölçekli işletmelerin önemli bir bölümü yüksek kredi faizleri ve zayıflayan iç taleple karşı karşıya kalmayı sürdürüyor. Şimşek programının maliyeti toplum içinde eşit dağılmıyor.
İstanbul Sanayi Odasının geçtiğimiz hafta düzenlediği “Türkiye’yi bekleyen tehlike: Erken sanayisizleşme” başlıklı toplantıda Oda Başkanı Erdal Bahçıvan, “erken sanayisizleşme tehlikesi karşısında uzun vadeli bir sanayi politikasına ihtiyaç” olduğunu söylüyordu. Ancak sanayideki erimeye yalnızca para politikalarıyla çözüm bulmak mümkün değil. Ücretleri baskılayarak, çalışma koşullarını ağırlaştırarak ve şirketlere yeni vergi indirimleriyle teşvikler sağlayarak kurulacak bir rekabet rejiminin geniş kesimlere sunacağı fazla bir şey olmadığı açık. Bu koşullarda işçi sınıfının payına, Derince’deki bir limanda kliması bozuk makinede çalışan işçiye amirinin söylediği söz düşüyor: “Elini yüzünü yıkasın, devam etsin.”
‘Kalp krizi geçirmesek iyi’
Kavurucu yaz sıcaklarında Türkiye’nin dört bir yanındaki işçilerin ortak sorunları var. Çalışma ortamlarında ve servislerde çalışmayan klimalar, aşırı sıcaklara rağmen mola saatlerinin değişmemesi, soğuk suya erişememek… İzmit Körfezi’ndeki doklarda çalışan liman işçileri de Antep’in dokumacıları da aynı sorunlarla karşı karşıya. Safiport limanının işçileri yemek yiyebilmek için güneşin altında kilometrelerce yürümek zorunda kalıyor. Antep işçileri “Soğuk suyu geçtik içmeye temiz su bulamıyoruz. Lavabodan su içiyoruz” diyor.
Evrensel Gazetesinin manşet dizgisinde yer bulan Mesut Baylav'ın haberini buradan da aktaralım: "Yaz mevsiminin başlaması fabrikalarda var olan sorunlara ek başka sorunları da beraberinde getiriyor. Bunların en öne çıkanları soğuk suya erişememek, fabrikanın korkunç sıcak çalışma ortamı, işe gidiş gelişlerde servislerde klimaların çalışmaması. Antep’te de yaz aylarının gelmesiyle işçilerin çokça dile getirdiği sorunlar bunlar. Bu seneye özgü değil tabi. İşçilerden ‘her sene böyle’ cümlesini sık duyuyoruz. Soğuk suya erişmek, çalışma ortamının düzenlenmesi, klimalı ulaşım da bir mücadele konusu. Bazı fabrikalardan kimi işçi aktarımlarına göz atalım.
Şireci işçisi: “Şireci’de hâlâ içme suyuna çözüm bulamadık. Su kokuyor. Sürekli karnımız sancılanıyor. Geçtiğimiz haftalarda çok sayıda işçi zehirlendi sudan dolayı. Amire, çavuşa, müdüre herkese söyledik, hiçbir şey yapan yok. Bu sıcakta içecek su yok. Fabrikada artık suyu evden getiriyoruz. Sıcakta çalışıyoruz, temiz bir su içemiyoruz. Şireci, işçisine bir içme suyu ayarlayamayacak kadar berbat bir yer. Su içtiğimiz dolapların içi yosun tutmuş.”
Eruslu işçisi: “Mesai bitene kadar üstümüzdeki kıyafetler 5-6 defa ıslanıp kuruyor. Sular kan gibi. Servisler ateş gibi yanıyor. Üstüne bir de promosyon muhabbeti çıktı. Allah bildiği gibi yapsın. Allah süründürmeden almasın canlarını.”
Sanat Ambalaj işçisi: “Soğuk suyu geçtik içmeye temiz su bulamıyoruz. Lavabodan su içiyoruz. Başımızdaki şefin elinden gelse fiş takacak bize. Mola süresi iki dakika geçeni hemen uyarıyor, tutanak tutuyor. Soğuk suyu sorunca sürekli dolap gelecek diyor. Soğuk suya hasret kaldık.”
Akınal Sentetik işçisi: “İşletme çok sıcak. Kalp krizi geçirmesek iyi. Kan ter içinde çalışıyoruz. Sular da kan gibi sıcak, içilmiyor.”
Aşırı sıcakta çalışmanın getirdiği dikkat dağınıklığı, yorgunluk, reflekslerin yavaşlaması, sıvı kaybı gibi durumlar işçilerin çalışırken iş kazası geçirme ihtimalini de arttırıyor. Peki sorun sıcaklar mı, yoksa patronların önlem almaması mı? Bir işçi bu soruya yanıt olarak şöyle diyor: “Sıcak Allah’ın emri. Ama ona karşı hiçbir tedbirin olmaması işçinin değersizliğinin sonucu. Benim eski çalıştığım iş yerinde makineler için çok pahalı soğutma sistemleri kurulmuştu. Ama biz yanmaya devam ediyorduk. Bir keresinde sıcaktan artık bayılma noktasına geldiğimi hatırlıyorum. Düşüyordum, arkadaşlar tutmuştu. Yani önlem almak falan hikaye.”
Müşterek idenin sömürüldüğü, delik deşik olunduğu bir zemindeyiz. Her şekilde yaşama idesi, muteber sayılmayan ama sistemin çarklarının dönmesi için de ölmeden sürünmesini salık verdikleri insanların hayatlarına biraz daha eza vererek var eden iktidar, sermayenin eliyle mahvı işaret ediyor. Sıcaktan fenalaşan insana yüzü yıka da çalış, soğuk suyu lüks olarak gören zevatın dakikalar sayarak çalışmayı motive ettiğini sandığı yerde kırılmalar kesintisiz olur. İktidarın sermaye kollamaktan, arka toplamaktan, eksik gedik tamamlama halinden başkasını var etmediği bir zeminde normatif yıkıma uğratılmıştır zaten, gerisini anlatsak ne anlatmasak ne! İnsan hikayeleriyle birlikte çeşitlendirerek, başka deneyimleri birbirine aktararak, kesin ve kati değil başkaca yerlerden çıkagelen deneyimleriyle birlikte yaşamda var olur. Öğrenir, gelişir, yaşar. Bizim gibi kendisini muasır medeniyetle bir arada anıp dururken reflekslerin iyice çürütüldüğü yılın değil artık günün hatta anın bile şansa tamamlanabildiği, borcun, harcın binbir türlü şiddetin, ters yüz edilmiş insanlık mefhumu ortasında yaşam tarumar edilir. Yaşayabilme ihtimalleri sınırlandırılır. Anlatıla, anlatıla bitirilemeyen dünyada birilerinin kıskandığı o meşhur ülkenin gerçekliği hiç mi korkutucu değildir, sahiden! İnsanın, her gün biraz daha eksildiği bu coğrafyada, kendi celladının sunduğu masallara inanmaya zorlanırken; asıl korkunç olan, bu yıkımın artık sıradanlaşmış ve kanıksanmış olması değil midir, sahiden de!
Misak TUNÇBOYACI – İstan'2026
Görsel: Emir BOZKURT – 35 Awards
Makineler Soğutuluyor, İşçiler Yanıyor - Mesut BAYLAV - Evrensel
https://www.evrensel.net/haber/5993654/makineler-sogutuluyor-isciler-yaniyor