ne buraya ait olmak, ne bir omuzda ağlamak, ne bir dokunuş. kimin, nasıl hafifleteceğini bilmediği bir olmamışlık duygusu hep. hep daha az biliyor, daha az görüyor, daha az hakediyor. hep ucundan tutunuyor, hep olmaza sarılıyor, hep imkansızın kıyılarında. saçlarının ucu gibi kırık dökük bir kadın, masanın diğer ucunda. hikayesi bilinmez değil, aksine her köşe başında, diğer kapının ardında, acil koridorunda, bekleme salonlarında, kuaförde elleri manikür suyunda beklerken rastlanacak ama sorulmayacak kadar klişe. belki bu yüzden hep bir o kadar da önemli değilmiş, geçti gitti zaten oynamaları. nasıl geçmiş olur ki, nasıl geçmiş olabilir ki? bulaşık makinesini boşaltırken, mandalı ağzından eliyle alıp bir çamaşırı ucundan asarken, kapının üst kilidini takıp beş milyon kere kontrol ederken nasıl geçti gitti olur? gözlerinin içinde aklında binbir numaralar olan çocuklar otururken gördüğün kadının şimdi hep tedirgin göz kırpmalarını, sonsuza kadar tutabilecekmiş gibi tutmaya zorladığı göz yaşlarını görürken. çok susmaktan gür çıkmayan kuş cıvıltısı sesindeki o ince titreme, nasıl acıtmıyor içini senin de, incinmekte korktuğu için sessiz yürüyüşleri nasıl batmıyor kalbine.
masanın diğer ucunda, bir nasılsın’la dağılmış, o güzel, incinmiş tüm kadınlara. ivedilikle mutluluklar diliyorum!








