Cerahat Sarmalında Sıkışan Hayatlar ve Politikanın Sınıfsal Sınırları
Sıkışıp kaldık bir zamanın ortasında. Cerahat, cürüm ve ceberut olagelen nesnel tehdidin, tahakkümün boyunduruğunda hayatın mahvedildiği bir yerde sıkıştık. Sözün gerçekten şu sahadaki kıymeti harbiyesinin naçar konulduğu, denetim, gözetim ve tahakküm üçlüsünde bir mizansenin değil hakkaniyetsizce yıkımların var edildiği bir düzlemde sıkıştık kaldık. Eğrinin, eğreltinin, düpedüz yalın bir yalanlar sarmalının tan ortasında sıkıştık kaldık. Her günün biyopolitik bir cendere haline dönüştürüldüğü yerde sesleri duyulmayan yaralarıyla bir başına konulanların yekununda hep birlikte dar alanda mahpus kaldık. Lafta özgürüz! Her günümüz demokrasinin nimetleri, hürriyetin faydaları, hak ve hukukun üstünlüğü cümlelerinden geçilmezken bu sınırın dününü o devinimini şok doktrinlerini uygulayarak var edenlerin elinde hiçe sayıldığı, yarının utanç verici hallerine tekrarlarına terk edilip duruyoruz. Gücü elinde tutanın var ettiği hamle, toplamda cerahat, cürüm bütün bu halin o nihai kuşatma eksenini görünür kılıyor. Demokrasinin, hürriyet ve adaletin laf kılındığı bir zeminde yaşamın eğrelti kılınması bütün bir biçimde sınırlandırılması ol hayattaki var olma çabasını derdest ediyor. Teslimiyet bildirilirken bir yandan hakkaniyet çoktan açıkta lağvedilir. Sıkış tepiş doldurulduğumuz bu sahada, dibe doğru itildikçe var edilen hayatın her nasıl biçimlendirildiği de ortaya kendiliğinden çıkar.
Dümdüz yalın bir biçimde köşeye kıstırılmış ide, sokağı zapturapt altına almış ekonomik cenderenin yansısı olagelen iktidara biat edip, işinize gücünüze bakın, bu günlerinizin de kıymetini bilin tehdidinin taşıdığı odak daha sessiz, daha fazla suskun bir toplamı var eder bu saniye. İktidarın dümen suyunda ilerleyenlerin var ettiği hamleler, geleceği şimdiden ve bir biçimde çürütmeye namzet kılan oyunlar, tezgahlar arasında kendi dövüşleri sırası ve sonrasında dahi nasıl bedel / diyetin sıradana kestirildiği bilinendir. Suskun kılınmış o memleket sathının gözleri önünde geçer akçeli işler, dönme dolaplar, rant oyunlarının hep daha fazlasında pastadan pay kapma savaşları. Mütemadiyen kurgudan gerçeğe dönüşen, bir biçimde eksiksiz kılınan bir cerahat sarmalının orta yerinde kurulan pazarlar, kursakta birikmiş olageleni dahi çalmaya tenezzül eden, buna teşne olunan bir düzenek imalinin o ortasında dımdızlak konulduk. Her şey seyrüseferinde ilerlerken, her anımız bir öncesinin de üstünde gerçekçi cerahat dolu bir eksene dönüştürülüyor. Artık doğrunun esamesinin hiç kılındığı bir cerahat sarmalı var ediliyor. Kendi oyununu çoktan kurmuş olagelen erk, muktedir, iktidarın tahayyülleri doğrultusunda başkalaşmış, dönüştürülmüş, eksiksiz halin var ettiği açmazlar sarmalında halinize şükredin ki başınıza bela olmayalım buyruluyor daha ne olsun ki!
Normatif mefhumunun yıkıma terk edildiği zeminde gerçekliğimizi tamamlayacak olan bir meramı paylaşalım BirGün Gazetesinden. Tekrardan, tekrardan bahsetmek yerine tüm bu sathı mahal içinde sıkça değindiğimiz o yoksullaşma hallerinin taşıdığı yeni ülke eşiği bildirilir buyurunuz; Yargı sopasıyla bir yandan ülkeyi dizayn etmeye çalışan Saray yönetimi diğer yandan ülkenin en can alıcı sorunlarına perde çekiyor. Ülkede düşmek bilmeyen enflasyon, milyonların sırtına yüklenen krizler, yoksulun cebinden zengine aktarılan servet transferi iktidarın bilinçli bir tercihi. AKP iktidarı boyunca bir grup azınlık servetine servet katarken halkın geri kalanı derinleşen yoksulluğun altında ezilmeye mahkum edildi. Temel ihtiyaç maddelerini dahi karşılayamaz hale gelen halk ise her kürsüde, bulduğu her fırsatta “geçinemiyoruz” mesajı veriyor. Tüm bu tabloya rağmen ülkenin ana gündemi yoksulluk ve ekonomi olamıyor. Tüm kamuoyu yoklamalarında en yakıcı gündem açık ara farkla ekonomi çıkıyor. Saray yönetimi ise sahip olduğu devlet aygıtlarıyla muhalefeti sürekli savunma pozisyonunda bırakıyor. Kamuoyu yoklamacıları ile siyaset bilimciler konuyu BirGün’e değerlendirdi.
“Ekonomi başlığı; yani yoksulluk, enflasyon ve yaşanan ekonomik kriz apolitik-teknik bir konu gibi ele alınıyor. Muhalefet ya da hükümet dışındaki eleştirmenler, bu konuları zaman zaman gündemlerine alsalar da politik bir başlığa dönüştüremiyor; diğer başlıklarla ilişkisini kuramıyorlar” diyen Prof. Dr. Cangül Örnek, “Sadece asgari ücret tartışması yapıldığında veya enflasyon rakamları açıklandığında bu konuda bir şeyler söyleniyor. Bunun dışında politik gündem sanki başka bir şeymiş gibi yürütülüyor. Öncelikle bunun bir politik başlık ve politik tercih olduğu, dolayısıyla politikleştirilmesi gerektiği konusunda çok daha açık olunmalı ve muhalefet yapma yöntemi değiştirilmelidir. “Ekonomi başlığı” ve “siyasi başlık” diye iki ayrı gündemimiz yok” ifadelerini kullandı.
“Konunun politikleştirilememesinin bir diğer nedeni ise bu meseleyi sınıfsal bir kavga konusu haline getirme gerekliliği” olduğuna vurgu yapan Örnek’in değerlendirmesi şöyle: “Bunu sadece işçi sınıfının haklarını vurgulayarak değil; sömüren sermaye sınıfını da karşıya alarak yapmak gerekir. Mesele ancak o zaman politikleşir. "Enflasyon var, ekonomi kötü, maaşlar düşük" diyerek iktidara yüklenirken konuyu bir sınıfsal çatışma ve kavga tartışmasına dönüştürmezseniz, bunun toplumda bir karşılığı olmuyor.
***
Baskılara karşı muhalefetin politikası halkla doğrudan temas kurmaya evrilmiş durumda. O halde halkla temas kurulurken "Bu düzenin kazananları kimdir?", "İktidarla nasıl ilişkiler kuruyorlar?", "İktidar başka bir sınıfı nasıl zengin ediyor?" ve "Bu sınıf kimdir?" sorularının yanıtları net olarak söylenmeli. Politikleştirmekten kastım tam olarak budur. Yoksa arada çıkıp birtakım açıklamalar yapmak, bu meseleyi siyasete taşımak anlamına gelmez.
Operasyonlar karşısında halkın tutumuna bakarsak; Türkiye'de bir adaletsizlik olduğu görülüyor ve özellikle genç nesilde buna karşı bir tepki var. Ancak tek başına adaletsizlik, demokratik mekanizmaların yok edilmesi, hukuksuzluk veya temel hakların gasp edilmesi; toplumun genelini muhalefetin arkasında toplamaya yetmiyor. Toplumun iktidara yönelik en büyük tepkisi yoksulluk kaynaklıdır; yani daha sınıfsal bir tepki duyulmaktadır.
Dolayısıyla baskı görseniz bile yapabileceğiniz tek şey toplumsal desteğinizi artırmaktır. Toplumsal desteği artırmanın yolu da halkın hayatının merkezine koyduğu eşitsizlik, yoksulluk ve gelir adaletsizliği gibi sorunları politikanın merkezine oturtmaktır. Bu yaklaşım, siyasi operasyonlar karşısında da muhalefeti güçlendirir.”
Aksoy Araştırma Başkanı Ertan Aksoy ise şu değerlendirmeyi yaptı: “Türkiye’de siyaset artık yeni bir normale sahip. Bu yeni normal doğrultusunda her geçen gün farklı bir krizle karşı karşıya kalıyoruz. Yaşanan bu yoğun krizlerin arasında ise gündelik ve gerçek sorunları konuşma imkânı bulamıyoruz. Türkiye bir sabah uyandığında, ülkenin en başarılı teğmenlerinin Atatürk’e saygı duruşunda bulunduğu için ihraç edildiği haberiyle karşılaşıyor; bir başka sabah otobüs dolusu yerel yöneticinin gözaltına alındığını veya tutuklandığını öğreniyor ya da bir sabah Türkiye’nin en köklü partisinin, ana muhalefetin yönetimine kayyum atandığı gerçeğiyle yüzleşiyor. Dolayısıyla tüm bu gelişmelerin arasından ekonomi gündemini öne çıkarabilmek siyasetçiler için hiç kolay olmuyor.
***
Tam da bu nedenle, hükümet açısından beklenen seçmen kaybı gerçekleşmiyor. Çünkü asıl büyük seçmen kaybını yaratan unsur enflasyondan ziyade istihdam kaybıdır. Hükümetin oy oranının belli bir seviyede sabit kalmasının ve ekonomik krizin siyasetin ana gündemine girememesinin temel nedeni budur. Fakat enflasyonun yarattığı tahribatı da tek başına hafife almamak gerekir. Türkiye’de hangi gelişme yaşanırsa yaşansın, siyasetin gündeminde yer bulamasa bile toplumun gündeminde açık ara farkla yine ekonomi yer alıyor. Belki doğrudan istihdamı vurmuyor olabilir; ancak toplum, her geçen gün ve her yeni sabaha daha derin bir yoksullaşmayla uyanmaya devam ediyor.”
Cerahat, cürüm ve ceberut olagelen nesnel tehdidin, tahakkümün boyunduruğunda hayatın mahvedildiği bir yerde sıkıştık. Doğrudan söylenmesi gerekenlerin hep ezildiği ya da yutulduğu bir zeminde, kısır tartışmaların ötesindeki hakikat hem Örnek, hem de Aksoy tarafından bildirilir. Eşitsizlik, adaletsizlik ve yoksulluğun birbirini takip ederek ama her dem bu güncenin tam da ortasında konumlandırılmasına, hepimizin bir biçimde sıkıştırılıp / kuşatılmamıza karşı sözün / eylemin birlikteliği mühimdir. Ezber edilmiş olan cümlelerin, bir örnek kalıplaşmış tepkimelerin artık kafi gelmediği bir zeminde mutlakiyet olarak sunulanların, kaderiniz bu buna göre yaşayacaksınız buyruklarının sonunda daha fazla çürümeyi ve sessizleşmeyi beraberinde taşıdığı muhakkaktır. Yeni diye anılan menzilin, ülkenin gerçekliğinde halen dününü, dünde kalması gerekenleri en kestirmeden diri tutan, hesap sormadan, günü heder geleceği çarçur ederek dönüştürülmesi utancı katlamaktadır. Cerahat, cürüm ve ceberut olagelen nesnelliğin, tam da açık seçik olagelen tehdit ve tahakkümün boyunduruğunda hayatlarımız un ufak edilip duruyor. Sesimizi duyan var mıdır! Belki de asıl mesele, o sorunun boşlukta kaybolmasını beklemek değil; sesin ulaşmadığı yerde inadına bir gürültü koparmaktır. Çünkü bu çark, bizim suskunluğumuzla devrini kazanıyor; bu ceberut düzen, ancak yiten her hakkın üstüne bir yorgan örtüldüğünde var olabiliyor. O yüzden 'duyan var mı' yakarışını bir çaresizlik nidası olmaktan çıkarıp, 'buradayız, vazgeçmiyoruz, bu saniyeden sonra bu cenderenin kurgusunu da oyununu da başınıza yıkarız' diyen o kurucu ve direngen cürete dönüştürmek zorundayız. Sıkışıp kaldığımız o dar alan, ancak o zaman boyun eğdiğimiz bir hücre değil, yeni bir itirazın, yeni bir özgürlük hattının örüldüğü sahaya dönüşür, belki!
Misak TUNÇBOYACI – İstan'2026
Görsel: Anadolu Ajansı
Meramda Paylaşılan Haber
Saray’ın Tek Vaadi Yoksulluk - BirGün https://www.birgun.net/haber/sarayin-tek-vaadi-yoksulluk-727271











