O sabah uyandığında her şey yerli yerindeydi. Yatmadan önce içtiği kahve bardağı yatağının yanındaki komodinde duruyordu, aynası hala dünkü gibi yamuktu ve yine düzeltmeye çok ama çok üşeniyordu. Penceresi açıktı, sivrisineklerin hücumuna uğrayacağını bile bile açıp yatmıştı, her ne kadar esmese de yine pencerenin açık olduğu ve her an bir rüzgarın nezaketen dahi olsa esebileceği düşüncesi uyumasını kolaylaştırıyordu. Yatar yatmaz uyuması gerekiyordu çünkü güneş odasına vurduğu anda açılıveriyordu gözleri, istisnasız.
İşte o sabahta yine öyle olmuştu, ışık acımasızca uykusundan etmişti onu. Her şey ama her şey aynıydı, kendisinden başka. Çünkü o sabah uyandığında artık bir porselen bebekti. Kolları, bacakları hep porselendi. Tek bir mimiği vardı, o da o an suratında olan ve o kadar! Ah Gregor Samsa’nın nasıl hissettiğini şimdi anlıyorum diye düşündü kendi kendine, sonra hangimiz daha kötü hissetmişizdir acaba diye düşünüp, Samsa’nın kendisinden daha kötü hissettiğini çünkü onun daha önce böcek olmadığını ama kendisinin porselen bir bebek olarak daha önce zaman geçirdiğini düşündü ve dönüşümü ilk bitirdiği günkü gibi burkuldu içi. Sonra Samsa için üzülmesinin ne kadar saçma olduğunu çünkü kendisinin gerçekten büyük bir problemle karşı karşıya olduğunun farkına vardı.
Yine! Yeniden bir porselen bebekti işte. Buraya hiç dönmemeliydim, böyle olacağını tahmin etmeliydim diye düşündü kendi kendine. Bu porselen halinden kurtulmak için nasılda zorlanmıştı, şimdi hepsine tekrardan katlanamazdı. Dışarıya bir daha adım atamazdı böyle. O sefer yaptığı gibi kendini zorlayamazdı, insanlar gibi yürümeye, konuşmaya, bir şeylere cesaret etmeye, aşık olmaya… ana evinin – ana evi diyorum çünkü annelerdir evleri çekip çeviren - rahat sularına dönmüştü işte geri, yine sarılıp sarmalanmıştı, yine korkutulmuştu dış dünyayla alakalı, erkeklere neden güvenilmemesi gerektiği hakkında binbir nasihat duymuştu, dışarı çıktığında onlarca kez aranmıştı ve işte o gün uyandığında yeniden bir porselen bebeğe dönüşmüştü.
Zoraki doğruldu yatağından ve aynanın karşısına geçip kıvır kıvır tepesine toplanmış saçlarını umutsuzca çekiştirdi, mermer gibi olmuş tenine baktı ve donuk gözlerine. Ne yapsaydı ne etseydi de bu halinden kurtulsaydı. Sokaklara mı atsaydı kendini yoksa o çok sevdiği insanları kıracağını bile bile bavulunu toplayıp çekip gitse miydi, arkasına bakmadan. Evet, yapabilirdi, özgür olabilirdi, istediği gibi davranıp istediği gibi yaşayabilirdi. Hemen zincirlerinden kopup yaşamına geri dönebilirdi. Yatağının altına umutsuzca ittirdiği bavulunu çekip aldı ve gözlerini dikip içine baktı.
Evini, yalnızlığını ve meşguliyetten yemek yemeyi dahi unuttuğu anları getirdi aklına, gülümsedi, çünkü bunlar tatlı meşguliyetlerdi. Şimdi ise memleketinde, şehirden uzak evinde, selvi ağaçlarına bakan odasında öyle amaçsız duruyor, ne yapması gerektiğini düşünüyordu. Dolabını açtı yavaşça, ve elini attı en sevdiği ama hiç giymediği elbisesine. Evet kararını vermişti, toplanacak ve gidecekti, burada bir yaz daha geçiremezdi, buna tahammül edemezdi. Yine porselen bebek olmuştu burada, daha fazla dayanamıyordu. O anda “Kızım hadi, bak sevdiğin gibi çok kızarttım ekmekleri” diye seslendi annesi.
Ve porselen bebek çok sevdiği ama hiç giymediği elbiseyi askısına astı, bavulunu yatağının altına ittirdi gerisin geri ve zoraki saçlarını toplayarak, mutfağa yollandı.