Sultanahmet’in yeraltında saklı Bizans izlerini, tozun ve taşın hafızasında yaşayan monogramları ve İstanbul’un çok katmanlı ruhunu anlatan şiirsel-felsefi bir yolculuk. Mekân, zaman ve hafıza arasında kurulan bu sessiz bağ, şehrin görünmeyen derinliklerini açığa çıkarıyor.
Sultanahmet’in Tozunda Saklı Monogramlar
1.
İstanbul’un kalbinde, Sultanahmet’in dar sokaklarında yürürken, bazen insanın…
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality
Anya is LIVE right now
FREE
Free to watch • No registration required • HD streaming
Eski bir tekkenin bugün sıradan bir depoya dönüşmüş mekânında sessizlik, hafıza ve vuslatın izlerini takip eden içsel bir yolculuk. İstanbul’un görünmeyen ritüelleri, zamanın tortusu ve insanın kendi merkezine dönüş arayışı üzerine poetik bir anlatı.
Ritüelin Unutulmuş Eşiği
1.
İstanbul’un kenar semtlerinden birinde, artık kimsenin adını hatırlamadığı eski bir tekkenin duvarları hâlâ ayakta…
Kasımpaşa’nın eski tersanelerinde pas, zaman ve hafıza üzerine derin bir içsel yolculuk. Çürüyen teknelerin sessizliğinde insanın kendi kırılganlığına, dönüşümüne ve varoluşun geçiciliğine dair şiirsel bir düşünme alanı açan atmosferik bir anlatı.
Kasımpaşa’nın Paslı Sessizliği: Zamanın Unutulmuş Kıyısında
1.
Kasımpaşa’nın eski tersanelerine gece çökerken, şehrin gürültüsü bir anda uzak bir…
Dağların gölgeleri altında uzanan engin bozkırın çimenleri, ayın donuk ışığında gümüş bir deniz gibi parlıyordu. Bin yıllık kayınların fısıltıları, eski ruhların nefesleri gibi havada süzülüyor, rüzgar tüm acımasızlığıyla bu fısıltıları toplayarak aşağıdaki yerleşkeden sızıyor, onlarca atı kişnetiyor ve köylülerin dişlerini gıcırdatıyordu. Bu uğultulu rüzgarın çimenleri aşıp kayın ormanıyla buluştuğu tam o sınırda yuvarlak, kara işlemeli ak çadırlar vardı. Kalın keçeden yapılmış, düzlüğe yayılmışlardı. İçlerinde yanan ocaklar nedeniyle ateş böcekleri gibi bir yanıp bir sönüyorlardı.
Yerleşkeye biraz daha uzak yamalı bir göçebe çadırında ise durum farklıydı. Ayla’nın doğum sancılarından fırlayan çığlıkları neredeyse yaban kurtlarının ulumalarını bastıracaktı. Birileri etinin ipliklerini söküp alıyor gibi bağırıyor, derin derin inliyor ve önce Umay’a sonra Ülgen’e yalvarıp yakarıyordu. Her kasılma kemiklerine saplanan görünmez bir bıçağın ucu, içini yırtıp geçmek isteyen bir yaratığın pençeleri gibiydi. Derin bir nefes alıp tekrar ıkındı, feryatlarını yerdeki kar yuttu, diğer çadırlara pek de ulaşamadı. Fakat yine de yalnız değildi. Köyün şamanı hissetmiş gibi - veya gerçekten bilmiş gibi- öylesine oradan geçerken Ayla’nın çığlıklarını duymuş, yardıma gelmişti. Ayla, birkaç yırtık divan, bir iki çuval darı, iki tencere tabak ve biraz odun bulunan mütevazi ve yamuk çadırında, yatağının üstünde kıvranıyor, şamanın elini sımsıkı tutarak doğum sancısına dayanmaya çalışıyordu. Siyah perçeminin altındaki dar alnından süzülen ter damlacıkları, soğukta bile buharlaşıyordu; teni, yanık bir kayın kabuğu gibi gergin ve kızarıktı. Kapıdaki derin ayrıktan içeri sızan rüzgar, ortadaki ocakta yanan cılız ateşi delice dans ettiriyor, yanında duran yaşlı şamanın eteklerine düşüyordu. Çeşit çeşit kuş tüyleriyle bezenmiş koç boynuzlu başlığı, ince işlenmiş metal levhadan kolyeleri, elli belikli ak saçlarında göz biçimli boncukları vardı. Kamana, ateşin sönmek üzere olduğunu anlayıp Ayla’nın elini bıraktı, aceleyle ayağa kalktı.. Etrafına hışımla bakındığında iki küçük kütük harici başka bir şey göremedi, içi kıyıldı, kendine lanet etti. Böyle bir zavallıyı nasıl göz ardı etmişlerdi, neden bu kadının bu durumunu kimse görmemiş, duymamıştı? Kimse mi gelmemiş, hal hatır sormamıştı? Düşüncelerini dağıtıp kütükleri ateşin üstüne koydu, “ateş söner can söner” diye söylendi kendi kendine. Mutlaka yanan ocağı memnun etmesi gerekti ki içinde yaşayan iye ruhu onlara yardım etsin, can göklerden bu harabeye düşerken ışığını taşısın. Ayla’ya yaklaştı, yakacak bir şeyleri var mı diye sormak istedi, ama vazgeçti. Utandırmak istemezdi. “Biraz daha dayan” dedi, elini sıktı. Yaşını almış hantallığına rağmen hızlıca kapıya yöneldi, o iki büzülmüş koyun postunu araladı, ve kısacık bir ıslık çaldı. Çadırın yanında sahibini bekleyen sadık kurt, ıslığı duyduğu gibi fırlayıp gözden kayboldu. Kurdunun gözden kaybolduğundan emin olan şaman cebinde hep hazır beklettiği bir keseyi çıkarıp kenardaki masanın üzerine koydu. Titreyen elleriyle keseyi tam açmıştı ki, Ayla, şamanın zor duyan kulaklarını bile tırmalayacak kadar yüksek bir çığlığı daha bastı. Kamana, irkilip arkasını döndü, titreyen ellerini kaldırarak “dayan” dedi. Ayla, şakaklarındaki ter damlaları sırılsıklam olmuş divana pıt pıt düşerken kafasını evet anlamında, yutkunarak salladı. Şaman önüne döndü, içinden dua ederken -kurdunun doğru kayın çuvalını kendi otağından bulması için- gözlerini bir anlığına kapadı, derin nefes aldı, sonra açtı. Çeşitli harfler çizilmiş kırışık parmakları az önce çıkardığı kesedeki otları ezerken titriyor, sesi boğukça dualar mırıldanıyordu, ama artık Ayla’nın çığlıklarına irkilmiyordu. Bir süre sonra pati sesleri yaklaştı ve Kamana vakit kaybetmeden elindeki otları kasenin içine geri boşalttı. “Aferin oğlum” diye seslendi dışarıya doğru, hemen soluna uzanıp kapıdaki kürkü kenara çekerken. Hızlı hızlı atan nefesi ay ışığında beyazlaşan Kurt, önünde geniş bir çuvalla gururla duruyordu. Kamana, çuvalı içeri çekerken Kurt da burnuyla itiverdi.
Kamana ateşi Kurt’un getirdiği çuvaldaki kayın dallarıyla harladı. Bir yandan şifalı otlarla dolu tası yakmış, tütsülemiş, Ayla’nin yüzüne yaklaştırıyor, diğer yandan titrek elleriyle onun alnındaki teri siliyordu. Ayla, bir anlığına, çaresizlikle üzerine eğilmiş yaşlı kadının gözlerine baktı. İki ışıl ışıl kehribar, kırışık göz kapaklarının altında yükselen ateşin ışığında yüzünü delip geçiyordu. Bakışlarında sadece bilgeliğin değil, aynı zamanda bu topraklara ait kadim sırların ağırlığını hissetti. Kamana, bakışını Ayla’dan çekmedi, sessizce dualar mırıldayan dudaklarıyla ona acı dolu bakan kahverengi gözlere kitlendi. Gözlerinde alev alev yanan bazı sırları Kamana’ya kimse öğretmemiş, kendi içindeki bir ses, bir his, ona yolu göstermişti. Şimdi de içinde aynı türden ama gergin bir his vardı. Bir şeyler olacaktı, bunu göğsünden başlayan bir yangının ciğerini yakmaya başlamasından anlayabiliyordu, yüzünü ekşitti. Ayla, irkildi, şamanın delici gözlerinden bakışlarını çekip inlemelerine tüm gücüyle devam etti.
Kamana, bir yandan yere çömelmiş olan Ayla’nin karnına bastırıyor, bir yandan da mırıltılarıyla ruhlarına ulaşmaya çalışıyor, içindeki bu ters hissin manasını anlamaya çalışıyordu. Ömründe onlarca doğuma yardım etmişti. Her seferinde hissettiği aynıydı, biraz huzur, biraz heyecan, biraz da gerginlik. Ama bu sefer yanında ne bir ebe, ne de kadıncağızın yakınları vardı. Tek başınaydı. Şimdi bir ruh daha bu dünyayı ziyaret etmek için gökten inmiş, kapıyı çalıyordu. Kapıyı açma görevi bu sefer sadece kendine aitti, ve ne olursa olsun -içindeki his yine sızladı- bu yeni ruha yardım edecekti. Aylanın karnını tutarken söylediği dualar göğe bir yakarıştı.
Birden, sert bir rüzgar çatlamış kapıyı çarpıp tekrar kapattı, Kamana irkilerek arkasına baktı, ateşin şiddetlendiğini ve deli gibi titrediğini gördü. O an hem içi hem de çadır buz gibi oldu. Ayla, döşeğinin kenarına tutunarak çömelmiş, bacaklarını alabildiğince açmış, derin nefesler alıyordu. Kamana eğildi, Ayla’nın ıslak ve kanlanmış geceliğini kaldırarak aşağısına baktı. Bu dünyayla öbür dünyayı birbirine bağlayan o etten kapının yeterince genişlediğini gördü. Bebeğin minik kafasının tepesi çoktan çıkmıştı bile. "Geliyor” dedi, Ayla’nin gözleri bulanıklaşırken. "Geliyor! Ikın!" diye bağırdı. Oysa Ayla acıdan ve çığlıklarından cevap veremedi, ve çaresizce inlemeye başladı. “Ayla!” diye bağırdı yaşlı kadın, tuttuğu karnı hafifçe bastırarak. “Ikın!” Ayla çığlık atmaya devam ederek tüm gücüyle ıkınmaya başladı.
Bebeğin başı yavaşça çıkmaya başladığında, Kamana derin bir nefes aldı, ama nefesi yarıda kesildi. Titreyerek yükselen ateşin dumanı garipleşmişti. Adeta yoğunlaşmış, katılaşmış, bir buhar gibi değil acıkan bir yılan gibi hareket etmeye başlamıştı. Havadaki tek yuvarlak açıklığa değil, sanki bilerek ve özenle doğruca Ayla’ya hareket ediyordu. O anda, nihayet, en başından beri şamanın içinde biriken o ters şimşek çaktı. Anlamıştı, ve anladığı şeye içinden lanet ederek kaskatı kesildi: Alkarısı. Kırmızılaşan duman Ayla’nın titreyen ve kitlenmiş bacaklarının tam ortasına, bebeğin henüz çıkmaya başlayan kafasına dolanmaya başladı. Kamananın yüzü aniden bembeyaz kesildi. Kızıllık, o küçük mor yüzün etrafında dönüyor, döndükçe annesi de çığlık çığlığa bağırıyordu -sancısından değil, can havlinden, daha tiz ve daha derin. Kamana, "Hay!” diye bağırdı, “Defol Albıs! Defol”
Bunu duyar duymaz Ayla da kaskatı kesildi, çığlık atamaz oldu, korkudan yapamadığını sandı ama aslında boğuluyordu. Kızıl duman genzinden burnuna oradan avuçlarına akmaya başladı. acı acı nefes çekmeye çalıştı, yapamadı. Kamana, Alkarısının Ayla’nın nefesini çaldığını biliyordu- bebeğin ruhunu çalacak, adı lazım değil Kara Erlik’in ölü ordusuna sunacaktı… İs kokulu yılanımsı duman, o biçimsiz karanlık , şamanın bebeği tutup çekmeye çalıştığını görünce ileri atıldı - Kamana aniden geri çekildi, elindeki ezilmiş otları karaltıya doğru fırlattı. Bu çeşit çeşit şifalı kuru bitki, karaltının içine girer girmez yanıyor, çıtırdıyla kızıllaşıp tuhaf bir şekilde sönüyorlardı. Şaman, bu yaratığı kovmak için yaşlı cüssesine rağmen tüm gücüyle ve hızıyla işe koyuldu. Hiç vakit kaybetmeden eliyle havada bir şeyler çizdi, bir çeşit koruyucu damgaların hayali çizimini yapıyordu el hareketleri. Duman, veya o al yılanımsı karaltı bebeğin başını tamamen dolamıştı artık. Ayla boğazını yırta yırta bağırıyordu. Kamana damgayı çizmeyi bitirip dumanı hayali bir sınır içinde sıkıştırınca davulunun göbeğine ritimli bir şekilde vurmaya başladı. “Ak Umay, Gel, Ana Umay, gel bizi koru” diye şarkı söylüyor, “Alkarısı sen de gel” diye bizzat canavara cilve yapıyor -ters dil kullanarak tıslayan dumanı iyice delirtiyor, deliren alkarısının gücünü ondan geri çekiyordu. Tokmakla her vuruş, bu yaratığa bir yumruk gibi indi, davulun titreşimi artık Ayla’nın her yerini saran kızıl dumanın kıvraklığını ezdi, yoğunluğunu dağıttı. Fakat, Ayla’nın gözleri aniden beyazlaştı ve bir şeyler kafasını yukarı çekti. Çığlıkları da kesildi, nefesi de tekrar durdu. Ayla’nın boğulma iniltilerinin yanında Kamana’nın duaları duyulmuyordu bile. Kamana, tokmakla davula daha sert vurmaya başladı, daha da hızlı şekilde çalmaya, daha yüksek şekilde dua etmeye. Güm. “Umay, Ak,” Güm güm “Umay, Ay, Umay, Ak,” Güm güm. Sesi giderek yükseldi, çok yükseldi, sefer Kamana’nın duaları gökyüzünü sardı, kurtların ulumalarını bastırdı. Aniden, yıldırım gibi düşen kutlu bir ışık,Ayla’nın üstünde parladı, içinde etini kemiren sinsi dumanın hepsini lime lime etti, ve hemen söndü. Ayla’nın gözleri yuvalarına geri döndü, önce öksürdü, öksürüğü etrafa kızıl tozlar saçtı. Nefes aldı, yeniden bağırmaya başladı- bu sefer doğum sancısındandı. Kamana durmadı. Çaldı da çaldı. En sonunda içeriden esen ani ve sert bir rüzgarla ortadaki cılız ateş söndü, bebek aşağı bir kaymak gibi kaydı, sular söküldü. Alkarısının gittiğinden tamamen gittiğinden emin olduğu anda duayı aniden durdurup iki canı da kurtarmak için atıldı şaman, elleri titrese de, tereddüt de etse, bebeğe tutunup hızlıca asılarak onu oradan çıkardı.
İnce, tiz bir şaplaktan sonra gelen o ilk ağlama, havanın akciğere dolduğu o ilk an, bozkırın sonsuz sessizliğini yırtan, sivri ve metalik bir sesti. O tatlı ve boğuk ınga’ları, hem içi yanarak hem de sevinçten uçarak dinlemeye başladı. Hayatının en zor acısına dayanmaya çalıştığından, yaşananların hiçbirini hatırlayamadı. Kamana da, ona belli etmedi. Sadece usul bir gülümsemeyle “Ayla, bir kızın oldu” dedi. Miniği önce iyice sildi, sonra onu annesinin tam da bugün için ince ince işlediği o ilk beze iyice sararak uzattı. Ayla, bebeğini hemen kucağına aldı. Dur durak bilmeden ağlayan miniğine sarıldı, yavrusunu derin derin koklayarak şükürler ediyordu. Kamana ise nefes nefese yere çöktü. Gözyaşlarıyla dolan kehribar gözleri, küllerin loşluğunda irileşti.
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality
Anya is LIVE right now
FREE
Free to watch • No registration required • HD streaming
Çöl illüzyonu değilim, serabın ihtişamında kentsel dönüşüm değilim. Metamorfoz nefesimde her başkalaşıma bir alaşım kattığım Sevda Hanım ile Tesadüf Bey bir araya geldiler. Sevda Hanım, Tesadüf Bey’i çok sevdi. Mütemadiyen parafrazında topaklanan ve aklında uyuyan derin bir aşk olacaktı. Arketipinde serencam sokaklarına değen sessizlikler sunarak anlaşılmayı bir çırpınışla bekleyecekti.
Sevda Hanım’ın her gecesi sabaha karşı bir umut çisemi olacaktı. Tesadüf Bey, ellerinin arasına alıp ellerini; gözyaşlarına kıyamayan gülüşlerle bakacaktı.
Belki de… İhtimalin cebinden verem olan acıların kanları saçıldı. Ortalık bir feryadı gecenin hüznü geçerken, Sevda Hanım Tesadüf Bey’e ten rengi bir aşk sunmak istedi. Bedeninin tutuştuğu ve diyafram saadetinin köpürdüğü bir gerçekte melodram olmamalılardı.
Buralar izdiham. Ham maddesini kaybetmişken aşk, bölünmüş hecelere Sevda Hanım yalnızlığı dikti. Hecesi kalın bir ünlüden kopan bekleyiş, ortalığı saçmalara ayırırken kendisi vurulmuş, yaralanmış ve acımıştı.
Nefes alamıyorum. Kırılmak için değil sevgilim; kınamak için değil, nefesime ortak merhabalarını değdirmen için değirmen telaşımda hüzzam haykırışları döndürüyorum.
Tesadüf Bey, bu karşılaşmanın müsabakasının en meridyen gücüne tüm gücüyle karşı koyarken yok oluşun fakir hizmetinde delik cebine soktu acı tamburunu: Sevda Hanım.
Göçmen kız, bir gözyaşı kadar gerçekti ve bir daha konup göçmek istemiyordu. Yalaza tükenişlere alaz bir mahmurdu.
“Tesadüf Bey, rakının yanında meze de olabiliriz. Coşkun sellere şemsiye ve bir mutlulukta en gerçek de olabiliriz. Tütünün zararlı sevişi değilim. Tertemiz bir ciğerden, kalbine ikramım. Kokla beni, en derinden…”
Çöl illüzyonu değilim, serabın ihtişamında kentsel dönüşüm değilim. Metamorfoz nefesimde her başkalaşıma bir alaşım kattığım Sevda Hanım ile Tesadüf Bey bir araya geldiler. Sevda Hanım, Tesadüf Bey’i çok sevdi. Mütemadiyen parafrazında topaklanan ve aklında uyuyan derin bir aşk olacaktı. Arketipinde serencam sokaklarına değen sessizlikler sunarak anlaşılmayı bir çırpınışla bekleyecekti.
Sevda Hanım’ın her gecesi sabaha karşı bir umut çisemi olacaktı. Tesadüf Bey, ellerinin arasına alıp ellerini; gözyaşlarına kıyamayan gülüşlerle bakacaktı.
Belki de… İhtimalin cebinden verem olan acıların kanları saçıldı. Ortalık bir feryadı gecenin hüznü geçerken, Sevda Hanım Tesadüf Bey’e ten rengi bir aşk sunmak istedi. Bedeninin tutuştuğu ve diyafram saadetinin köpürdüğü bir gerçekte melodram olmamalılardı.
Buralar izdiham. Ham maddesini kaybetmişken aşk, bölünmüş hecelere Sevda Hanım yalnızlığı dikti. Hecesi kalın bir ünlüden kopan bekleyiş, ortalığı saçmalara ayırırken kendisi vurulmuş, yaralanmış ve acımıştı.
Nefes alamıyorum. Kırılmak için değil sevgilim; kınamak için değil, nefesime ortak merhabalarını değdirmen için değirmen telaşımda hüzzam haykırışları döndürüyorum.
Tesadüf Bey, bu karşılaşmanın müsabakasının en meridyen gücüne tüm gücüyle karşı koyarken yok oluşun fakir hizmetinde delik cebine soktu acı tamburunu: Sevda Hanım.
Göçmen kız, bir gözyaşı kadar gerçekti ve bir daha konup göçmek istemiyordu. Yalaza tükenişlere alaz bir mahmurdu.
“Tesadüf Bey, rakının yanında meze de olabiliriz. Coşkun sellere şemsiye ve bir mutlulukta en gerçek de olabiliriz. Tütünün zararlı sevişi değilim. Tertemiz bir ciğerden, kalbine ikramım. Kokla beni, en derinden…”