Her şeyi.... evet her.şeyi tamamen kaybetmiştim..
Geçmişi, geleceği, şimdiyi, planlarımı, hayallerimi, duygularımı, anılarımı, acılarımı, harflerimi, kelimelerimi, gülüşlerimi, ağlamalarımı, anlamlarımı, boşluklarımı, yalnızlığımı....
Her şeyimi....
Elimde kocaman bir soru işareti kalmıştı. Bir tek noktası olan bir eğri...
O nokta bana o kadar büyük, o kadar derin geliyordu ki, kendimi kocaman bir su kütlesinin içerisinde, derin bir anaforun tam ortasında boğulur gibi hissediyordum.
Ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilmeyen, hatta ne hissedeceğini, ne soracağını bilmeyen bir yığından ibarettim.
Hangi mevsim, hangi zaman, gece-gündüz ayrımı yapamayan, kulaklarımda binlerce sesin olduğu bir uğultunun tam ortasındaydım.
Şimdi tekrar baştan başlasam.... yolun neresinde olduğumun bile farkında değildim.
Geçmişe dair bir kaç kareden ibaret silüetler, gözlerimin önündeki perdede bir.görünüp bir kayboluyordu sanki...
Ama gerçekle, hayali dahi ayırt edememenin güvensizliği ile kaçıyordum hızlı adımlarla...
Bu kaçışlardan, yorgun ve yara içinde ayaklarla yine günün ilk ışıklarındaki yerimde buluyordum kendimi...
Kendimi kendi sırtımdan yakalıyor, anlamsız ama korku dolu gözlerle kendime bakıyor ve yine delicesine bir kaçış başlatıyordum her günün sabahından akşamına....
Elimde kabzası olmayan bir bıçakla ellerimden damlayan kanla renk veriyordum gelinciklerin yapraklarına... kargaların siyah gagalarından bir damla düşürüyordum gelinciklerin tam ortasına....
Kulaklarımda çirkin bir ses kalıntısı, dizlerimde eski yara izleri...
Ne kadar düşmüştüm acaba?
Ne kadar kalkmıştım?
Ne için....?
Veya neden ?










