Haysiyet Hattı
Yenilenme, yeniden var etme, yineleme tümüyle gözardı ediliyor. Yeni dünya güncesinde her şey alelade bir hızla geçiştiriliyor. Tümden, afaki bir tüketme, tükenişin engelsiz artık aralıksız var edilebildiği bir düzlemde kimseler o kaybedilenlerin farkında değil. Bunların idrakine varılmasın isteniyor behemehal. Cürümler, cürümleri kovalarken noksansız olan yıkım tahayyülü pratiğe geçiriliyor. Yenilenme, yeniden var etme, muhafaza etme istemin ve eyleminin nadasa terk edildiği bir dünyada, tuzaklarla kazanımların kaybedildiği evren sınırları belirginleştiriliyor. Tuzakların çokluğunda kaybedilenlerin sorgulanmadığı saha, yerin imaline son sürat devam olunuyor. İnsanlık sınanıyor, insan bir kere değil ömürlük sınamaya tabi kılınıyor. Biyopolitik bir cendere silsilesi içinde hayatın ihtimalleri azalıyor sayelerinde. Kesin, kati diye bildirilen hüküm ve eylemlerin vardığı odağın, kestirmeden nihai bir tükenmişliğin temellendirilmesi adına olduğu konuşulmasın isteniyor. Yaşanan o savaş güncesi, yepyeni garabetlik ön alma çabalarında modern güvenli ülkeler denilirken aslında bir cerahat toplamına sahip yarı açık cezaevlerine dönüştürülüyor modern zaman, şimdiki hayatlar. Hayat biyopolitik, biyo-terörün esiri kılınıyor. Yaşamın sınırlarının altı üstüne getiriliyor, hiçbir şey korunaklı kılınamıyor. Bir matriks projeksiyonunda her an, her şeyin yalanlara çıkartıldığı iddiasız değil doğrudan var edilen tahakküm veçhelerinde ömrün boğuntuya konulduğu bir garabetlik temsil güncelleniyor. Tümüyle, bütünleşik bir ideyle birlikte yaşamın onarılması imkansız odaklara taşınıyor. Cerahatin taşıdığı yerin ol insanlığın çürümesinin utanç vesikalarından birisini oluşturduğu muhakkaktır. Görebilene ve görmek isteyenlere.
Yineleme tümüyle göz ardı edilirken, yenilmişlik artık kodlarımıza işleniyor. Suçların çok daha derin ve kalıcı kırılmaların gözardı edildiği, bunları da yutarlar denilerek bariz savaş naralarının, ekonomik cendere masallarının, büyük dünya imgelerinin anlatıldığı nutuklar vesaire zikredilirken cerahatin koynuna terk edilmiş olagelen müşterek imge unutturulur. O yıkım tahayyülünün, belki bir gün biter denilen tahakküm hallerinin, gerçekten gerçek kılınmış bir kuşatma haline yol vermesi söz konusudur. Muktedirler birbirlerini tartarken, ya da yediğini bildirirken aslında sıradanın hakkının tüketildiği bir menzil var edilir. Hep bir yandan kontrolün, daimi ve disipline edilmiş toplumun inşası devam olunandır. Ötesi, yarınların sorgulanmadığı, içten içe teslimiyetin göndere çekildiği bir karaşın toplamdır ol yaşamak. Mefhumlar, meseller çetrefilli kılındıkça, barışın umudu çorağa çekildikçe ümit ve umut beraberce zehirlendikçe daha fenanın, daha fecinin yolunda yürünür. Trump’tan o Netanyahu’ya, Orban’dan Erdoğan’a, Macron’dan Putin’e bir dolu ismin, zikredilmiş o yıkıcılığı sahiplendiği belirsiz değil çoktan sınırları belirgin olagelen bir mahvetme halini sahiplendiği sonra da barış müzakereleri, masaları kurulsun haydi barışalım diye sözlerini var ettikleri bir sahneleme imgelenir. Duraksamayan cerahat, yenilenmeyi değil olduğu gibi çürümeyi kanıksatır. Aralıksız devam eden savaşların, arasız, fasılasız bildirdiği en kestirmeden hakikat budur, bu tahayyüldür. Gelecek çoktan tükenişin kılınandır.
Euronews Türkçe’den aktaralım: “Liderler, savaştaki eylemlerini savunmak için dini bir araç olarak kullandılar. Başta Savunma Bakanı Pete Hegseth olmak üzere ABD'li yetkililer, Hristiyanlık inançlarından bahsetti ve ABD'yi düşmanlarına karşı savaşan bir 'Hristiyan ulusu' olarak tanımladı.
Katoliklerin ruhani lideri Papa Leo, cumartesi günü yaptığı açıklamada sözünü sakınmadı. ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşı besleyen 'mutlak güç yanılsamasını' kınayarak, siyasi liderleri savaşı durdurup barış süreçlerine katılmaya çağırdı. Tüm bunlar yaşanırken, ABD ve İran, Pakistan’da barış müzakerelerine başladı. (Sonradan ek şimdilik müzakereler sonuçsuz kaldı...)
Aziz Petrus Bazilikası'ndaki akşam duası sırasında ABD'den ya da ABD Başkanı Donald Trump'tan doğrudan bahsetmese de Papa'nın tonu ve mesajı, askeri üstünlükleriyle övünen ve savaşı dini kullanarak meşrulaştıran ABD yetkilileri ve Trump'ı hedef alır nitelikteydi.
Leo, "Kendi benliğinize ve paraya tapmaktan (putperestlikten) artık vazgeçin!" dedi. "Güç gösterisi artık bitsin! Savaş artık bitsin!'"
ABD Askeri Dini Özgürlükler Vakfı (MRFF) 3 Mart 2026 tarihinde, Deniz Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri ve Uzay Kuvvetleri de dahil olmak üzere silahlı kuvvetlerin çeşitli kollarından askeri personelden, komutanlarını İran'a karşı savaşı haklı göstermek için aşırı Hıristiyan söylemler kullanmakla suçlayan 200'den fazla şikayet aldığını duyurdu.
Bazilikada bulunanlar arasında Tahran Başpiskoposu Dominique Joseph Mathieu da vardı. ABD Büyükelçiliği, ABD'nin misyon şefi yardımcısı Laura Hochla tarafından temsil edildiğini belirtti.
ABD doğumlu Papa Leo başlangıçta savaşı açıkça eleştirme konusunda isteksiz davranmış ancak Palmiye Pazarından itibaren eleştirilerini arttırmıştı. Bu hafta başında Trump'ın İran medeniyetini yok etme tehditlerini "gerçekten kabul edilemez" olarak niteleyerek kınadı ve diyaloğa öncelik verilmesini istedi.
Cumartesi günü Papa, iyi niyetli tüm insanları barış için dua etmeye ve siyasi liderlerinden savaşa son vermelerini talep etmeye çağırdı.
Barış için dua etmenin; kılıçların, dronların veya 'haksız kazancın' olmadığı bir 'Tanrı Krallığı' inşa etmek adına 'kötülüğün şeytani döngüsünü kırmanın' bir yolu olduğunu söyleyen Papa Leo şunları kaydetti: "Bizi kuşatan, giderek daha öngörülemez ve saldırgan bir hal alan o mutlak güç yanılsamasına karşı asıl kaleyi burada (duada) buluyoruz. Yaşamın Rabbi olan Tanrı'nın o kutsal adı bile ölüm söylemlerine alet ediliyor (içine çekiliyor)."
Liderler, savaştaki eylemlerini savunmak için dini bir araç olarak kullandılar. Başta Savunma Bakanı Pete Hegseth olmak üzere ABD'li yetkililer, Hristiyanlık inançlarından bahsetti ve ABD'yi düşmanlarına karşı savaşan bir 'Hristiyan ulusu' olarak tanımladılar.
Papa Leo ise Tanrı'nın hiçbir savaşı, özellikle de bombaların atıldığı savaşları desteklemediğini söyledi.
Vatikan özellikle İsrail'in Hizbullah'la yaptığı ve güneydeki Hristiyan toplulukların zaten acı çektiği Lübnan'a yayılan savaştan endişe duyuyor.”
Sarı Çıyan, Trump’ın bu nedametli, belirli ölçülerdeki eleştirel söze karşılığı kaile almama haliyle, derdest ederiz ben onu çıkarsaması arasında ilerler. Radikal Sol’un sözcüsü değil Papalığın gereğini yerine getirmeli gibi incileriyle çıkagelir. Düzen sahibi olagelen, aleni manipülatör, daima çıkarcı, hepten kan emicilerin kuklası / maşası olan bir temsil için kolay lokmalık laflardır kendince söylediği şeyler. Gel gelelim onu ve mottosu olagelen Amerika’yı Tekrar Büyük Yapalım – MAGA – metaforunu destekleyenlerin çok önemli bir kesiminin inançlı / bilindik Hristiyanlar olduklarını göz ardı etmek kendi sonunu var etmek adına bir eşiktir. Her defasında haksız çıkmadığını deklare edebilmek için en ufak eleştiri sonrasında çal çene konuşup, çene ishali olagelen bir zatın, Katolik dünyasının lideri olagelen bir dini figürün gayet de insani çıkışını alt etmek için kullana geldiği argümanlar insanım ben önce insanım diyeni hayrete düşürür. Politik bir figüratif olmaktansa, doğru bildiğini savunma konusunda yürüye duran bir insanı kamili, kitlelerin ezber ettiği şiddet tahayyülü, bir örnek nefret sunumları ve hep aynı teranelerle bezeli olan ırkçı yaklaşımlara karşı sahiden sıradan insanların haklarını savunmasının her nesi, neresi kötü olabilir ki! Yenilenme, yeniden var etme ve toplumsal / müşterek iyilik için en kestirmeden mücadele hattı delik deşik ediliyor. Bunu görmek için şu tekil örnek dahi kafi gelecektir.
Modern zamanların panoptikonu artık taş binalarda değil, damarlarımızda dolaşan o görünmez korku silsilesinde inşa ediliyor. Biyo-terör dediğimiz şey, sadece dışarıdan fırlatılan bir bomba değil; yaşamın her bir hücresine sızan 'olağanüstü hal' illüzyonudur. Michel Foucault’nun uyardığı o 'disiplin toplumu', yerini 'denetim toplumu'nun o daha çetrefilli, daha sinsi cerahatlarına bıraktı. İnsanlık, kendi biyolojik varlığını bir güvenlik protokolüne indirgedikçe, aslında kendi mezarını bir veri tabanına kazıyor.
Bu cendereden çıkış, sistemi dışarıdan yıkmakla değil; iktidarın bizi tanımladığı o 'incinmiş biyoloji' kalıbını reddetmekle başlar. Belki de 'yaşamı onarmak', önce o delik deşik edilen haysiyet hattını yeniden çizmekten geçer. Zira asıl yıkım, bombaların düştüğü yerlerde değil, bir başkasının acısının 'istatistik' sanıldığı o zihinlerde gerçekleşiyor.
Nihayetinde iktidar, hayatın tüm ihtimallerini tek bir biyopolitik kodun içine hapsetmeye çalışsa da; haysiyet hattı o kodun okuyamadığı tek frekanstır. Papa Leo’dan Sanchez’e, Sanders’ten Pezeşkiyan’a kadar yükselen sesler, politik birer manevrayı değil; yaşamın o kendi kendini onarma, yani nadasa bırakılan yenilenme istencinin birer sızıntısıdır. Onlar, biyo-terörün ve 'mutlak güç yanılsamasının' karşısına, insanın o en savunmasız ama en yıkılmaz kalesini; müşterek acıyı ve müşterek haysiyeti koyuyorlar. Modern zamanın yarı açık cezaevlerinde, gardiyanların unuttuğu bir şey var: Cerahat ne kadar yayılırsa yayılsın, hayat her zaman kendine sızacak bir haysiyet hattı bulur. Görebilene, görmek isteyene ve o hattı korumak için nefes alana... Haysiyet hattının aması, fakat şerhlerine hiç ihtiyaç olmadığı, yaşayanların var ettiği titreşimlerden barizdir, fark ediyor muyuz!
Misak TUNÇBOYACI – İstan’2026
Görsel: From Beryanak District – Iran – Majid SAEEDI – Getty Images
Meramda Paylaşılan Haber
Papa Leo: 'Savaş Bir Putperestliktir, Artık Yeter' - Lucy DAVALOU & AP - Euronews https://tr.euronews.com/my-europe/2026/04/12/papa-leo-savas-bir-putperestliktir-artik-yeter














