İlkokul ya da ortaokul zamanlarıydı. Halamın ya da annemin kuzeninin düğünü vardı.
Ben süslenmeyi hep severdim. O gün de kendimi çok güzel hissediyordum. Beyaz bir üst, beyaz bir pantolon giymiştim. Şimdi düşününce düğüne beyaz gitmişim diye fark ettim. Sorun olmamıştı herhalde.
Kuzenlerimle hazırlanmıştık. Saçlarımı örmüşlerdi. Bunu özellikle hatırlıyorum çünkü o gün kendimi gerçekten çok güzel hissediyordum.
Sonra bizim eve yakın bir dükkâna gittik. Züccaciye miydi tam bilmiyorum. Kırtasiye malzemeleri, makyaj ürünleri, takılar… Her şeyin satıldığı bir yerdi.
Orada o kadar güzel bir yüzük bulmuştum ki.
Beyaz, kocaman bir kelebekti. Tülden yapılmış gibi zarifti.
Taktığımda kendimi peri gibi hissetmiştim.
Düğünden dönünce onu özenle bir yere sakladım.
Sonra bir gün baktığımda yoktu.
Anneme sordum.
“Attım.” dedi.
“Neden?”
“Elimi kesti.”
O an çok üzülmüştüm. Hatta kızmıştım da. Çünkü o yüzük el kesmezdi ki. Kesse bile neden bana sormadan atmıştı?
Sanırım beni en çok üzen yüzüğün gitmesi değildi.
Bana sorulmadan, çok sevdiğim bir şeyin başkası tarafından elimden alınmasıydı.
Şimdi yıllar sonra bunu düşününce başka bir yerden bakabiliyorum.
Belki gerçekten elini kesmişti. Belki de beni korumak istemişti.
Bazen bize zarar veren şeyler çok güzel oluyor.
Ve bazen, annemin o yüzüğe yaptığı gibi, onları hayatımızdan çıkarmak gerekiyor.
Eğer bir gün o yüzük benim de elimi kesseydi, muhtemelen ben de hiç düşünmeden atardım. O zaman da onu güzel bir anı olarak hatırlamazdım.
Belki de bazı şeylerin bize zarar vermeden gitmesi daha iyi.
Yüzüğü artık çok net hatırlamıyorum.
Sadece onu taktığımda kendimi peri gibi hissettiğimi hatırlıyorum.















