Zihinsel ve duygusal olarak yorgunum.
seen from Netherlands

seen from Malaysia

seen from United States
seen from Canada

seen from India
seen from China

seen from Malaysia
seen from United States

seen from Malaysia

seen from United States

seen from Malaysia
seen from Russia

seen from United Kingdom
seen from China
seen from China

seen from Morocco
seen from Morocco

seen from Morocco

seen from Germany
seen from Canada
Zihinsel ve duygusal olarak yorgunum.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Sabaha karşı üçte gözlerimi açtım. Tavan, karanlıkta bir denize benziyordu. Yatağın öte yanında Selin uyuyordu; düzenli soluk alışları odayı bir saat gibi bölüyordu. Ben ise saatin kaç olduğunu bilmekten korkarak yattım. Uyku denen şey tuhaftır. Onu ne kadar çok istersen o kadar uzaklaşır. Gözlerimi yumup boşluğa bakmaya çalıştım ama zihnim izin vermedi. Önce sabah ödenmesi gereken faturayı hatırladı. Sonra iki yıl önce söylediğim bir cümleyi, karşımdaki adamın yüzünün nasıl değiştiğini hatırladı. Utanç, insanı gecenin ortasında, en acımasız anda yakalıyor.
Kalktım, mutfağa gittim. Musluğu açıp bir bardak su içtim. Pencereden dışarı baktığımda sokak lambası hâlâ yanıyordu, ışığı ıslak asfalta yayılmıştı. Karşı apartmanda bir pencerede daha ışık vardı. Demek benden başka biri de uyanıktı. Nedense bu beni biraz rahatlattı. Belki o da faturayı, belki eski bir cümleyi düşünüyordu. Zihnin gece dağılması garip bir şey. Gündüz her düşünce sırasını bekler, biri gelir biri gider. Ama sabaha karşı hepsi birden konuşmaya başlıyor. Çocukluğumdan bir bahçe, ölmüş bir akraba, yarım kalmış bir iş, hepsi aynı anda. İnsan hangisini dinleyeceğini bilemiyor.
Salonda kanepeye oturdum. Karanlığa alıştıkça eşyalar biçim kazandı: kitaplık, koltuğun kolu, duvardaki çerçeve. Bir zamanlar bu evi ne kadar istediğimizi hatırladım. Selin ile ilk geldiğimizde boş odalarda yankılanan seslerimizi anımsadım. Şimdi her köşe dolu ama içimdeki boşluk aynı yerde duruyordu. Belki de mesele uyku değil. Belki gündüz susturduğumuz şeyler, gece hesap sormaya geliyor. Ben de oturup dinledim onları. Kızmadan, kaçmadan. Bir süre sonra sesleri hafifledi; sanki dinlenildiklerini anlamışlardı.
Pencereden griye çalan bir aydınlık sızmaya başladı. Karşı komşunun ışığı sönmüştü. Ben de kalkıp yatağa döndüm. Selin uykusunda hafifçe kımıldadı, elini benim tarafıma uzattı. Elini tuttum. Gözlerim ancak o zaman kendiliğinden kapandı.
Uykusuz gecenin sarı çizgisi
Saat üçü geçiyordu; telefonun ekranına bakmasam da biliyordum. İçimde bir yerde bir saat vardı ve o saat hiç durmuyordu. Yatağın sağ tarafına döndüm, sonra soluna. Yastığı çevirdim ki serin yüzü yanağıma değsin, ama serinlik bir dakika bile sürmedi. Tavana bakıyordum. Karanlıkta bile fark ediliyordu tavan, çünkü gözüm alışmıştı. Perdenin aralığından sokak lambasının sarı ışığı sızıyor, duvarda ince bir çizgi oluşturuyordu. O çizgiye baktım uzun uzun. Sanki bir şey söyleyecekti bana, sanki bakarsam bir cevap verecekti. Zihnim durmuyordu işte, mesele buydu.
Beden yorgundu, kollarım ağırdı, ama kafamın içi bir pazar yeri gibiydi. Bir düşünce geliyor, daha onu tam yakalamadan başka biri araya giriyordu. Yarın vermem gereken raporu düşündüm, sonra birden on yıl önce söylediğim bir cümle geldi aklıma; utandığım, kimsenin hatırlamadığı ama benim unutamadığım bir cümle. İçim büzüldü. Kime ne, dedim kendime, kimse hatırlamıyor. Ama fayda etmedi. Su içmeye kalktım. Mutfak buz gibiydi, çıplak ayaklarım karoların soğuğunu emdi. Bardağı doldururken musluğun sesi evin sessizliğinde fazla yüksek geldi. Camdan dışarı baktım. Karşı apartmanda bir pencerede daha ışık vardı. Belki orada da benim gibi biri, uyuyamayan biri, kendi tavanına bakan biri. Bunda tuhaf bir teselli buldum. Yalnız değildim bu saatte, bu şehirde uyanık kalanlar vardı, sayılarını bilmesem de.
Yatağa döndüm. Bu sefer onu düşündüm. Ayrılalı aylar oldu, düşünmemeye çalışıyordum ama gecenin bu saati merhametsizdi, her kapıyı açık bırakıyordu. Nasıl gülerdi, çayı nasıl karıştırırdı, kaşığı fincanın kenarına vurmadan. İnsanda küçük şeyler kalıyordu, koca olaylar değil. Onun bir sabah saçını topladığı hâli geldi gözümün önüne, ense çizgisi; o an ona bir şey söylemek istemiştim ama söyleyememiştim. Şimdi söyleyecek biri yoktu.
Nefesimi yavaşlatmayı denedim. Dörde kadar say, tut, dörde kadar bırak. Bir yerde okumuştum, uykuya böyle dalınırmış. Saydım. Bir, iki, üç. Ama sayarken bile araya laf karışıyordu, sayının arasına düşünce sızıyordu. Beynim benimle inatlaşıyor gibiydi; ne kadar sakinleşmeye çalışsam o kadar diri oluyordu. Bir ara saatin dördü vurduğunu hissettim, dışarıda bir kamyon geçti, çöp kamyonu belki. Sonra uzakta bir köpek havladı. Şehir uyanmaya hazırlanıyordu, ben ise henüz uyuyamamıştım ve bu, haksızlık gibi geldi. Herkes dinlenmiş kalkacaktı, ben ise bu gecenin borcunu bütün gün ödeyecektim; ağır göz kapaklarıyla, dağınık bir kafayla.
Gözlerimi yine yumdum. Bu sefer hiçbir şey düşünmemeye karar verdim, ama karar vermek bile bir düşünceydi. Kendimi bıraktım. Duvardaki sarı çizgi hâlâ oradaydı, göz kapağımın arkasında bile duruyordu sanki. Yavaş yavaş, farkına varmadan, düşünceler seyrekleşti. Aralarındaki boşluk büyüdü. Bir düşünce geldi, gitti, arkası gelmedi. Belki o boşlukta uyudum, bilmiyorum. Sabahın ilk grisi perdeye vurduğunda gözümü açtığımı hatırlıyorum, kısacık bir an için, sonra yine karardı her şey. Zihnim sonunda pes etmişti ya da ben ona yenilmiştim; hangisi olduğunu ayırt edemedim. Yorgunluk artık tatlı bir şeye dönüşmüştü, teslim olmaya benzeyen bir şeye.
Radyo cızırtıları, perde perde yükselen kadife sesi örtmek yerine sözlere veryansın eden bir eşlikçiydi. Artık sevmeyeceğim, sesine bir cızırtı eklendi. Bütün kabahat benim, sözler bir hengamenin ortasında yürekten dökülen sesten çok uzaktaydı. Telaşlı parmakları arasında düğmeyi sonuna kadar çevirdi, olmuyordu.Zihnini kemiren o boğuk seslere bu tiz uğultular eşlik ediyordu. Bitsin artık bu çile, sahiden kim diliyordu bunu? Sözler, diye düşündü fakat neden yoktu o kadife ses? Dört duvarın arasında cızırtılarla baş başaydı şimdi.
pp📏
Paldır küldür devriliyor sandalyeye. Zihni ayık, keşke sorun zihninde olsa. Çaresi var, iki reçete bir peçete. Sorun atan yürekte.
pp📏

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Hermetizm’de Sokrates Öncesi Yankılar
Heraklitos’un sözleri olan
“İnen ve çıkan yol, bir ve aynıdır,”
Hermetizm’in mikro ve makrokozmos arasındaki ilişkiyi vurgulayan tekabül yasasının aynısıdır (“Yukarıdaki aşağıdaki gibidir, aşağıdaki yukarıdaki gibidir.”)
Anaksagoras’ın “Küçüğün en küçüğü değil, daha küçüğü vardır - var olanın var olmamasına imkan yoktur -, büyüğün de daima daha büyüğü. Ve küçüğe çoklukça eşittir; kendi başına her şey hem büyük hem de küçüktür,”
ve
“Diğer her şeyin her şeyden bir payı vardır, ancak Zihin (Nous) sonsuzdur ve kendi kendini yönetir ve hiçbir şeyle karışmamıştır, ancak kendi başına tek başınadır” sözleri yalnızca mikro ve makrokozmos anlayışını göstermekle kalmaz, aynı zamanda Sokrates Öncesi kozmik anlam arayışından kaynaklanan Hermetik “Bütün zihindir, evren zihinseldir,”ilkesini de sergiler.
Görseller:
Johannes Moreelse, Héraclite. (1630)
Giovan Battista Langetti, Anaxagoras. (1660)
Havanın berraklığına inat pusluydu zihni. Ne dağıtabiliyor ne de kaçabiliyordu bu çıkmazdan. Öylece zihninin ona merhamet etmesini bekliyordu fakat içten içe biliyordu; artık zihni de ona düşmandı.
pp📏
Bugün de biraz kafa yoralım mı?
Haydi bakalım çözümleri görelim