Okuduğum bir romanda şöyle yazıyordu:
"Ben aşktan daima kaçtım. Hiç sevmedim. Belki bir eksiğim oldu fakat rahatım. Aşkın kötü tarafı, insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. Şu ya da bu şekilde... Ama mutlaka ödersiniz. Hiçbir şey olmasa bile bir insanın hayatına lüzumundan fazla girerseniz; işte bundan daha korkunç bir şey olamaz."
Bu satırları ilk okuduğumda midemde henüz tek bir mavi kelebek bile kanat çırpmamıştı. Aşkın insanın içine bıraktığı o tatlı telaşı, o tarifsiz heyecanı hiç tanımamıştım. Aşktan hep kaçardım. Çünkü sevmek, bana göre eninde sonunda ağır bir bedel ödemekti. Kalbimin kırılmasından delicesine korkardım ve bu yüzden o satırlar bana fazlasıyla haklı gelirdi.
Peki şimdi ne değişmişti?
Neden, sonunu bile bile yürünmemesi gereken bir yolda yürümeyi seçmiştim? Neden, en çok korktuğum şeye kendi ellerimle kapıyı aralamıştım? Kalbimin kırılacağını bile bile neden onu korumak yerine incinmesine izin vermiştim?
Belki de aşk tam olarak buydu. İnsan, en büyük korkusunun üzerine kendi isteğiyle yürüyordu. Ve bedelini ödeyeceğini bilse bile, bir kez olsun o mavi kelebeklerin kanat sesini duyabilmek için her şeyi göze alıyordu.