Genç kız perçemlerini geriye doğru yatırdı; bunu nadiren yapardı. Genelde o tutamların gözlerinin içine içine girmesini severdi; böylece kimseyle göz göze gelmez ve aralarında bir göz dili oluşmazdı. Yeter ki bir şeyi yansıtmak isteyin; bakın bakalım iki göz çeperi nasıl bir alfabeye dönüşürdü... Yeter ki bir şeyi gizlemek isteyin; bakın bakalım iki göz, bir morg duvarının kenarında kalmış en son ölünün soğuk, mermer gibi metanetli çehresine nasıl bürünürdü...Gözlerden korkardı genç kız. Mümkün olsa bazı gözlerle göz göze gelmemek için, küçük bir çocuk gibi annesinin eteklerinin altına gizlenmeyi dilerdi. Ne fayda? Annesi onu değil eteklerine almak, yedi kat göğün mahşerine bile koysa yine de bulurlardı.Kapüşonlusunun şapkasını düzeltip iplerini birbirine sıkı sıkı bağladı. Her seferinde ilmek ilmek içine işliyordu cinayet. O iki ip, nasıl da can çekiştiriyordu bedenine; nasıl da kürek kürek yağıyordu toprağı ruhuna... Ayaklarına komut vermeyi uzun bir süre önce bırakmıştı. Kontrol kalemden çıkmış, mürekkep lekesi ilk onun alnına bulaşmıştı.Kalabalıkla başlıyordu cadde. İki gözcük odaya sahip yüreğinin kepengi birer birer kapatılıyordu. Demir demir kırıyordu tramvaylar hatlarını damarlarında. Kırmızı yanıyor; yeşilde yananlar küllerini bırakıyordu.Karşıdan karşıya geçti. Hava soğuktu; soğuğu severdi. Nefes nefes çekerdi içine. Soğuğun kokusu diye bir şey vardı; buram buram ruhundan gelirdi. Bir zamanlar iki fincan çayla otururdu ruhunun karşısına; inanırdı buharının buzları milim milim eriteceğine. Fincanlar savrulmuştu duvara. Beden tir tir titremiş, ruh "Beni göm," diye yalvarmıştı. Soğuktu, yakıyordu.Işığı açtı, eve adımını attı. Evine değil, eve... Ah, nasıl da kirliydi camlar! Nasıl da tozlar kaplamıştı yüzeyini. Şimdi nereden başlamalıydı? Sahi, mümkün müydü bir yerden başlamak? Bugün başlarsa yarın, hiç kimse yapmazsa bile küçük bir çocuğun topu un ufak etmez miydi camlarını? Silmeye değer miydi; kırılıp keskin keskin parçalara döneceğini bile bile?














