Bunu buraya yazmak tarihi sabitlemektir. Bu burada yazılı olduğu sürece tarih sabit kalacaktır.

if i look back, i am lost
🪼
Today's Document
Noah Kahan
Lint Roller? I Barely Know Her

Andulka

2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
𓃗
will byers stan first human second
Monterey Bay Aquarium
hello vonnie
taylor price

Origami Around
sheepfilms

shark vs the universe
🩵 avery cochrane 🩵
noise dept.

Kiana Khansmith

seen from Australia

seen from France

seen from Malaysia

seen from Germany

seen from Türkiye

seen from United States
seen from United Kingdom
seen from Russia

seen from Malaysia
seen from Brazil

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from Norway
seen from Türkiye
seen from United States

seen from India

seen from Türkiye
seen from United Kingdom

seen from United States
@ultracrepidarain
Bunu buraya yazmak tarihi sabitlemektir. Bu burada yazılı olduğu sürece tarih sabit kalacaktır.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Kuyunun dibi yok
Ne akıyor su üstümden ne de ben içindeyim suyun
Kuyunun dibi yok
Ne bir ışık vuruyor yüzüme ne de tenime sıcaklığı güneşin
Battığımı hissediyorum ne kadar derinde olduğumu bilmeden
Kuyunun dibi yok
Bir balçık içinde boğulacağım daha en güzel yaşım gelmeden
Aldığım ve verdiğim saymadım ama bellidir kaç soluk yaşadım
Kuyunun dibi yok
Kimseye suç atamam ölmemin tek nedeni doğmamdı anladım
Ucuz Rüyalar
İyi akşamlar ahlaksız orospu çocukları, bu akşam yine bundan önceki her akşam olduğu gibi karşınızdayım, benimki sade bir mecburiyetti belki başta ama artık seçilmiş bir mecburiyet olduğuna karar verdim. Benim sizin karşınıza çıkmam ve gelmişinizle geçmişiniz arasındaki akrabalık ilişkilerini geliştirirken sizin buna sadece seyirci olmanız hoşuma gidiyor, çünkü siz kesinlikle bunu hak ediyorsunuz. Ahlak ahmağa yakışmadığı için üzerinizde pek göremiyoruz ve bu ahmaklığınız ve ahlaksızlığınız da beni besleyen en önemli olgu oluyor sanırım. Şimdi haberlere geçiyoruz.
Sivas'ta karısına baktığını düşündüğü adama sinirlenen 26 yaşındaki A. D. karısını sokak ortasında dövdü, ağır darbeler altındaki kadının çığlıklarını duyan insanlar olay yerine koştular, durup uzun uzadıya olayı izlediler sadece, şükür birkaç duyarlı vatandaş olayı videoya çekerek twitterdan diğer duyarlı vatandaşlara duyurdu. #a.d.yargılansın tagi twitterda 3 numarada.
Antalya'da geçen hafta ailesini geçindiremediğini söyleyerek kendisini asan M. K. hakkında valilik suç duyurusunda bulundu. Yaşarken düzene zaten yeterince katkıda bulunmayan M. K. adlı ex vatandaşın ölümüyle de toplum düzenini bozduğunu ve güzel ülkemizi dış dünyaya yanlış tanıttığını iddia eden pezevenk valilik yetkilisinin yüzü hiç kızarmadı. Açıklama sonrası öğle namazına yetişmesi gerektiğini söyleyen yetkili soru almadan apar topar ortamı terk etti. Sayın yetkilinin yakın korumasından alınan bilgiye göre kendisinin yüz kızarmasından ve akabinde üst mercilerden gelecek tepkilerden çok korktuğu için milletin parasına kıydığı ve kiko marka fondöten kullandığı öğrenildi.
Sınır karakolunda görev yapan S. K. kaçakçılara yardım ve yataklık yaparken görüntülenmesi üzerine görevden uzaklaştırıldı. Kameralara herhangi bir açıklamada bulunmayan S. K. tutuklu olarak yargılanmaya başlandı. Olayla ilgili olarak açıklama yapan Milli Savunma Bakanlığı olayın münferit olduğunu, görüntülerde var olan şahsın ve onunla birlikte çalışan üç kişinin daha tutuklandığını belirtti ve bir daha böyle bir şey yaşanmayacağını ve kaçakçılık vergilerinin 3 katına çıkarılacağını duyurdu.
Marmaris'te cinsel taciz suçlamasıyla yakalanan T. O. yaptığı savunmada mağdurun kendisini tahrik ettiğini ve giydiği mini eteğin toplumsal gelenek, örf ve ananelerimize uymadığını söyledi. Mağdurun eteğinin diz üstünden yaklaşık 7cm yukarıda olduğunu ve bunun bir lise öğrencisine yakışmadığını da ekleyen T. O. tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. Olay sonrası Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığından yapılan açıklamada toplumun temel yapı taşının aile olduğu ve mağdur sıfatıyla yer alan kişi ve onun gibilerin toplumun ahlakını bozmalarına izin verilmeyeceği belirtildi. Yapılan incelemede mağdurun eteğinin diz üstünden 9cm yukarıda olduğu, mağdur sıfatının kendisinden alındığı ve okulundan uzaklaştırma aldığı öğrenildi.
Van'da trafikte yol verme yüzünden çıkan kavgada G. L. isimli şahıs tartıştığı kişiyi pompalı tüfekle vurdu, yaralanan şahıs hastaneye kaldırılırken yolda hayatını kaybetti. G. L. alınan ifadesinde maktulün kendisine ve annesine küfrettiğini, ölmüş annesinin hayatta en değer verdiği şahıs olduğunu belirtti. Yapılan incelemede ölmüş annesinin nüfustan düşülmediği ve emekli maaşının G. L. tarafından her ay düzenli olarak alındığı öğrenildi. G. L. devletten rol çalarak devleti dolandırdığı gerekçesiyle tutuklu olarak yargılanmaya başlandı. İşlenen cinayet dosyası ise şimdilik arka planda kaldı.
İşte böyle, sayın hayasız, haysiyetsiz izleyicilerimiz, sizi size sizle anlattığımız bir haberlerin daha sonuna geldik. Çoğaldığınız yatağın yayına sokayım diyerek yayını kapatıyor ve sizleri cehenneme havale ediyorum.
Sancı
Bu bir yaratma sancısı değil, tanrının kasıkları ağrımıyordu elbet yaratırken insanları ya da ilk insanlar kıvranmıyordu elbet yaratırken mitlerini.
Bu bir varoluş sancısı değil, ilk toprak ürünü olan adem değil insan, bedeninden farklı bir şeyden doğmadı ya da gözleri bile zor açılan bir bebek değil, sudan havaya doğmanın zorluğunu çekmedi.
Bu bir anlam sancısı, gelişin ve gidişin hangi yönden baktığıyla alakalı olarak değiştiğini fark eden insanın artık gelmekten de gitmekten de vazgeçip durduğunda hissettiği sancı bu. Öyle bir durmak ki bu, sadece ayakları değil, gözleri, düşünceleri ve dahi kanı bile duruyor insanın. Durunca anlam yok oluyor, resim gibi iki boyutlu oluyor insan, güzel veya çirkin olabilir ama birileri gelip anlam atfetmedikçe anlamsız. Kerameti kendinden menkul değil, kerameti bir atıftan ibaret olan bir hiç.
Mutluluk
Ateşi, mumu ve sonra elektriği keşfedince insan, kendi doğasına, doğanın doğasına karşı gelmeye başladı ve kendine ait olan gündüzlere sığmayıp geceye taşmaya başladı, hoşuna gitti gecenin sakinliği insanın, sakindi gece çünkü diğer tüm mahluklar doğanın kurallarına mahkumdular hala ve gece dükkanı kapatıp yatıyorlardı, sakin gece sadece ve yalnızca insana kalıyordu, doğayla savaşan insana. Geceyi yaşamak, yıldızlara daha fazla vakit ayırırken onları söndürmek hoşuna gitmişti insanın ta ki sabah erken kalkması gerekene kadar, her güzel şey gibi gecenin de bir bedeli vardı ve karanlığa aşık olsa da gündüzle evli olmak zorundaydı insanlık. İlk başta biyolojik saat bu işe direndi ve sabah yine erken kaldırdı bünyeleri, sonra uyandırıcılık diye bir meslek bulundu, sonra da aklı evvelin biri çalar saati buldu ve insan uykusunun celladına kavuşmuş oldu, her cellat gibi metal barındırıyordu silah olarak bu cellat da. Cellat sadece uyandırıyordu ve diğer cellatların aksine alt edilebilirdi ama dünya hızla değişiyordu ve cellada uymak gerekiyordu, öl diyince ölmeliydi uyku. Celladın yetmediğinin farkına varan insan kahveyi buldu böylece. Sabah saat çalıyor sonra geceye kavuşmayı başlatan ateş yakılıyor ve kahve pişiyordu artık evlerde, hem de her sabah. İnsanlığın eski kıta dediği, ilk anayurt olduğunu düşündüğü Afrika'dan çıkmıştı kahve de ve anayurdun insanları kadar koyuydu rengi. Güzeldi ve acıydı. İnsana benziyordu.
-Alarm çaldı, lanet ettim yine, hayalleri olan her insan gibi daha doğrusu ütopik hayalleri olan her insan gibi ömrümü insanlığa değil kendime vakfetmek istiyordum ve yılın 300 günü güneş alan, alabildiğine sıcak ve yeşil olan bir deniz şehrinde yaşayıp kendi başıma ölme hayalleri kuruyordum alarm çaldığında. Gözümü açtım aydınlığa, karanlığı öperek uykuya dalan gözlerim aydınlığın tecavüzüyle uyandırılmıştı, acı çekiyorlardı ama ne fark ederdi, kaçış yoktu ve bundan zevk almak için kahve içmem gerekiyordu. Göz kaslarımdan sonra beden kaslarımı da çalıştırarak döndüm ve yanımdaki çıplak bedeni gördüm, benimle birlikte boynunu cellada uzatmış kadın bedenini, karımın bedenini, güzeldi, ayaktayken beline kadar gelen saçları yataktayken neredeyse tüm yüzünü ve yastığı kaplıyordu, sarı bir yumak oluyordu yatağın öbür tarafı, yüzünün görünen kısmını öpebilirdim ama ağzımda leş gibi bir tat vardı ve bu tadın tahminen de leş gibi bir kokusu olduğunu varsayarak yanaşmadım ona ve elimle başına dokunarak hadi, kalk artık der gibi dürttüm. Yataktan kalkıp o tuvalete gitti ben de mutfağa, evliliklerde böyle anlaşmasız paylaşımlar oluyor, konuşulmamış düzenlemeler, kimin ne yapacağı, hangi anda nerede olacağı belli. O tuvaletteyken ben makineye kahve koydum, sonra su doldurdum ve tuşuna bastıktan sonra makine bağırmaya başladı, makine bağırması, çirkin bir ses ama alışıldık, tanıdık bir ses. Sonra akmaya başladı kapkara bir sıvı. Tuvaletten musluk sesi geldi, sonra sustu o ses de ve kapı açıldı, yavaş, bıkkın adımlarla sarışın arzı endam etti mutfakta, ona ve bana birer bardak kahve koydum, içmeye başladık, konuşmuyorduk, dil kaslarımız çalışmak için hazır değillerdi daha, yudumlar ve adımlar, mutfaktaki parlak, kaygan döşeme üzerinde gidip geliyordu.
Bumerang gibiydik, hem o an yaptığımız hareketler hem de hayatımız gidip geliyordu, kaçmak istiyor, geriyor bedenimizi atıyorduk ileri ama hep aynı yere, aynı eve, aynı işe ve aynı insanlara dönüyorduk sonunda. Bu dönmeler yüzünden fizik kurallarına göre hiçbir iş yapmış sayılmıyorduk ve fizik belki ilk defa bu kadar haklıydı, dönüp baktığımda hayatımın arkamda kalan kısmına, ne bir adım ileri gidebilmiştim ne de kayda değer bir iş yapmıştım. İnsan arkasında güzel şeyler, güven veren şeyler olmayınca önüne de bakamıyor keyifle. Arkamda varlığından emin olduğum tek şey ip gibi bir şeydi, hatta kesin ip vardı yoksa elbette ben bir bumerang değildim, gidip gidip gelmiyordum, hiç gidemiyordum esas olarak. Ateşi bulup gündüzden ayrılan, çalar saatle uykudan ayrılan, kahveyle rüyadan ayılan insanlığın evladı olarak ben de ayrılmalıydım. Kahve 500 yıldır vardı, insanlık geç keşfetmişti bu acı güzeli, ben de 45 yaşımda keşfettim ayrılığın getireceği zindelik ve yenilenmişliği, kahvemin son yudumlarını biraz daha hızlı ve heyecanlı içtim, karım fark etmedi bile belki ama ben adeta zıplıyordum olduğum yerde, yularından ayrılmaya çalışan bir hayvan gibiydim hatta eninde sonunda bir hayvandım ve doğama dönmek istiyordum, kalktım ayağa karımın yanına geldim, çok kısa, anlık bir öpücük sonrasında gidiyorum ben dedim. Bir şeyler söyledi eminim, kulağıma birtakım sesler geldi ama beynime ulaşan hiçbir şey olmadı. Çıktım evden ve gittim. İpten kurtulduğumdan emindim, yol alıyordum, iş yapıyordum, arkamda, dönüp baktığımda, evet, işte bu diyecek bir şeyler bırakıyordum artık, ütopik hayallerim gibi, insanlık için değil kendim için yaşayacaktım artık.
Eylül akşamı, en sevdiğim ayın en güzel akşamlarından biri, ateşim yanıyor, üzerimde tiril tiril bir gömlek, uzanmışım yere, gözüm göklerde, yıldızlara bakıyorum, baktıkça artıyor sayıları, tanış oldukça yıldızlarla arkadaşları toplanıyor sanki etraflarında. Yükseliyorum, ben yıldızlara daha yakınım yıldızlar bana, bedenim arkamda bıraktığım işlerden biri gibi kalıyor, yükseldikçe hafifliyorum, rahatlıyorum, yüzümde gülümseme beliriyor, atalarımı anıyorum, gecenin sakinliği ve güzelliği içine çekiliyorum. Mutluyum.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Mana
Bayramlar ve resmi birtakım günler dışında işlevsiz olduğu için meydanın kenar bir yerine çekilmiş, insanlar tarafından unutulmuş, zabıtalar tarafından umursanmamış, bir sonraki etkinliğe kadar kaderine terkedilmiş gibi duran, metalden yapılma birkaç basamak ve kürsüden oluşan yapı önemsiz gözüküyordu herkese, sonuçta maddeden geçmiş mana arayışına girmiş yüksek ruhların dünyasında mana maddeden daha önemliydi ve bu yapının mana kazanması için üzerine birilerinin çıkması ve manayı sözcüklerle haykırması gerekiyordu. Mana kolay bir kavram değildi, herkes sahip olamazdı o yüce kavrama, bu yüzden öyle herkes çıkamazdı bu basamakların üstüne ve kürsüyü sahiplenemezdi. Kürsüye çıkabilmek için ilk başta soyut basamakları çıkmak gerekiyordu ki sonunda bu somut basamaklara adım atılabilsin. Gününe göre, günün kendi manasına göre değişiyordu bu basamakları çıkanlar, bazen bir öğretmen oluyordu, bazen bir vali ve hatta bazen de bir cumhurbaşkanı. Basamaklar ve kürsü hep aynıydı, madde değişmiyordu ama haykırılan mana hep değişiyordu günden güne, zaman ve mekanda savrulup duruyordu mana. Maddenin bu konuda bir fikri yoktu elbette, zaten olmasını da kimse beklemiyordu. Birçok insan gibi ben de basamakları çıkmak için heba edilen birkaç ömre tanık olmuştum, soyut basamakları çıkarak halka, insanlığa haykırmak isteyen, fikirlerinin çok önemli olduğunu ve dinlenmesi gerektiğini düşünen birkaç ömür. Harcanıp gitti hepsi, çıkabildikleri yegane basamaklar apartman basamakları oldu.
Mananın önemli olduğunu söylemiştik günümüzde ama elbette bu manayı haykıran kişinin giyimi kuşamı da önemliydi, takım elbiseler, döpiyesler ve ismini bile bilmediğim birkaç güzel kıyafet türünden birisini giymeden basamakları çıkmak ahmaklık olurdu, insanlar yakışıklı insanları dinlemeye yakışıklı fikirleri duymak kadar önem vermiyordu.
Günün birinde, zamanın herhangi bir anında ama aynı mekanda, kaderine terkedilmiş ve önemsenmediği günlerden birini yaşarken ummadığı bir şey oldu yapının ve basamakları ezildi 42 numara bir iskarpin altında, bir, iki, üç ve devamında kürsüsünü iki kuvvetli el sarstı sıkıca kavrayarak. Madde biliyordu bu hissi, zamanı gelmediği için şaşırmıştı sadece, ne bayramdı ne de bir açılış vardı ve üstündekinin de kim olduğu hakkında bir fikri yoktu, hiç tanıdık gelmiyordu. Kurallara uyan biriydi ama, ayakkabısında saç tıraşına kadar özenle hazırlanmış bir adam, sakalları sinek kaydı kesilmiş, mevsim kışa denk geldiğinden sineksiz, soğuk bir havada üşüyen suratı hafif kızarmış bir adam vardı üstünde. Beyaz, ütülü gömleğinin iki yakasını bir araya getiren lacivert kıravatını düzeltti, sağ elini havaya kaldırdı temiz yüzlü adam, hiçkimsenin beklemediği ve umursamadığı bir anda haykırmaya başladı gür bir sesle:
- Her şey geçiyor orospu çocukları, her şey geçiyor. Dönüp bir bakın etrafınızda kalanlara, önceden şimdiye taşıyabildiğiniz insanlara ve eşyalara, kaçı vardı bundan 5 yıl önce ve kaçı yine yanınızda olacak bundan 5 yıl sonra? Aklınızı başınıza alın, mekan sabittir belki ama zaman akıyor ve akarken, yanınızdan akıp geçerken önüne katıyor bir sürü şeyi, siz sabit kaldığınızı düşünseniz de mekanınızın üstündeki eskilerinizi süpürüp yeniler bırakıyor yerlerine. Ne kadar değiştiniz, ne değişti etrafınızda bir düşünün, aynı mısınız 5 yıl öncesiyle veya aynı düşüncede misiniz 5 yıl önceki sizle, 5 yılda neler gördünüz, neler yaşadınız, vasıfsız bir yol kenarı süsü gibi mi durdunuz hayata karşı, bir piç gibi, ne idüğü belirsiz bir insan mı oldunuz, yolunuzun başı sonu değişirken değiştiğinizi fark ettiniz mi, elinizin altından kayıp giden hazineleri veya sizi es geçen ölümcül kurşunlardan kurtulduğunuzu fark ettiniz mi? Açın gözünüzü, çakralarınız var mı, açılır mı bilmem ama açmanız gereken gözleriniz olduğundan eminim. At gözlüklerini atlara bırakın, koşması gereken onlar, mekan değiştirmesi gereken onlar, onlar için zaman değil mekan önemli, insansa zamanda koşar mekanı es geçip, durun etrafınıza iyice bakın ve zamanı hissedin orospu çocukları. Geçiyor, her şey geçiyor. Tutmaya çalışın demiyorum asla, sadece farkında olun geçenlerin, neden geçtiklerinin ve nasıl geçtiklerinin. Ben gözümü açalı 2 yıl oldu, hikayemi size anlatacak kadar zamanım olmadığından eminim, zamana sahip olmadığımdan da eminim. 2 yıldır açtım gözleri, ilk yıl acı duydum, kanadı gözlerim, ben sadece görmeye yaradıklarını sanıyordum, gözler hissedermiş, akıp gideni, geçeni gördükçe, zamanı hissettikçe kanadılar, hissettikleri şey canlarını yaktı ve kanadı gözlerim. Bu yılsa, bitti bu acılar demeyeceğim ama anladım neyin ne olduğunu ve yanımdan geçenleri görürken ne yapmam gerektiğini. İnsan oldum ulan ben. Kör insan özürlüdür, eksiktir ne yazık ki ve ben görmeye başladıkça tam bir insan oldum, özrüm tedavi oldu. İnsan olun orospu çocukları.
Daha anlatacak bir şeyleri olabilirdi elbette, bunu asla bilemeyeceğiz. Meydanda gelişmemiş ülkelere özgü bir sivil polis kalabalığı vardı, bu polisler adama ilk başta anlam verememiş, sonra önemsememiş, sonra da anlattıkları gerçek bir manaya bürününce müdahale etmeleri gerektiğine karar vermişlerdi. Bir sürü kör vardı meydanda ve bu adam bunlara doktor olmaya çalışıyordu, sisteme çomak sokmaya çalışan bir virüstü bu adam ve tutuklanması gerekiyordu. Adamın üzerine resmen çullandılar, vakur bir edayla çıktığı basamaklardan yaka paça aşağı indirdiler. O hengamede ucuz ceketinin kolu söküldü adamın, kıravatı boğazını gerekenden fazla sıkarken çok da direnmedi polise gözü açık adam. Beyaz bir sedan araba yanaştı hemen kürsünün yakınına, itelediler adamı arabanın arka koltuklarına ve belirsizliğe doğru yola çıktılar. Sonradan rivayet edilir ki akıl hastanesine yatırmışlar adamı, zaman gezgininin mekanını değiştirmişler ilk başta sonra da hem zamanı hem de mekanı sabitlemişler onun için, sonraysa kör olmuş, öyle diyorlar.
Basamaklar ve ucundaki kürsü hala yerinde ve hala önemsiz, insanlar onu yine unuttu, zabıtalar yine önemsemiyor şu an ama gelecek bayram 10 gün sonra, planlara göre vali çıkıp birlik beraberlikten, ne kadar güzel bir ülkede yaşadıklarından ve buna şükretmeleri gerektiğinden bahsedecekmiş, öyle diyorlar.
Sanatsever
Gördükten sonra gözlerini, gözlerindeki ışıltıyı
Islak dudaklarının arasından parlayan dişlerini
Bir elması taşır gibi başını taşıyan ince boynunu
Başka gelmeye başladı her şey,
Bu nasıl, ne kadar, niye güzel demeyi bıraktım
Sanat gibi geldin bana
Sen sanattın ve sayende gördüğüm her şeyde sanatsallık peydah oldu
Kahvenin köpüğü, çayın bardağa dolarken çıkardığı ses
Evimin penceresinden görünen manzara
Çocukların bağırması, yere değen süpürgenin sesi
Sevinç çığlıkları, kaba bağırtılar
Her şey inceldi belin gibi
Her şey sanat oldu
Ve ben, hem senin hem de her şeyin en daimi sanatseveri
Hassiktir be Rıfat abi
Bazı şeyler kötü olunca doğrudan çekilmez bir hal alabiliyor ve saygıdan dolayı o kötüden kaçamıyorsan olay daha da çirkinleşiyor. Dersini kötü anlatan bir hocanın karşısında birden yok olmayı kim istemedi ya da bir muhabbette boş konuşarak kafa şişiren, yeni tanışılmış insanın karşısındayken bana müsaade diyerek ortamdan uzaklaşmayı? Böyle sıkıntılı bir duruma çok daha kötü bir yerde yakalanmıştı işte Rıfat, tiyatroda.
Aydın: Sizden iyi olmasın iyi bir insandı Rıfat abi, hala iyidir gerçi, hakkında birkaç kötü laf çıktı belki ama iyidir be Rıfat abi, takılmamak lazım öyle üç beş lakırdıya, hem de dedikodu akan lağım ağızlı üç beş tipin ağzından çıkıyorsa bu lakırdılar. İyi insandır Rıfat abi, okumuş etmiş ama bizden kopmamış bir adamdır, çocukluktan beri tanışırız, sert biriydi gençken, hızlıydı ama kafası da çalışırdı bir yandan, biz sokakta haytalığa devam ederken o üniversiteye girmiş, edebiyat okumuştu, okumakla yetinmemiş yazmıştı da. Ben pek okumadım yazdıklarını, okuyanlar iyi diyorlar ama dediğim gibi okumadım, okusam da anlamazdım zaten edebiyat parçalarından. Arada görüşürüz hala, gelir, uğrar mahalleye, muhabbet ederiz eskilerden, memleketten ve kadınlardan. Evlenmedi hiç ama yalnız da kalmazdı pek, uçuk bir kafası olsa da hep kendine uygun bir manitası olurdu yanında, kadından anlar, kadına nasıl davranacağını bilirdi, gençliğini düşünürsek - lafım meclisten dışarı - tam anlamıyla iyi yontulmuş bir odundu Rıfat abi, tam mobilyalık adamdı. Mahalleye gelmesi dışında ara ara küçük edebiyat dergilerindeki yazılarından haberdar oluyorduk dediğim gibi, bazı yazılarının çok sert hatta kavga eder gibi olduğunu söylerlerdi, işte o zaman yazıyı ben de okurdum, okurdum ama yine pek anladığım söylenemezdi.
Lafı uzatmadan meseleye dönelim; manitanın lafıyla bir gün bir tiyatro oyununa gidiyor Rıfat abi, ortalardan, sahneyi dik gören bir yerden seçilmiş koltuklarına bir güzel kurulup sahneyi kesiyorlar. Güzel aydınlatılmış sahne, rahat koltuklar, sanata aç insanlar, yani zemin uygun güzel bir oyun için. Rıfat abi oyun hakkında hiçbir şey okumadan gittiği için çıktı sanırım esas sıkıntı, gittikleri oyun tek kişilikmiş, adamın biri çıkmış sahneye, evvelinden almış insanlığın, taş yontmaktan aya gitmeye kadar getirmiş insanlığı. Bunda bir şey yok tabi ama oyun gereği adam ara ara ahkam kesiyormuş insan ve hayat hakkında. Sanki biraz da içini dökme gibi bir oyunmuş hani, içtenmiş yani yeni moda düşünürsek, adamın birine mikrofon uzatmışlar da adam konuştukça konuşuyormuş sanki. Şimdi anlattıkça haklıymış be Rıfat abi diyorum biraz da.
Rıfat: Sıkılmıştım, sıkıldığımı belli etmeden oyunu izlemeye devam edebilecek veya sinirimi içime atıp sessizce oyunun bitmesini bekleyecek durumu da geçmiştim çoktan, çok merak ediyordum; bu dangalağa böyle bol keseden seçilmiş, iler tutar yanı olmayan lafları ezberlemesini kimin söylediğini, oyunu kimin yazdığını ve kimin seçtiğini bu kıl kuyruğu sahneye çıkması için. Semra elindeki broşüre baktıktan sonra yazan ve oynayanın aynı kişi olduğunu söylediğinde daha da sinirlendim. Herif oturup ahkam kesmiş, bunu kağıda dökmüş, imkanı da varmış, ben bunu oynarım demiş, oynamak dediğime bakmayın, ben bunu konuşurum demiş, tanrı kendisi, peygamber kendisi, kitap zaten doğrudan onun dilinden ve ardından sahneye çıkmış, benim gibi bir sürü safa da parayla bilet satarak kendi manifestosunu dinletiyor. Bunları düşündükçe içinde olduğum duruma inanamadım, gittikçe gerilmeye başladım, bacaklarım sallanmaya başladı ilk başta, sonra ellerimi ovuşturmaya geçtim, derken gözlüğümü aldım elime, yavaşça ama sıkı bir şekilde saplarını kırdım, çıkan ses sonrası Semra sorgulayan gözlerle bana baktı, zaten çatlaktı diyerek geçiştirdim. Semra'yı geçiştirmek kolaydı ama öfkemi geçiştiremiyordum. Sol bacağımın üzerine attığım sağ bacağımı dizin hemen altından sıkıca kavradım iki elimle, bir sağa bir sola döndürmeye başladım, biraz zorlayarak da olsa gittikçe gevşettiğimi hissediyordum, bir sızı, ardından bir uyuşma, elektrik çarpması gibi bir his, sonra acı, sonra elimde hissettiğim sıcaklık. Semra, gözleri fal taşı gibi açılmış bana bakıyordu, bağırdığını sandığından eminim o an ama hiç sesi çıkmıyordu, derken bacağımı koparmayı başardım sonunda, pantolon içinden çekip çıkardım, çıkarırken yere düşen yuvarlak şey tahminen diz kapağımdı, önemsemedim. Sol elimle koltuğuma tutunarak, düşmemek için gösterdiğim büyük çaba sonunda ayağa kalktım, sağ elimde sağ bacağımı tutuyordum, geriye doğru iyice bir gerildim, sahneyle aramda tahminen 15 metre vardı, gerildim ve sus ulan orospu çocuğu diye bağırarak bacağımı sahneye doğru fırlattım. Bu kısımda edebiyat-çı yanım size ufak tefek saçmalıklar söylemek istiyor, mesela insanın kendine ait bir parçasını koparıp fırlatmasının ayrılık acısına ne kadar benzediğini, giden giderken kalanın da eksildiğini falan. İşte bunlar hep saçmalık. Neyse sahnedeki salak hala konuşuyordu ben bacağımı attığımda, bacağım havadayken fark etmişti onu ve sanırım beyni yetmediği için anlayamamıştı onun bir bacak olduğunu, oyunu hakkında yapılmış en gerçekçi yorum olduğunu. Hala havadaki uçan nesne ne diye anlamaya çalışıyordu. Bacak havada döne döne ilerledi, sahnedeki lavuğu geçerek arkasındaki duvara çarptı ve yere düştü, havadayken bacaktan savrulan kan damlalarından biri yanağından aşağı süzülüyordu lavuğun ve hala bomboş bakıyordu anlama ve anlamaya aç gözleriyle. İçim soğumamıştı, tutturamamıştım, bacağım tam kafasına gelmeliydi ve ben bu pezevengi tam anlamıyla tekmelemiş olmalıydım. Hesap edememiştim bacağımın ağırlığını, duymamıştım da hiçbir yerde bir bacak kaç kilogram eder diye, kemikli 5 kemiksiz 3 kilogram diye bir bilgi yoktu bildiğim, böbrek, beyin, kalp vb. hepsinin ağırlığı biliniyordu ama bacağın ağırlığı tam bir muammaydı. Sahneye ağırlığımı ne kadar koyduğumu bilmemek üzdü de biraz ama yapacak bir şey yok. Domates olsaydı yanımda belki domates atardım, domatesin ağırlığını hesaplayabilirdim ve belki tam alnının ortasına yapıştırırdım o domatesi, insan şöyle kötüdür, böyle pisliktir veya hayat bir bok çukurudur falan derken bu sahte peygamber. Ulan şerefsiz sen kimsin ki beni yargılıyor kim olduğuma karar veriyorsun, gözümün içine baka baka sövüyorsun bana? Domates olsaydı o ağzına da bir tane atabilirdim elbet ama yanımda hiç domates yoktu, ne tarla domatesi ne de küçük çeriler, ne hormonlu ne de akşam pazarından toplanmış çürük domatesler ama bundan sonra bir oyun izlemeye gidersem elbet yanımda 1 kilogram da domates götürürüm. Bacağımı koparıp sahneye attıktan bir süre sonra insanların şaşkınca bana bakışlarına ben de onlara şaşkınca bakarak cevap verirken sağ bacağımın kalanından akan kanlar yüzünden sanırım tansiyonum düşmüş ve bayılmışım. Şükür, oyundan kurtulmuşum, daha da izleseydim ölürdüm sanırım ve bir bacak bir oyundan kaçmak için çok fazla bir bedel gibi geliyorken bana canımdan olmak hiç mantıklı değildi. Şimdi buradayım işte, hastanede, doğrudan ameliyata alıp kapamışlar bacağı, güdük diyorlar kapadıkları yere, lakabımız da oldu bu sayede, artık güdük Rıfat oldum.
Aydın: Rıfat abi iyi bir insandır, biraz sinirli olsa da seveni çoktur, kızsa da bir nedeni olduğunu biliriz kızmak için. 45 yıldır tanırım ve hiç haksız yere bağırdığını görmedim, en son gördüğümde mahallenin çocuklarına bağırıyordu elindeki bastonu sallayarak, çocuklar güdük geliyor güdük diye bağırıyorlardı, Rıfat abi de arkalarından kaçmayın ulan piç kuruları diye. İyi insandır Rıfat abi.
su gider, yıkar bendini durmaz
sınırlar kalmaz, yakın olur eller
su gider, alır içine beni ademi
kavuşur onunla tüm sevenler
su akar, yıkar tüm ruhları
pür-i pak olur, akınca pislikler
su akar, tenden toprağa
arınır günahlardan sevenler
ab-ı hayattır, şifa dağıtır
söndürür tüm yanan ateşleri
ferahlatır daralan yürekleri
su gider, can taşır içinde
yeşertir yeni bahara çiçekleri
Hayaller, Gerçekler
Gömleğinin düğmelerini bile tam kapatamadan daha, sağ elindeki anahtarla kapıyı kilitlemeye çalışıyordu, böyle hızlı, özensiz hareketler ona göre değildi ama olsundu, bir kereden bir şey çıkmazdı. Geceden hazır olan, paçalara doğru genişleyen, koyu gri, cepsiz kumaş pantolonu ve parlak beyaz ipek gömleği ve gece siyahı minik el çantasıyla çok şık ve alımlı gözüküyordu. Güzel kadınların alımlı gözükmesi için pek bir şey yapmasına gerek yoktur ama bugün önemli, iş görüşmesine gideceği için fazladan ihtimam göstermişti görüntüsüne, beyaz teninin üzerinde dikkat çekici bir konstrast yaratan çene hizasındaki küt kesilmiş siyah saçları, alabildiğine siyaha çalan ve sürdüğü rimelle daha da belirginleşen koyu kahverengi gözleri, uca doğru sivrilen burnu ve güçlü duruşunu yansıtan ince ama keskin çenesiyle çok güzeldi, bir bakanın bir daha bakmaması saçma olacak kadar güzeldi o gün. Kapıyı kilitledi, asansöre doğru yürüdü, kendisi 3. katta oturuyordu, 15. kattaki asansörün gelmesini bekleyene kadar hızlı adımlarla merdivenden inmeyi yeğledi. Tırabzanı tuttuğunda ellerinin terlediğini anladı, bu iş görüşmesi onu bir hayli heyecanlandırmıştı, 6 aydır işsizdi ve hem evde oturmaktan sıkılmıştı hem de hayatını tek başına yaşayan ve hala hayalleri olan artık genç diyemeyeceğimiz bir kadının çalışıp para kazanması gerekiyordu. Hayalleri olan insanların önüne böyle maddi sıkıntılar çıkması sık rastlanan bir şeydir, dünyanın birçok ülkesi hayalleri parayla satar vatandaşına, bu yüzdendir ki yarı zamanlı hayallere kavuşmak için tam zamanlı gerçeklere katlanmak gerekir. Uykusu daha açılmamıştı ama sabah duşta kafasından aşağı akan suyun altında bile bu kadar derin düşüncelere dalmamıştı, daha yüzeysel düşünmesi, rahat olması gerekiyordu, bunun için de ilk şart sert bir kahve içmesiydi. Çok uluslu yani ulussuz, vatansız şirketlerde çalışa çalışa sabahları içilen kahveye bağımlı olmuştu, kahveler de bir çok ulustan geliyordu ama şirketlerin aksine bir anavatanları vardı bütün kahvelerin. Bu sabah güzel bir Honduras kahvesi onu görüşmeye hazırlamaya yeterdi. Uzun düşünmelerle 2 kat inmişti ancak, hızlandı biraz daha, karşı kaldırımdaki kahveciye geçip karton bardağını almalı, ilk gördüğü taksiye bir tanıdığı görmüş gibi el ederek binmeli ve hayallerine kavuşmak için işi kapmayı hayal ettiği gerçekliğe ulaşmalıydı. Son düzlüğe geldi, elini kapı koluna uzattı, ilk adımını dışarı atarken kapıdan içeri giren rüzgar kısa saçlarını hafifçe havalandırdı, sağ kulağını meydana çıkaran rüzgar sanki yüzündeki güzelliği tamamlamak için esmişti, o an içine bir ferahlık geldi hızlı adımları koşmaya evrilmişti artık, 2 adımda kapıdan çıktıktan sonra açık olduğunu gördüğü kahveciye doğru hafif tempoda koşmaya başladı, terlememesi lazımdı çünkü, yoksa görüşme rezalet olabilirdi, insanı hayatta tutmakla ve zevk almakla görevlendirilmiş olan burun, kötü kokuları da alarak diğer insanlara puan vermemize de yarıyordu sonuçta ve iş görüşmesinde kötü bir ter kokusu hiç iyi puan getirmezdi. Hafif tempo koşusuyla 5 adımda anayola çıktı, 6. ve. 7. adım derken bir ses ve ardından bir karanlık oldu. Uzun yıllardır 7 adımda bu kadar uzun bir mesafe kat etmemişti çünkü uzun yıllardır konforu yerindeydi, koşması hiç gerekmemişti, en sonunda attığı bu uzun adımların hayatını kısaltmasıysa tam bir ironi olmuştu, kısaltmak da değil hatta bitirmesi. Eski model bir Mercedes, kendisi gibi eski frenleriyle yola çıkmış ve aniden karşısına çıkan bu umutları tam eskimeye başlamışken tekrar canlanan kadının canını almıştı. Küt saçlı, güzel kadın yerde uzanıyordu, kafasının asfaltla birleştiği alan kanla beraber siyahtan kırmızıya dönüyordu, görsel olarak kırmızıyla siyah, bu güzel beyaz tenle kan rengi çok yakışıyordu ama böyle güzel bir kadına tam da hayallerine giden yolun arefesinde ölüm hiç yakışmamıştı. Kamerayı tepeye alıp olaya kuş bakışı bakabilseydik, eski filmlerden fırlamış soluk bordo renkli yıldız logolu Mercedesi ve 2 metre önünde, şekilsiz biçimde yerde uzanan dünyanın en güzel ölüsünü görüyor olacaktık. Hayallere araba çarpmıştı hem de gerçeklere bile varamadan.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
samatya böylelerine çok alışıktır, yırtık pırtık, mevsime hiç uymayan ve gece üşümemek için hep biraz fazla olan kıyafetleriyle kaldırımın bir kenarına oturmuş, saçı sakalı en son ne zaman, hangi hayırsever berber tarafından kesildiği belli olmayan, el bileği para istemekten, dili yalvarmaktan kambur olmuş, altında daima bir karton bulunan kavruk tiplere çok alışıktır. hepsinin bir hikayesi vardır, ya kaybetmiştir veya kaybolmuştur ama mutlaka dramdan geçer hikaye, anlatırken takılmazlar dram kısmına, dram dinleyici içindir, dinleyen kişi kambur elin avucuna belki iki lira koyar diyedir dram, anlatırken içinden sıkıntı geçer sadece pejmürdenin. hikayeler anlatılır böyle, salyalı dudaklardan kir tutmayan kulaklara ve gece akar, pejmürdemiz uzun süre sabit kalır, kaldırım çeşme gibi insan akıtır, avuç dolar, cebe dökülür liralar. saat ilerleyip belli bir noktaya kavuşunca kalkar ayağa, meydanına varır samatya'nın, o saatte olan olmuştur, herkesin mutlu olduğu, dansözün ilah olduğu andır, sarhoşların arasından ayık kafasıyla geçer, dansöze yakın, birtakım sarhoşlara ait masaya onlara aldırmadan katılır, mekan sahibinin de umrunda değildir artık, bu saatten sonra olan olur, giden gider, kalan anılardır sadece, kimse ilgilenmez o an ne olduğuyla. bir kadehi alır, kavruk yüzünün orta yerindeki salyalı dudakların arasına yerleştirir, akıtır beyazı boğazından aşağı, bir yudum, bir yudum daha, bedava sirke baldan tatlıyken bedava aslan sütü nasıldır kim bilir. herkes gibi onun da kafası yokuşu aşıp düzlüğe erişince kalkar ayağı, kendisine yüz vermeyen dansöze kıvırta kıvırta yanaşır, sonra elini cebine atar bi yüzlük çıkarır, dansözün sol memesine yerleştirirken bu kez dansöz ona kıvırarak yaklaşmıştır. para terli memenin üstünden kayarak yerine oturur. masalarda yığınla sarhoş alkışlar adamımızı, kafalarından o da bir gün eğlensin be diye geçirirler, kendi paralarıyla dansöz oynatan adama acıyarak. gece biter, gök maviye dönmeye başlar, dağılır masalar, pejmürde kaldırımdaki yerine doğru kaykılır hafiften, kartonunun üzerine kıvrılır ve o gece de diğer birçok gece gibi mutlu sonla biter. samatya böylelerine çok alışıktır, kayıplardır ama bulunmaya da hiç niyetleri yoktur.
Atlara inanıyorum, koşan atlara, hedefi olmadan, sadece yolu yol olduğu için kat eden, bunu severek yapan, şikayet etmeyen ve hatta koşmaktan zevk alan atlara inanıyorum. Yolun nereye gittiğini bilmek istemiyorum, yolu bitirmek gibi bir amacım yok sadece atlar gibi olmak istiyorum, inandığım canlıya benzemek istiyorum, onun şevkine, gücüne özeniyorum, sağlıklı bacaklarıyla yere her değdiğinde toprağı savuruşuna hayran olduğum atlar gibi olmak istiyorum. Koştukça keyif almak, aldığım keyfe hayran yüzler görmek istiyorum, benimle koşmak isteyenleri reddetmeden, sırtıma çıkmaya bana yön vermeye çalışanları umursamadan tek bir amaçla koşmak istiyorum; yolda olmak istiyorum. Aslolan yolda olmaktır, yoldan çıkmaksa yeni ve taptaze bir yola başlamak.
Faik
Dedim ya...
Uzun cümlelere başlamadan önce söylenen bu iki kelime karşısındakini tartmak için birebirdir, hem yeni başlayacak konuşmanın en azından bir kısmının daha önce yapıldığını belirterek muhatabın dinleyip dinlemediği anlaşılır hem de sonrasında anlatılacak şeyin konuya ait olduğunu belirtir.
Dedim ya; ben Faik gibi adamlarla muhatap olmayı sevmem, güvenmem öyle adamlara, bugün kendisini kandıran yarın beni de kandırır elbet. Uzak dururum böylelerinden, aramı bozmam ama aramızı da kısaltmam, uzaktan selam iyidir her daim bu gibi durumlarda. Nereden nereye? Eskiden iyi adamdı bu Faik, işinde gücünde memur tayfasından biriydi, güler yüzlü, hoş muhabbetli bir adamdı, sonra birşey oldu, ne oldu bilmiyorum ama adam değişti, bildiğimiz Faik gitti bambaşka biri geldi. Önce güler yüzü silindi, sonra o gülmeyen adamın muhabbeti silindi bizim gözümüzde, ardından duyduk ki belediyede de işlerini düzgün yapmaz olmuş, bir belediyenin pek huyu olmasa da o da silmiş Faik'i. Silinme olayları ile daha az görür olduk adamı, yavaş yavaş hiç göremez olduk ufak göz rastlantıları dışında. Biz onun yerine başka adam koymadık, zaten saçma olurdu, maç değil ki bu Faik çıkınca Suat girsin. Neyse Faik çıktı ama boşluğu çıkmadı masalardan, ha özlediğimiz sanılmasın ama boşluğunu da silecek kadar kalpsiz değiliz, Faik kadar kötü değiliz ya da o kadar delirmedik henüz. Roman yazmaya heves etmiş bu bizimki, ilk başta çok okur olması bizim de işimize gelirdi, o okur bize anlatırdı, kahvede bir bilge üstad gibiydi, hem nasıl olmasın, koca Rus klasik külliyatını bitirmiş adam, öyle bir anlatırdı ki yanımda oralet içen adam Tolstoy sanırdım. Sayesinde bir şeyler öğrendik; sefilleri, suçu, cezayı, savaşı, barışı, bazı kardeşleri, kumarbazları ve fahişeleri. Fahişe bizde de çok ya neyse. Faik anlatıyordu, sonra dönüp "dedim ya" diyordu, afallayan biz, beyin yetmezliğinden muzdarip olan biz bir cevap bekler gibi olan adama tek kelime edemiyorduk. Tek adam oldu çıktı bu sonunda, emri geçmeyen diktatör gibi bir şey oldu, her şeyi konuşmaya söylemeye hakkı vardı ama hiç emir eri yoktu. Sıkıldı sanırım bizden ve boş beyinlerimizden, uzaklaştı yavaş yavaş. Dedim ya roman okuma aşamasını geçip roman yazmaya başlamış, romanda kimi neyi anlattığını hiç bilmiyorum ama bizden başka anlatacak kimsesi olmadığından eminim, zira arada okuyucusuna bilgi verme bahanesiyle seslenen ve duvarları yıkan yalnız yazarlar gibi yazıyormuş romanını; "okuyucu burada bana hak verecektir ki..." gibi acınası cümleler işte. Dedim ya güvenmem böyle adamlara, hayal dünyasında boğulmuş, kendisini kandırıyor yalnız değilim diye, bizi terk etti dediğime bakmayın siz, bence biz onu terk ettik ama haberimiz olmadı. Güzel adamdı Faik.
Asuman
Bir bar taburesi üstündeydim, barmene dönük ve gevşek gülüşlü ifademle, salyalarımı ağzımda tutmaya çalışarak, karşımdakinin toyluğunu bir ders nedeni, kendimiyse yılların çemberinden geçmiş bir bilge sayarak "çok kadın hiç kadındır oğlum, yalnızlıktır sonu" dedim. Barmen çocuk sarhoşluğuma verdi laflarımı ama biraz müşterisine olan saygısından biraz da elin sarhoşuyla uğraşmak istemediğinden "haklısın abi" dedi. Tam konuşacak havamdaydım, gündüz saate söverek uyanmış, yerde dağınık duran kıyafetleri aceleyle üzerime geçirmiş, yağmurlu İstanbul sabahında bastığım her kaldırım taşının altından sıçrayacak sulardan korka korka işe gitmiştim, zaten ifadesiz suratıma alışık olan, bok tenekesine benzeyen iş arkadaşlarıma selam verdikten sonra gün boyu tek laf etmeden akşamı etmiş, iş çıkışı hızlı adımlarla bu aylaklar barına gelmiştim. Bar dediğime bakmayın, bira içilen yer demek daha doğru olur, kapıdan girişte dar bir hol, devamında sağa sola serpiştirilmiş üçer dörder sandalyeli, üzerleri bira katmanıyla boyanmış ahşap masalar ve en uçtaki barın önünde tabureleri olan küçük bir yer işte. Hafta içi pek müşterisi olmaz, gerçi hafta sonu da olmaz ya neyse. Kim ne yapsın böyle izbe, boş yeri, bir benim gibi boş vermiş adamlar bir de şehrin acemisi, baba parası yiyici genç öğrenciler gelirdi. Arjantini aldım elime, yudumladım, köpüğü bıyığıma yapıştı, bunu umursayacak vakit geçmişti çoktan, barmene döndüm tekrar:
-Ne diyordum? Bak koçum beni bilen bilir bilmeyen hayret eder. Şaka lan şaka. Şimdi bak, 22-23 yaşındaydım buraya düştüğümde, şu şehrin sokaklarını arşınlamaya başladığımda sen yürümeyi öğrenmemiştin belki de, ha amacım seni küçümsemek değil hayat tecrübesi paylaşmak. Neyse genç yaşlarım, hızlıyım o zaman, işim gücüm yok ama nevaleyi dizebilecek kadar kazanıyorum oradan buradan ufak tefek işlerle, bazen legal bazen illegal, orası ayrıntı. Gündüz keseyi dolduruyor gece boşaltıyordum. Aylağın fazla derdi olmaz, olsa aylak olmaz zaten. Benim de iki tane faydasız derdim vardı, biri içmek biri de sevişmek. Ömrün dörtte biri uyumakla geçer diyorlar, bir dörtte biri de hatun peşinde koşmakla geçti benim, gerisi çalışmak, yiyip içip sıçmak. Bir rahip vardı ya hani şu Amerikan zencisi efsane herif, Martin Luther King, kendisini bir bayağı insan bilir, zenci bir abimiz, iki tane lafı vardı önemli, diyordu ki "ne iş yaparsan yap işinin en iyisi olacaksın" ben de bunu düstur edindim ve kadınların peşinden çok iyi koştum, ha bir de diğer lafı neydi diyeceksin, o kolay laf "bir hayalim var" hayalim kadındı ve işimi çok iyi yaptım bence. Bu şehirde yaşamaya başladığım ilk zamanlarda tek derdim karnımı doyurmaktı ve mutlu oluyordum doydukça, saf çocukluk işte. Sonra tanıştım gerçek doymakla, yemek yemek doyurur belki ama gerçek bir tatminiyet için insan yemelisin, ilk başta beni yedi birisi sonra biri daha yedi, daha sonra bayağı bir kişi beni yedi yine, ben öğrenene kadar bu sürdü böyle, Amerika İtalyan mafyaları gibi öğrenmem için kullanılmam gerekiyordu. O zamanlar Asuman abla vardı Vefa tarafında, kıyak hatundu, orta boylu hafif etli butlu, beyaz tenli, kıvırcık saçlı, gözleri ela, topuklu giyerdi, fazla süslenmezdi normalde ama ayda bir sanırım arkadaşlarıyla eğlenmeye çıktı mı afet-i devran olurdu hatun. Yine öyle bir gece çıkmıştı apartmanın önüne, taksi beklerken üç dakika içinde kadının tüm haritasını çıkarmıştım, kafamda gezmediğim yeri kalmamıştı, deli olmuştum denilebilir. Taksiye binip gidince oturdum cemaatimle sokağa, goy goyuma devam ettim, biraz bira biraz cigara geçti saatler ve geldi bir taksi daha, açıldı kapı, indi benim afet-i devran Asuman ablam. Normalde çok fazla küfür etmişimdir taksicilere en sinkaflısından ama bu taksici pezevenk ilah gibiydi o an benim için ve birazdan inanmaya başlayacağım dinin peygamberini bırakmıştı yolun orta yerine. Kadın peygamber olur mu deme, din benim peygamber benim ulan. Ezberimde olan vücuda tekrar baktım, uzun uzun desem de saniyeler sürmüştür en fazla ve dayanamayıp bir ıslık çaldım, Asuman döndü bir baktı, korkudan ödüm patladı bir şey diyecek diye ama dayanamadım ben de ona baktım dikine, ruju silinmiş, dekoltesi biraz daha cüretkarlaşmış, hafif çakır keyif ama yine taş. Sonradan da tanıdıkça anladım ki konuşmayı pek sevmezmiş, bana "gel" dedi, dizlerimin bağı çözüldü belki ama koşarak gittim, hatta fazla hızlı gittim sanırım ki "umarım hep bu kadar hızlı değilsindir" diye alayı da bastı hatun. Önüme düştü, takip ettim, eski Beyoğlu evleri, mermer, dar merdivenler, yüksek tavanlar, kedi sidiği kokusu, her şeyi hatırlıyorum ama anlatmaya gerek yok, boş laf olur, iki kat çıktık yukarı, açtı kapıyı, gıcırdadı biraz, ayakkabılarını çıkarıp aldı eline, girdi içeri, bir daha çağırdı beni, alelacele çıkardım ayakkabıları geçtim, kapı kapandı, bana döndü, çekti kolumdan, bu akşam rakı kadehinde kendine yer bulan, Asuman'ın imzası diyebileceğimiz rujun dudağında kalan son izlerini de bana armağan etti. Şu lunaparklardaki trenler yokuşu tırmanır tırmanır heyecanın gittikçe yükselir ve tepe noktaya ulaşıp aşağı doğru fütursuzca akacakken için bi havalanır ya o duyguyu bir de orada yaşadım. Bu hikayenin gerisi laf-ı güzaf, kahramanlık hikayesi anlatacak değilim, o gece utancımdan, daha doğrusu ezikliğimden diyemedim Asuman'a hayatımın ilk kadını olduğunu, tamam bence kötü değildi ilkim ama bir boka da benzemiyordu. Sonrası ara sıra görüştük ama o İngiliz takımıydı ben anadolu topçusu, nasip olmuştu ama iz bırakamadım elbet. Ondan çok şey öğrendim ama, kadını sevmeyi, sevilmeyi, sevişmeyi, insanlığı ve erkeği erkek yapan şeyin kadın olduğunu öğrendim. Bu manyak budist rahipler gibi takıldım öğrenciliğe, öğrenmeye adadım ömrümü, erkek olmak için insan olmak için kadınların kölesi oldum bir ömür. Demiştim ya çok yediler beni, ilk kadınımdan her şeyi öğrenmedim elbet, sonrakiler olmadan yine bir hiç kalacaktım. Dur bu arada sen aşk nedir bilir misin? Soru değil bu, altyapısını yapıyorum konuşmamın ünlü boş düşünürler gibi, Oscar Wilde gibi mesela. En sevmediğim adamlardandır, her konuyu bilir ama hiç öğrendiğini zannetmiyorum, adan dünyaya bilir olarak gelmiştir ve her şey gibi aşkı da bilir şerefsiz. Bir de Cemal Süreya'ya çok gıcık olurum. İnsanlar birisine bir paye verdi mi payeyi alan pervasızca her şey hakkında atıp tutabilirmiş bu adam sayesinde öğrendim ama o da Oscar gibi hiçbir şey öğrenmedi tahminen ömrü boyunca. Cemal beyin şiirlerindeki aşk var ya oğlum, yok o, öyle bir şey yok, o aşk değil, o abazalık. Ayrıntısına girmeyeceğim mevzu uzar, kısa kesmek de benim işimdir Aydınlı olmasam da, tıpkı tezatlar gibi. Neyse, aşk bir şeyi yapmak için duyulan derin şevktir, gayet rasyonel, gerçekçi bir tanım. Domates doğramayı şevkle yapıyorsan ve zaman geçtikçe o şevkin fazla kırılmıyorsa o senin aşkındır işte. İnsanlar arası aşksa bir insanın bir özelliğini, zamanla aşınmadan şevkle sevme işine - insan bütün olarak sevilemez, vişne reçeli değil sonuçta - aşk denir. Ben bunu biraz değişik yaşadım sadece, bir kadını sevmek yerine kadınları sevmeyi sevdim ve bunu cidden şevkle yaptım. Boru değil bu uğurda kırk küsür yıl harcamışım. Her kadında bir şey öğrendim ve biraz da ben öğrettim elbet ama her sevmenin sonundaki o gevşeme ve o muzip gülümseme daha da aşka getirdi ki beni bıkmadım aşkımdan. Şimdi bile bir kadını öptüğümde binerim o trene aynı heyecanla. Aşkla geçti güzel ömrüm, emekliye ayrılma vakti geldi diyorum mantıklı düşününce ve mantıksız düşünce pek kabul görmüyor bu devirde. Şair değilim, şiir yazamam, zaten şairler boktur, roman yazmak çok yorucu, denemiştim bir kere oradan biliyorum, bundandır ki çenem düştü, seni darlıyorum.
Biram bitince sildim bıyığımdaki son fırtın izini, tazele dedim yılgın gözlerle bakan oğlana. Pek bir şey anlamadı, gençken böyledir, dersi derste dinlemez insan, sahaya çıkınca düşe kalka öğrenir. Yazık olur nice aşklara, hurdaya çıkar sevişmeler. Olsun be, dünyanın tekeri yamuksa bana mı düşer düzeltmesi, şerefine tüm aşklarımın ve en mukaddesi Asuman'ın, bir de yeni dostum yalnızlığımın.
Beyhude Renk Öldürme Çabası
Karanlık, kararma, karartı, kara, siyah, silinme, yok olma, yokluk.
Teknoloji ilerledikçe daha çok, daha canlı, daha gerçek renkli ekranlar vaat ediyor sürekli bütün firmalar ve bir rengi daha önde tutarak yapıyorlar reklamlarını, daha siyah, gerçek siyah, en siyah diyerek. Bütün renkler var olmakla var olurken karanın yoklukla var olması daha zor kıldığı için işi bir becerememe durumu var. Daha mavi demenin bir numarası yok yani, mavi varsa vardır, iyi veya kötüden ziyade daha canlı veya daha soluk mavi vardır, en olmadı mavinin tonu vardır ama siyah öyle mi ya siyahtır ya değildir, siyah değilse gridir, siyahın tonu olmaz, hem yokluğun tonu olur mu hiç, biraz yok diyemezsin, yok dersin hatta hiç yok dersin, yok. Ekran üreten firmalar yarışa devam ediyorlar, her yıl daha siyah ekranların reklamları daha az siyah olan ekranlarımızda arzıendam ediyor. Bir türlü bitmiyor bu yarış çünkü siyah olmuyor ne yaparlarsa yapsınlar, yok edemiyorlar renkleri, saf siyaha ulaşamıyorlar. Bütün renkleri yok etmek lazım siyah elde etmek için ama olmuyor bu. Daha ileri giderek olmayacağını iddia ediyorum çünkü hiçbir şey tamamen yok edilemez bu dünya üzerinde, bu yüzden de siyah ruh gibi, tanrı gibi bir şeydir benim gözümde, yani var diye inanabilirsin sadece ama ispatlayamazsın. Hava karardı dersin ama bir sürü renk görmeye devam edersin, gözünü kapatınca karanlık oldu dersin ama kapalı olan gözünün önüne elini getirdiğinde anlarsın karanlık olmadığını. Göz renk ister görmek ister, karanlığı kabullenmez, beynin kaybetmeyi kabullenmemesi gibi, bitti, yok artık, gitti, yok oldu, umutsuzluk başladı desen de beyin umudunu kaybetmez, yarışın sonuncusu olsan da beynin hayaller üretir umutla, durum çok kötüyken iyi olacağını umut eder, hava fırtınalıyken güneşi hayal eder, ağlarken gülmeyi, tekrar güleceğim der, ölüm bile yıldıramaz umudu, ölünün yanında durur, soğuk bedenine dokunur ve ufak, ufacık bir işaret bekler canlılığa dair, yok sayar ölümü ve umut eder canlılığı. Renk umuttur, yok edemezsin, kara ise umutsuzluk, renkler ölmediği sürece umut da ölmeyecek ve insanlık karanlığı asla görmeyecek. İnanma kararmalara, olsa olsa griliktir onlar. Renkli günlerin ara versiyonları.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Sanatçı değilim deliremem, hakkım yok, delirmemek için direniyorum. Kendini boğabilir mi insan, kendinden çıkıp kendine düşman olabilir mi, içimde değil miyim, duygular yığınıyım, nerede başlayıp bittiğimi bilmiyorum. Ölürsem yazık olur diyenleri okudum, olur mu sahiden.
Gözümün yaşı düşmeden yere, geçti içinden koca güneş, gözyaşım oldu gökkuşağı, doğurdum tüm renkleri kara gözümden.