Ne tepki vermeniz gerektiğini bilemediğiniz anlar oldu mu? Nasıl hissetmeniz, nasıl düşünmeniz, nasıl hareket etmeniz? Peki nasıl bir yol izleyip, nasıl karar verdiniz? Sanırım ben bu devire hiç ait değilim. Sanırım bu dünyaya bir ben fazlayım...
seen from United Kingdom
seen from Brazil
seen from Romania
seen from Netherlands
seen from China
seen from South Korea
seen from Yemen
seen from United Kingdom
seen from China
seen from United States
seen from China
seen from United Kingdom
seen from Yemen

seen from United States
seen from Egypt
seen from Armenia
seen from Russia

seen from Azerbaijan
seen from Romania
seen from China
Ne tepki vermeniz gerektiğini bilemediğiniz anlar oldu mu? Nasıl hissetmeniz, nasıl düşünmeniz, nasıl hareket etmeniz? Peki nasıl bir yol izleyip, nasıl karar verdiniz? Sanırım ben bu devire hiç ait değilim. Sanırım bu dünyaya bir ben fazlayım...

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Galiba hasta oldum... kendimi hiç iyi hissetmiyorum...
“Ben gizli bir hazine idim; bilinmek istedim, Kâinatı yarattım."
Hayreti yöneten gayreti de yönetir
Said Alpsoy Hoca, Youtube derslerinden birisinde, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Batılılaşma serüvenimizi şu üç cümleye sığdırıyordu: "Önce hayret ettik. Sonra hayran kaldık. Sonra da teslim olduk." Kendimce açarsam: Önce başardıklarına bakarak şaşırdık. (Çünkü kısa bir sürede büyük seküler bir gelişim yaşadılar.) Sonra kendimiz kalmaktan bunalmaya başladık. (Çünkü bu durum dünyevî anlamda 'geri kalmak' gibi görünüyordu.) Sonra da her açıdan onlar gibi olmaya karar verdik. (Çünkü uhrevî anlamda ileri olmanın kıymetini unuttuk.) Yani enformasyon ihtiyacıyla başlayan etkileşim/temayül en nihayet endoktrinasyona kadar dayandı. Kuyuya merakla bakanlar buharından zehirlenerek içine daldılar. Belki ismimiz Davud-İbrahim olarak kaldı. Fakat içimiz çoktan David-Abraham oldu. Kıvamımız bozuldu. Süreç halen devam ediyor. Zira her çocuk, elhamdülillah ki elhamdülillah, İslam fıtratı üzerine doğuyor. Üstelik Batı'nın bozulması da bitmiyor. O (me)deniyette sürekli ilerlediği için beraberinde sürüklediği başkalıkları da aşağıya çekmeye çalışıyor. Dalaletinde mesafe alıyor. Daha önce "O kadar olmaz!" dediği kötülükleri artık normalleştiriyor. Onlara da meşruiyet alanları açıyor. (LGBT gibi örgütlerin dünyanın her köşesinde milyonlarca dolar bütçelerle yürüttüğü faaliyetler başka nasıl açıklanabilir ki?) Lakin hepsinin meş'um muvaffakiyet sırrı yine aynı formülde gizleniyor gibidir arkadaşım. Nedir? Hayret-merak-ilgi-irade-gayret ilişkisidir. Biraz daha detaylandırırsak diyebiliriz belki: Neye hayretleniyorsak merakımız peşinden gidiyor. Neyi merak ediyorsak ilgimiz ardından yürüyor. Neyle ilgileniyorsak irademiz, aklımızın/duygularımızın tüm gayretini/imkanlarını alıp, oraya-onlara temerküz ettiriyor. Popülarite sahte bir gerçeklik kurguluyor. Bununla duyguları manipüle ediyor. Bu 'sanrı itibar alanı'nı da medya illüzyonuyla vurgulayarak aklı/kalbi gayrısına körleştiriyor. Çünkü vurgu azı çoğa galip eder. Altı çizilmiş tek satır bir sayfa metinden fazla dikkat çeker. Arkadaşım, Deccal'in sahip olacağı söylenen, 'cennet görünümlü cehennem' ve 'cehennem görünümlü cennet'ler de buradan bakınca azıcık anlaşılır oluyor. Nasıl? Sözgelimi: Yeşerseler Enes b. Malik radyallahu anh gibi cennet bahçeleri açacaklar, ne yazık, yerde Enes Batur çalılığı olarak kalıyorlar. Sahte kahramanlar ümmetten geleceğin harbi kahramanlarını çalıyorlar. İçtihad Risalesi'nde Bediüzzaman'ın da dikkat çektiği birşeydir. Yani bu zamanın Süfyan ibni Uyeyne'lerini yüz seneye muhtaç eden arızadır: "Amma şu zamanda, medeniyet-i Avrupa'nın tahakkümüyle, felsefe-i tabiiyenin tasallutuyla, şerâit-i hayat-ı dünyeviyenin ağırlaşmasıyla efkâr ve kulûb dağılmış, himmet ve inâyet inkısam etmiştir. Zihinler mâneviyâta karşı yabanîleşmiştir." Bilmem bana hakverir misin arkadaşım. "Namaz dinin direğidir!" hadis-i şerifinin bu makamda da bize söyleyeceği şeyler olduğunu düşünürüm. Yani onda ahirzamandaki bozulmayı açıklayan bir yan/yön görürüm. Hatta mürşidimin Birinci Cihan Harbi musibetini "Mukaddemesi üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmalimizdir: salât, savm, zekât..." diye açıklamasını da bununla bağlarım. "Avrupa muhabbeti gibi gayr-ı meşru muhabbetin âkıbetinin mükâfâtı mahbubun gaddârâne adâvetidir." Evet, eğer sen ilgini Allah'ın murad ettiği şeylerde tutmazsan, Allah da seni yanlış ilgiler üzerinden cezalandırır. Bu kelamî şeriata uygunsuz hareketinin kevnî şeriatça tokatlanmasıdır. Zira Allah'ın bütün şeriatları birbiriyle uyumludur. Namaz neden dinin direğidir? Belki de bu sorunun cevabı şudur: Namaz kulun Rabbiyle kurduğu en dinamik ilişkidir. Günde beş vakit tekrarlanan, yani İslamî manaların kalpte diri tutulmasını garanti eden, ikinci bir ibadet yoktur. Oruç yılda bir aydır. Zekat yılda bir seferdir. Elbette insan bu türden ibadetlerin sayısını arttırabilir. Lakin namazın zorunlu-garanti ilgisi onlarda yoktur. Namaz, Allah'ın size bağışladığı zamanın 24'te 1'ini, tekrar Ona vermektir. Onun rızası için sarfetmektir. Ancak güne serpiştirilmiş haliyle aslında 24'te 24'ü de etkisi altında bırakır. Bu nedenle "Namaz dinin direğidir!" hadisiyle başlayan 4. Söz şu cümlelerle
biter: "Hem namaz kılanın diğer mübah, dünyevî amelleri, güzel bir niyetle ibadet hükmünü alır. Bu surette bütün sermaye-i ömrünü âhirete mal edebilir; fani ömrünü bir cihette ibkà eder." Yıkımları takip ettiyseniz, ki İstanbul'un her yerinde görmek mümkün, dikkatinizi çekmiştir: Anasütunlar en sona bırakılır. (Çünkü onlar yıkıldığında bina çöker.) Önce başka bölgeler darbelenir. Tekrar kullanılacak şeyler varsa sökülür. Duvarlar dökülür vs. En nihayet iş son darbeyi vurmaya bakar. O darbe de en çok ayakta tutana vurulacaktır. Yani anasütuna/sütunlara. İşte müslüman için namaz da böyle bir anasütundur. Hatta beş sütundur. Direktir. Ayakta tutucudur. En dinamik-devamlı süreçtir. Onu çatlattığınız zaman, aksattığınız zaman, ihmal ettiğiniz zaman yıkım mukadder olur. En azından tehlike başlar. Diğer yerleri onarmanın da pek anlamı kalmaz. Maneviyatı hayatta tutan namazdır çünkü. Onun bağıdır. Hatırlattığıdır. Terapisidir. Çağrısıdır. Ama eğer namazınızı kılarsanız, yani ki anasütunları korursanız, bir güçlendirmeyle depremi atlatabilirsiniz. Tadilatınız-tamiratınız boşa gitmez. 'Mübah, dünyevî amelleri, güzel bir niyetle ibadet hükmünü alır' sırrını buradan da kavrayabilirsiniz. Peki bu mevzunun ahirzamanla ne ilgisi var? Onu da şöyle tefekkür ediyorum arkadaşım: Yukarıda zikrettiğim 'hayret-merak-ilgi-irade-gayret' ilişkisinin, yani "Hayreti yöneten gayreti de yönetir!" meselesinin, öncesinde anmadığımız bir 'gizli nesne' daha var. Hayretin yönetimi de biraz ona bakıyor gibi duruyor. Nedir? Zamandır. "Zamanı yöneten de hayreti yönetir." Yani ancak zamanının yönetimini kaybedenler hayretlerinin de yönetimini kaybederler. Bunu da bir parça açmaya çalışalım: Bugünün popüler sahte kahramanlarından birisini sıkıca takip ettiğinizi düşünelim. (Çünkü böyle yapmanız size medya tarafından pompalanıyor.) Bu hayreti ona ne karşılığı duyarsınız? Daha doğrusu: Neyinizden verirseniz bunun karşılığının-anlamının 'hayret' olduğunu düşünülebilir? Bence bu sorunun cevabı 'zaman'dır. Eğer takibi teşvik edilen kişiye zamanınızdan feda ederseniz bu kişiye hayransınız denilebilir. Yok, onunla ilgili şeylere zaman ayırmıyorsanız, vaktinizin merkezinde böylesine tahsil edilmiş bir aralık yoksa, muhabbetinize inanılmaz. Zaten bu 'zaman ayırmama'nın tezahüratı da bilgisizlik/ilgisizlik olarak tebarüz etmeye başlar. Yani insanlar konu kişi hakkındaki bilgisizliğinizden/ilgisizliğinizden 'zaman ayırmadığınızı' keşfederler. Dünyanızda olmadığını anlarlar. Demek hepsinin özü zamana bakıyor. Üzerimizde oynanan her oyun zamanla kurgulanıyor. Zaman ayırmaya devam ettiğimiz şeyler hayatımızda kalıyor. Ayırmadığımızsa yavaş yavaş ölüyor. Namaz burada nereye düşüyor? En doğrusunu Allah bilir elbette. Ama bence namaz 'zaman yönetiminde istikametimizi yitirmemizi' engelliyor. Nasıl oruç irade yönetimi sağlıyor. Namaz da zaman yönetimine alıştırıyor. Aslında her ibadette böyle bir eğitim var. Bediüzzaman'ın onlara asıl muhtaç olanın biz olduğumuza dikkat çekmesi bu yönüyle de düşünülebilir. Evet. Bize ibadet emrediliyor. Çünkü herbirinden almamız gereken bir eğitim var. Bir şifa var. Onları hakkıyla alamazsak ahirzaman girdaplarına kapılmamız mümkün. Namaz kılanları tenzih etmem, ama bir istatistik çalışması yapılsa, kılmayanlara oranla zamanlarını yönetmek hususunda hassasiyet kazandıklarının görüleceğini iddia ederim. Çünkü bütün bir ömrü böyle bir talimle yaşamak tesirsiz olamaz. İşte bir hadis-i şerifi anlamak için yazılmış şu satırların ahiri bir ayet-i celileye dayandı. Elhamdülillah. Ankebût sûresindeki 'namazın kötülüklerden alıkoyacağı' haberini de bu pencereden okuyabilirsin arkadaşım. Onu da 'zaman-hayret-merak-ilgi-irade-gayret' ekseninde düşünebilirsin. Görebilirsin. Ne diyelim? Cenab-ı Hak bizi hidayetinden ayırmasın. Âmin.
ben de gülecek miydim böyle
ben de korkacak mıydım öyle
ben de susacak mıydım böyle
hem de kendi kendime öyle

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Hayret
Ne kadar çok fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kaldığımı düşündükçe, ancak 2020 yılında dehşete düşmeyi başarabildim. Benim de toplumsal meselelerle şimdi olduğu kadar ilgilenmeye başladığım maksimum 5 sene oldu. Son dönemde duyarlılığın mı artmasından yoksa cinayetlerin mi, bu konuyla daha çok ilgilenir oldum dolayısıyla da kendi geçmişimi sorgulamaya başladım.
Bazen senelerce suyun içinde kalıp boğulurken bile kendinizi oradan çıkaramayabilirsiniz. Psikolojideki şemalar ve bağlanma şekilleri bu durumun nedenleri bence. Hiç devam etmeyeceğini bildiğiniz halde bir ilişkiden kopamadığınız oldu mu? Bir gün mutlaka ayrılacağınızı biliyor olsanız da o ayrılık hamlesini senelerce yapmadığınız oldu mu? Benim oldu ve bu kadar kör olmak için bence çok umutsuz, kendini hiç tanımayan (ve sevmeyen), her şeyin en iyisine layık olduğuna başta kendi inanmayan biri olmak gerek. Bir çoğumuz da böyleyiz aslında.
Psikolojik veya fiziksel olarak suistimal edilmemiş kaç kişi tanıyorsunuz? Etrafınızdaki kaç kişi birinden ayrıldıktan sonra “off neler çekmişim meğer” dedi? Ben geçmiş ilişkimde yaşadıklarıma hayretler içinde bakıyorum mesela.
Yumruk da yedim, dayak da, hem de defalarca. Kafamın üstüne ayakla da basıldı, kafam ben araba kullanırken araba camına da vuruldu. Saymama gerek yok aslında, şiddetin azı çoğu olmaz. Psikolojik tarafı ise apayrı.
Sonradan daha çok bilgi sahibi olabildiğim gaslighting mesela. O kadar bariz haklı olduğum durumlardan bile bir şekilde beni suçlu hissettirip kendini haklı çıkarıyordu ki. Sürekli “sana öyle geliyor” derdi mesela ki bence bu direkt psikolojik şiddet içeren bir söz: “Sana öyle geliyor” yani “sen doğru düşünemiyorsun (veya salaksın, veya delisin, veya alıngansın, vs...). İnsan kendinden kesinlikle şüpheye düşüyor.
Yapmadığım şeyleri yapmışım gibi hareket etmelerini es geçemem. Ben onu, kendi hayal dünyasında defalarca aldattım, o kadar güvensiz biri. Kendisinin beni aldattığını zaten biliyorum.
Bir de tabi benim kendime güvenimi yerle bir etmek için defalarca söylediği şeyler var ve sonuçta kendinizi bir hiç olarak görürken, “ondan başkası bana zaten katlanmaz” diye düşünürken buluyorsunuz. Asıl korkunç olansa bu durumdan kendinizi bir süre çıkaramamak. O kadar acı, endişe, güvensizlik, paranoya ve suçlulukla tek başınıza kalıyorsunuz. Sonu kaçınılmaz olarak depresyon. O depresyondan çıkışın tek yolu ise ilişkiyi bitirmek.
Benim cevaplayabildiğim ama hala anlamlandıramadığım tek bir soru var: Ben bu kadar şeye neden dayandım?
Hayret etmediğiniz günleri ömrünüzden düşün.
Hürmetin, hayretin ve haşyetin olmadığı bir eğitim hikmete gebe değildir ... ______ #SüleymanRagıpYazıcılar @suleymanragip @okurdergi #okurdergi #hürmet #hayret #haşyet #hikmet https://www.instagram.com/1001kelime/p/BwW_mK6jyLO/?utm_source=ig_tumblr_share&igshid=s73lz7gmqwp0