hello vonnie

JBB: An Artblog!
d e v o n

JVL

Love Begins
we're not kids anymore.
cherry valley forever

roma★
Misplaced Lens Cap

ellievsbear
Monterey Bay Aquarium
occasionally subtle
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
I'd rather be in outer space 🛸
One Nice Bug Per Day
Keni
🪼

Janaina Medeiros
seen from United States
seen from France
seen from Netherlands

seen from United States

seen from Singapore

seen from United States
seen from United States
seen from Türkiye

seen from Malaysia

seen from Türkiye

seen from United States
seen from Mexico

seen from Malaysia
seen from Indonesia

seen from United Kingdom
seen from Malaysia

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from South Korea

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
AK Parti ne iyi kalpli bir parti. Dünyada eşi-benzeri yoktur. Yani, düşünsenize, yıllardır anamuhalefet fırkası olarak emdiği sütü burnundan

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Nurcular kişilere reddiye yapmaz mı?
Zorluk bazen keyfî bir zindandır. Kendimizi kapattığımız bir zindan. İçeri girip, kapısını kilitleyip, sonra da anahtarını yuttuğumuz. Evet. Hani Hadîd sûresinin 27. ayetinde kısa mealiyle buyrulur: "Ruhbanlığa gelince. Biz onu farz kılmamıştık. Allah’ın rızasını kazanmak için kendileri icat etmişlerdi. Fakat ona da gereği gibi uymadılar." Bu hükmün hakikatinin delili bugün dahi Katoliklerin yaşamaktan kurtulamadıkları cinsel skandallardır. Vatikan her sene 'sapık rahipler' yüzünden açılmış davalarlar uğraşır. Yüksek tazminatlar öder. Özürler diler. Çünkü nikah fıtrîdir. Bekarlığı din adamlığı için mecburî tutarsanız bedelini de böyle rezaletlerle ödersiniz. Burada kabahat elbette ruhbanlığı uyduranlara aittir. Hâşâ, Allah'a ait değildir, zira Hak Subhanehu ve Teala hakiki İsevîlikte rahiplere böyle bir zorunluluk yüklememiştir. Zorluğu kendilerine kendileri uydurmuştur.
Tabii, ayet-i celile, evvelemirde muharref hristiyanlığı muhatap alıyor. Fakat, elbette, sadece onlarla konuşmuyor. Hepimize bir uyarıda bulunuyor. "Cenab-ı Hakkın rahmetiyle cadde kadar geniş tuttuğu yollarda, siz dar sokakları dayatırsanız illa, isterse takva niyetiyle olsun bu, altından kalkamayabilirsiniz!" deniliyor. O yüzden, âdemoğlunun özbir nefsine 'azimet' gözüyle bakması övülmüş, fakat kardeşlerine 'ruhsat dairesi genişliğinde' acıması tavsiye edilmiştir. Eğer kendi nefsine 'ruhsat dairesi genişliğinde' bakıp da kardeşlerinden 'azimeti' bekliyorsa, bu, muvazenesizliğe hamledilmiştir. Zira Fetih sûresinin 29. ayetinde de denilmiştir ki: "Onlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında pek merhametlidirler." Merhametin şânı 'caddeyi dar sokak kılmak' değildir.
Bazen biz nurcular da, mürşidimizin hiç böyle bir muradı olmamasına rağmen, kardeşlerimize dar sokaklar sunabiliyoruz. Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat caddesini ellerinden alıyoruz. "Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun!" ölçüsünde konuşmuyoruz. Niyetimiz iyi aslında. Daha müttaki bir meslek inşa etmeye çalışıyoruz. Ancak ruhbanlığın ortaya çıkışı da böyle değil miydi? Onlar Allah'ın helal dairesini daralttılar. Ve helal dairesini daraltmak 'rahmetten kaçmak' manasına da gelirdi. Çünkü ruhsat da rahmettendir. Bedeliniyse sonraki nesiller öder.
Geçenlerde, tevafuk, çeşitli meclislerde 'reddiye meselesini' müzakere etmek nasip oldu. Mevzu gidip şöyle bir eşiğe dayandı nihayet: "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır." Kaide çıkarmanın tatbik/tefekkür kolaylığı sağladığını kabul etmekle birlikte, isterim ki, o kaide yanlış olmasın. Yani cümlenin dilegeliş güzelliği bizi hakikati budama hamakatine düşürmesin. Çünkü kişi reddiyesinin reddedildiğine dair Bediüzzaman Hazretlerinin sarih bir beyanı yoktur. Bu daha çok çıkarıma benzemektedir. Ancak bu çıkarımın da metinlerle mizana vurulması gerekir. Umberto Eco'nun da tarifiyle, yorumun 'aşırı yorum' olmaması, ancak 'bütüne uyumuyla' ortaya çıkar. Ve, evet, bu kaidenin Risale-i Nur'la mihenge vurulması başının-gözünün yaralanmasıyla sonuçlanmaktadır.
Çünkü Bediüzzaman Hazretleri de kişileri anarak tenkidlerde bulunmaktadır. Mesela? Mesela: "Biraderim Derviş Vahdetî Bey'e..." makalesinde isim vererek uyarmıştır. Yine, İşaratü'l-İ'caz'da, "Mısır Müftüsü Şeyh Muhammed Abduh'un telâkkisine göre..." diye başlayan bölümde hatasına dikkat çekilmektedir. Buna mümasil Eski Said döneminde, isimleri zâhiren geçmese de, kişilere yazıldığı meşhur makaleler mevcuttur. Bunlar içinde, Cenab Şehabeddin'e yazılmış olan, İçtihad Risalesi'nin de özünü içeren, makale sayılabilir. Necmeddin Şahiner abi, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî'de, bu makalenin Cenab Şehabeddin'in Daru'l-Hikmeti'l-İslamiye'ye yaptığı tenkide cevap olduğunu aktarmaktadır. Başkaları da vardır. Uzatmamak için bu kadarla iktifa edeyim.
Tabii, ben bu misalleri getirince, "Eski Said döneminde öyleydi. Yeni Said döneminde terketmiştir. Artık kişileri anmamıştır!" gibi birşey de söyleniyor. Efendim, bu da hatalıdır, yanlıştır. Başta Vahdetü'l-Vücud meselesinin tenkidinde İbn-i Arabî Hazretlerini ismen anmaktan geri durmayışı apaçık bir delildir. Yine, konuyla ilgili olarak, Mustafa Sabri Efendi merhum ile Musa Bekûf'un görüşlerini kıyasladığı mektubunda da bundan teberri etmemiştir. Hatta, 8. Mektub'un başlarında, "Bir üstadım olan İmam-ı Rabbânî'ye muhalif olarak diyorum ki..." diyerek söze girmesi kişileri anmakta sakınca görmediğine misaldir.
Böyle sarih anmalar haricinde "Eğirdir Müftüsüne son ihtar!" denilerek başlayan metnin de kime yazıldığı müdakkiklerce bilinir. Yine 'İhtiyar Hoca' hakkında yazılmış mektuplarda kastedilenin kim olduğu ehline malumdur. Yahut "İmam Ömer Efendinin suali ki, bedbaht bir doktor, Hazret-i İsâ aleyhisselâmın pederi varmış diye..." başlayan mektubun bir meşhuru nişan aldığı pek bellidir. Bizim bu kişileri 'peşine düşmediğimizden' bilmeyişimiz 'kişilerin olmadığı' anlamına gelmez. (Ayetlerin esbab-ı nüzûlü de avam-ı müslimîn için böyledir. Ama bizim bilmeyişimiz esbabı ortadan kaldırmaz.) Metnin dokusu "Kişi de konuya dahildir!" demektedir çünkü. Eğer kişi hiç hesaba katılmayacak olsa metnin yapısının buna göre kurulması gerekirdi. Sözgelimi: Ayetü'l-Kübra Risalesi gibi olabilirdi. Ancak Bediüzzaman Hazretleri bu gibi metinlerde hedefine kişileri de aldığını üslûbuyla belli etmiştir.
Toparlarsam: Kişilere reddiye yapmak da fikirlere reddiye yapmak da Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat ulemasının İslam tarihi boyunca istimal ettikleri yollardır. Bazen sadece fikirlere reddiye yapılır. Bazen de gerekli görülüp kişilere reddiye yapılır. Kişilere reddiye yapmanın cevazının Tebbet sûresinden alındığı söylenir. (Orada, bizzat Cenab-ı Hak, Ebu Leheb'i anmıştır.) Buna mümasil sünnette de delilleri vardır. Ulemamız da zaten bu hikmetlerden hareketle tarih boyunca kişilere reddiye yapmayı sürdürmüşlerdir. Bunu yapmalarının sebebi sorunun kaynağı olan kişinin mü'minlerce tanınmasının gerekliliğidir. Kişinin arızası bilinmezse mü'minler onu müstakim görerek istifadeye devam edebilirler. (Cerh ve Ta'dîl ulemasına binler rahmet olsun.) Böyle bir sapmadan hassaten avam-ı müslimîni korumak salih ulemanın vazifelerindedir. Ki Bediüzzaman Hazretleri de İşaratü'l-İ'caz'da der:
"Bir şahıs, bir şahsı, nasîhatle fena birşeyden menetmek üzere şöyle tevcih-i kelâmda bulunur: Ey kişi! Aklın varsa şu yapmak istediğin şey muhaldir, hem nefsine zarardır. Hem iyiyi kötüyü tefrik edecek bir hissin yok mudur? Anlaşılan, hakikatı hurafe, tatlıyı acı gösteren seciyende bir hastalık vardır. Şüphesiz o hastalıktan kurtulup şifayab olmak istiyorsun. Fakat senin bu halin, o hastalığı izale değil, tezyid ediyor. Eğer bu halinle bir lezzet, bir zevk istersen, en şedit bir elemi intaç eden bir azap eline geçer. En nihayet sarhoşluktan ayrılıp, kötü halinden vazgeçmediğin takdirde, fesadın başkalara geçmemek üzere hortumun üzerine, bir damganın vurulmasıyla seni teşhir ve ilân etmek lâzımdır."
Evet. Öyledir. Zehirlemekten vazgeçmeyenlerin fesadının başkalarına sirayet etmemesi için burunlarına damga vurmak lazımdır. Hırsızın eli kesilir. İslam uleması tarih boyunca bunu yapmıştır. Bediüzzaman Hazretleri de, hikmeti iktiza ettiğinde, bu yola başvurmuştur. Durum böyle olduğu halde "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır!" demek, tıpkı ruhbanlığın icadı gibi, kendine bir güçlük inşa etmektir. Bence nurcular da, tıpkı ruhbanlar gibi, icad ettikleri bu güçlüğün altından kalkamıyorlar. Kişilere çok sayıda reddiye yapıyorlar. Bunları medyada veya sosyalmedyada sıklıkla neşrediyorlar. (Mesela: Mustafa İslamoğlu'nun, Mustafa Öztürk'ün vs. Bediüzzaman Hazretlerine yaptıkları bühtanlardan sonra yazılan cevapları hatırlayalım.) Fakat şöyle birşey oluyor:
Diyelim bir nurcu başka bir nurcunun yaptığı tenkidi, herhangi bir hikmetle, doğru bulmazsa onu bu şekilde vazgeçirmeye çalışıyor: "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır!" Eğer tenkidi beğenirse hiç bu konuya girmiyor. Neyse. Bence bu taktiksel uygulama artık rafa kalkmalı. Elbette Risale-i Nur mesleğinde de kişilere tenkid/reddiye yapılabilir. (Yapılıyor da!) Zira Risale-i Nur'un dairesi Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat dairesidir. Başka birşey değiliz ki caddemiz elimizden alınsın. Ha kişi kendisine sokağı meslek tutar. Takvasıdır, seçimidir, birşey demeyiz. Ama dayatmak? Aslaaa!
Fosforlu Kalem'de yeni misafirim
@ikalin1'ın İslam ve Batı'sı.
Mizah tarafsız değildir. Her mizah ait olduğu ideolojik dünyadan doğar. Ve güldürdüğü yere kendi itikadını taşır. Bunun Kur'an-ı Hakîm'deki.
#FosforluKalem'de yeni misafirim: İmam Gazâlî rahimehullahın "Ey Oğul!" eseri. Ben bu kitabı Akif Yayınları'ndan okudum ama yayınevini kesinlikle tavsiye etmiyorum. Hayatımda böyle kötü işçilik görmedim. Başkasından okuyun:

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Ülkende bir rejim değişikliğine hazır mısın?
Bu yazıya bir fotoğraf sebep oldu arkadaşım. Daha doğrusu, el-Hâdî ismiyle her hidayetin Halıkı olan Sultanımız, bu yazıyı yazdırmaya bir fotoğrafı vesile etti. O fotoğrafın uyandırıcılığıyla kalbime türlü ilhamını bağışladı. Uyandırdı. Farkettirdi. Nefsimdeki kusurları gösterdi. Onlar gözükünce cennetteki yasağı ihlalden çıplak kalan Âdem aleyhisselam gibi kapanmaya çalışmak gerekti. Zaten bütün bu karalamalarımız da yaralarımızı kapatmaya çalışmaktan sâdır gürültülerdir. O fotoğraf da şöyle birşeydir: Bir ağacı kesmişler. Henüz yaşken toprağa kazık etmişler. Ancak kazık yazıklanmamış da yeşillenmiş. Bağrından filizler fışkırmış. Bu filizler o ağacın ölmediğini gösteriyor. Onun ölümü gözlerimden saklanmasıymış hayatının.
Tohumun ölümü yeşermesi değildir. Yeşeren tohuma kimse "Öldü!" demez. Fakat, eğer tohum tohumluğunu yerine getiremediyse, bağrından yeni bir ağaç çıkarmak nasip olmadıysa, işte o zaman "Zâyi oldu!" denilebilir. Nitekim kelebek olmuş hiçbir tırtıl da izleyenlerin gözünde ölü sayılmaz. O halde biz şunu kabul ediyoruz: Hayat, eğer başka bir hayat için kendinden vazgeçiyorsa, vazgeçiriliyorsa, dönüştürülüyorsa, o hayatın gidişi ölüm değildir. Ölüm ancak 'arkasından başka bir hayat gelsin diye gitmemiş hayatlar' hakkında söylenebilir. Nitekim şair de o minvalde demiş: "Uktulûnî uktulûnî yâ sikât/İnne fî katlî hayâten fî hayât." Yani "Dostlarım, öldürün beni, öldürün beni./Benim ölümümde hayat içinde hayat vardır." Ve yine bu hakikat üzerine Kur'an-ı Hakîm'de buyrulmuştur: "Allah yolunda öldürülenler için 'ölüler' demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bilemezsiniz." Evet. Biz bilmeyiz. Çünkü Rabbü'l-Âlemîn'in ümmetin, hakikatin, şeriatın hayatı için hayatlarından vazgeçmiş bu hayatlara ne tür bir metamorfoz, ne tür bir yeşerme, ne tür bir 'üstün hayat' bahşettiğini idrak edemeyiz.
Anlamak için en az onlar kadar vazgeçmiş olmak gerekir. Neml sûresinde Belkıs'ın dilinden aktarılan o hakikat ki, "Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi, orada bozgun çıkarırlar, oranın büyüklerini zelil-sefil ederler..." sırrı hepimizin hayatlarında câridir. Kalbimizin hükümdarı kim olmuştur? Hayatımız neyin merkezinde yaşanmaya başlamıştır? "Bir sinede iki kalp olmaz!" hükmünce merkeziyet 'tekilliği' ister. Tevhidi çağırır. Ve artık merkezdeki şeyin hiyerarşisiyle şekillenir hayat.
Vazgeçilenler, vazgeçebilecekler, vazgeçilmezler hep onunla belirlenir. Eğer göğsümüzü şekillendiren Hüda'nın sultanlığı ise, maşaallah, artık Onun katında değerli olan değerlidir bizim için. Onun katında değeri olmayanın da hiçbir değeri kalmaz. O Sultan-ı Zîşân göğsümüzün hükümdarı olduğu anda hayatımızın da hükümdarı olur. Rejim değişir. Sevilen-sevilmeyen hep Onun rızasıyla şekillenir. Kişi nefsine büsbütün hâkim olamasa bile itikad düzleminde, akıl düzleminde, hakikat düzleminde 'Âmentü'sünü bilir. Ona bağlanır. Ondan başkasının doğruluğuna hakvermez. Bu anlamda müslümanın şeriat talebi tutarlılığının ifadesidir. Madem ki, cümle âlemleri yoktan vareden; herşeyi bilen, herşeyi gören, herşeyi en kemalde takdir eden bir Allah'a inanmıştır; o halde; hayatını, o hayatın hukukunu, iyilerini-kötülerini, helallerini-haramlarını da bu imanın dışında tutamaz. Yani diyemez: "Allahım, evet, evreni çok güzel yarattın ama insanlar nasıl yönetilir bilmiyorsun. O konuda ben beşerî hukuku tercih edeceğim." Bunun imanında bir tutarsızlık olduğunu bilir. Tutarsızlıksa imanın zıttıdır.
"Hayr-ı kesir için şerr-i kalil kabul edilir. Eğer şerr-i kalil olmamak için, hayr-ı kesiri intac eden bir şer, terk edilse, o vakit şerr-i kesir irtikâp edilmiş olur. Meselâ, cihada asker sevk etmekte, elbette bazı cüz'î ve maddî ve bedenî zarar ve şer olur. Fakat o cihadda hayr-ı kesir var ki, İslâm, küffârın istilâsından kurtulur. Eğer o şerr-i kalil için cihad terk edilse, o vakit hayr-ı kesir gittikten sonra, şerr-i kesir gelir. O ayn-ı zulümdür. Hem meselâ, kangren olmuş ve kesilmesi lâzım gelen bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir. Halbuki zâhiren bir şerdir. Parmak kesilmezse el kesilir, şerr-i kesir olur..." diyen mürşidimin de dikkatlerimizi çektiği biraz bu gibidir: Hayat kendisinden daha üst bir hayat için feda ediliyorsa ölmemiştir. Çünkü o ölümde hayat vardır. Hayat hayat için ölüyorsa aslında ölüm hayatla hayatlanıyor demektir. Bilakis, ism-i Hayy'ın küçücük bir tecellisi olan bedenî hayatını korumak için çalışıyorsa sırf, haram-helal demeyip yiyorsa, onun yaşaması bir ölümdür. Yeni bir ağaca dönüşmeyen tohumun ziyanıdır. Potansiyelin açığa çıkamamaktaki israfıdır.
O minvalde yine der ki Bediüzzaman Hazretleri:
"İ'lem eyyühe'l-aziz! Şu dünya hayatına muhabbetle müptelâ olan bazı insanlar, o hayatın vücuda gelmesinden maksat ve gaye, yalnız o hayata hizmet ve o hayatın bekası olup, başka bir faidesi olmadığını, yani, Fâtır-ı Hakîmin zevilhayatta ve cevher-i insaniyette vedia olarak koyduğu bütün cihâzat-ı acibe ve teçhizat-ı harikanın, seri-ü'zzevâl olan şu hayatın hıfzıyla bekası için verildiğini zannediyorlar. Halbuki, kaziye öyle olduğu takdirde, kâinattaki gayr-ı mütenahi nizamların şehadetleriyle, sath-ı âlemde görünen hikmet, inayet, intizam, adem-i abesiyete olan delil ve burhanların, mâkûse olarak, abesiyete, israfa, intizamsızlığa, adem-i hikmete delil ve burhan olmaları lâzım gelecektir."
"Ölmeden önce ölünüz!" sırr-ı nebevîsi de zâhir oluyor işte. Aleyhissalatuvesselam Efendimiz bizi 'ölmeden önce öldürmekle' neyi murad ediyor? Hayattan büsbütün çekilmemizi mi? Hayır. Onun murad buyurduğu, Belkıs'ın da diliyle vahy-i ilahî içinde dikkatimiz çekilen, o büyük değişimdir. Acaba biz şu gündelik yaşam içinde kalbimizi o Sultan'ın ele geçirmesine izin veriyor muyuz? Eskiden aziz bildiklerimizi zelil edecek o Sultan'ın içimizde 'yeni bir hiyerarşi' kurmasına razı mıyız?
Helaller-haramlar dediğimiz zaten o yeni hiyerarşinin kurulmasından ibarettir. Şeriat dediğimiz de, işte, O Sultan-ı Zülcelal'in bizi yönetim şeklidir. Devletten önce kendimizde, evet, bizzat kendimizde, böyle bir rejim değişikliğine hazır mıyız? Değilsek, eyvah, büyük rüyalar görmeyi bırakalım. Sultan beldemize gelmemiştir. Firavunlar efendiliğe, Musalar köleliğe, Karunlar sömürüye, Samirîler fırsatçılığa devam etmektedir. Taşlar hiç yerinden oynamamıştır. Halbuki O Sultan gerçekten beldemize gelseydi, iklimimize girseydi, bize hâkim olsaydı yani, herşeyi yerinden oynatacaktı. Ölenler dirilecek, diriler ölecekti; üstünler aşağıya inecek, aşağılar yükselecekti; taşımız altınlaşacak, altınlar taşlaşacaktı. İman esasında bunu yapma sanatıdır. Batılılaşma? O da tersine benzer. Ki baksana, her hiyerarşiyi, İslam'ın rağmına nasıl da bozuyor! Rezillikleri muteber, muteberleri rezillik addediyor. Her sultanın bir şevketi var arkadaşım. Sultanını hayatındaki şevketinden sor.
Daha eskilerde Tanju Çolak abimiz de vardı ama-fakat onu gençler hiç hatırlamaz. (Ben bile zor hatırlıyorum yahu.) O yüzden Mario Jardel'den
Sen her bıçağa dayanabilecek adam mısın?
Bugünlerde, elhamdülillah, İmam Gazâlî rahimehullahın "Ey Oğul!" isimli eserini okumaktayım. Cenab-ı Hak, Hüccetü'l-İslam'a, yazdığı hakikatlerin okunması sayısınca rahmetler etsin. Biz günahkârları da şefaatine, feyzine, ilmine nail eylesin. Âmin. Okuyanlar bilir. Metinleri cidden pek tesirlidir. Taş kalbimin üzerinde dahi etkisini hissetmekteyim. Fakat, bu vesileyle, Risale-i Nur'a dair bir farkındalığımı paylaşmak isterim. Özeti şöyledir: Malumunuz, Bediüzzaman Hazretleri, bir yerde, Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinin Fütûhû'l-Gayb'ını okuduğundan bahseder. (İhsan Kasım Salihî abi, Risale-i Nur ve Bediüzzaman Said Nursî Üzerine Bir İnceleme isimli eserinde, sözkonusu kitabın aslında Fethu'r-Rabbânî olduğunu, ancak o dönemde Fütûhû'l-Gayb ile Fethu'r-Rabbânî'nin tek isimle basılmasından dolayı Bediüzzaman Hazretlerinin böyle söylediğini nakleder.)
Enteresan bir hikâyesi de vardır. Önce tefeül yapar mürşidim mezkûr kitapta. Ve karşısına "Sen, daru'l-hikmettesin, önce kalbini tedavi edecek bir hekim ara!" cümlesi çıkar. Şaşırır. O dönemde kendisi de Daru'l-Hikmeti'l-İslamiye âzâsı olduğu için bu işareti, maşaallah, üzerine alınır. Devamını kendisi şöyle anlatıyor:
"Aciptir ki, o vakit ben Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye âzâsı idim. Güya ehl-i İslâmın yaralarını tedaviye çalışan bir hekim idim. Halbuki en ziyade hasta bendim. Hasta evvelâ kendine bakmalı; sonra hastalara bakabilir. İşte, Hazret-i Şeyh bana der ki: 'Sen kendin hastasın. Kendine bir tabip ara.' Ben dedim: 'Sen tabibim ol.' Tuttum, kendimi ona muhatap addederek, o kitabı bana hitap ediyor gibi okudum. Fakat kitabı çok şiddetliydi. Gururumu dehşetli kırıyordu. Nefsimde şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı. Dayanamadım, yarısına kadar kendimi ona muhatap ederek okudum; bitirmeye tahammülüm kalmadı. O kitabı dolaba koydum. Fakat sonra, ameliyat-ı şifakârâneden gelen acılar gitti, lezzet geldi. O birinci üstadımın kitabını tamam okudum ve çok istifade ettim."
Ben o eserdeki ifadelerin sertliğini-yumuşaklığını bilmiyorum. Çünkü korkumdan okumak nasip olmadı henüz. Fakat, mesmuatıma göre, ağır itâblar içeren üslûbla yazılmış. Bediüzzaman Hazretlerinin de "Bitirmeye tahammülüm kalmadı!" diyeceği kadar kuvvetli tesire sahipmiş demek. Ancak diğer-başka mürşidlerin eserlerini okumak nasip oldu bana. Elhamdülillah. (İşte, şimdi de, zikrettiğim gibi İmam Gazâlî rahimehullahın "Ey Oğul!" isimli eserini kıraat etmekteyim.) Böylesi büyük mürşidlerin eserlerini okurken, acaba ahirzaman çocuğu olmamızdan mıdır, yoksa nefsimizin zaaflarından mıdır, yeis duygusuna çoklukla kapılırım. Daha evvel okuduklarımda da olmuştu bu. Şimdi yine tekrarlanıyor. Hazretler irşad amacıyla yaralarımızı sayıp dökerken sanki kollarımın mecali tükeniyor. Kulluğa cesaretim kırılıyor. Namazımı bile 'namaz kıldığımı ümit etmeden' kılar bir duruma geliyorum. "Benden hiçbir cacık olmaz!" fikri ruhumu ele geçiriyor. Elim hiçbirşeye varmıyor.
Evet. Şunu kabul ediyorum: Bu kesiklerin de, tıpkı Abdülkadir Geylanî Hazretlerinin Üstad'da yaptığı ameliyat-ı cerrahiye gibi, üzerimizde bir hakkı var. Lazım. Çok lazım. O tokatları yiyecek istihkaka sahibiz zaten. Haketmişiz. Fazlasını da haketmişiz. Lakin öyle-böyle bir kulluk derdi olan bende dahi böyle kalp sektesi yapan metinlerin ben-misal ahirzaman çocuklarına irşadı ne derece 'umumî' olabilecektir? O firavuncuk haline gelmiş nefisleri avuçlarına sığmaz çocuklar bu üsluba ne kadar muhatap olabileceklerdir? Bediüzzaman Hazretlerini gibi aslanı dahi yarısında bıraktıran keskinlik bizim gibi yumuşakları başında tutabilir mi? Hüda hepsine rahmet etsin. O mürşidlerin aziz nasihatlerine layık yiğitler yaşayıp gitmişler. Cennet kervanına sürülüp katılmışlar. Biz o polatlıkta adamlar-kadınlar mıyız? Sizi tenzih edeyim. Kendime baktıkça "Sanki değilim!" diyesim geliyor.
İşte, bu noktada, Risale-i Nur'a talebelik tecrübemi hatırlıyorum. Ben, Allah kabul etsin, Risale-i Nur'u yaklaşık 25 yıldır okumaktayım. 19 yaşımdaydım okumaya başladığımda. Dünden bugüne sergüzeştimi temaşa ederek diyebilirim ki: Risale-i Nur'u okurken hiçbir zaman kendim hakkında yeise düşmedim. Hiçbir zaman karamsarlığa kapılmadım. Bırakmadım. Durmadım. "Bu iyidir-kötüdür!" kesin birşey demiyorum. Sadece bir hissimi-tecrübemi paylaşıyorum. Risale-i Nur okurken kulluğumdan hiç ümitsizliğe kapılmadım. Diğer büyük mürşidlerin eserlerini okurken yaşadığım gibi mahvolmadım. Kollarım iki yana düşmedi. Namazlarımı ölü gibi kılmadım. Aksine, her nedense, Risale-i Nur okurken hep ümitvâr oldum. Hep neşe aldım. Hep şevkim artmış olarak ayrıldım başından. Gerçekliğimi sanki dünyanın başına İslam'ı geçirebilecek bir heyecanda kavradım.
Şimdi, İmam Gazâlî rahimehullahın mübarek eseri "Ey Oğul!" ile meşguliyetim sürerken, bu hissimi kaleme almak istedim. Bediüzzaman Hazretleri bunu özellikle mi yapmıştır? Yapmışsa bundan çıkarılacak ne vardır? Veyahut bu Ahmed'in katı kalpliliğinin bir tezahürü müdür sadece? Ahirzaman çocukları olarak biz de tebliğimizde, vaaz u nasihatimizde, yazdığımızda-çizdiğimizde, nasıl bir yol takip etmeliyiz buna göre? Bir de ayet geliyor hemencecik aklıma. Hani Uhud'dan dönüldüğünde buyruluyor Efendimiz aleyhissalatuvesselama: "Sen onlara sırf Allah’ın lütfettiği merhamet sayesinde yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, bağışlanmalarını dile, iş hakkında onlara danış, karar verince de Allah’a güven, doğrusu Allah kendisine güvenenleri sever." Biz de, işte şimdilerde, Risale-i Nur'un etrafından dağılmıyoruz-dağılamıyoruz. Neden? Çünkü mürşidimiz bize çok müşfik davranıyor. Halimizi biliyor. Bizi hafif darbelerle ameliyat ediyor. Kaçırmıyor. Yoksa, o böyle müşfik davranmasa, bıçağının altında çok duramazdık. Kaçtığımız yerde akıbetimiz ne olacaktı peki? Bunu öğrenme fırsatı vermeyen Allah'a hamd u sena etmeliyiz.
Sen her bıçağa dayanabilecek adam mısın?
Bugünlerde, elhamdülillah, İmam Gazâlî rahimehullahın "Ey Oğul!" isimli eserini okumaktayım. Cenab-ı Hak, Hüccetü'l-İslam'a, yazdığı hakikatlerin okunması sayısınca rahmetler etsin. Biz günahkârları da şefaatine, feyzine, ilmine nail eylesin. Âmin. Okuyanlar bilir. Metinleri cidden pek tesirlidir. Taş kalbimin üzerinde dahi etkisini hissetmekteyim. Fakat, bu vesileyle, Risale-i Nur'a dair bir farkındalığımı paylaşmak isterim. Özeti şöyledir: Malumunuz, Bediüzzaman Hazretleri, bir yerde, Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinin Fütûhû'l-Gayb'ını okuduğundan bahseder. (İhsan Kasım Salihî abi, Risale-i Nur ve Bediüzzaman Said Nursî Üzerine Bir İnceleme isimli eserinde, sözkonusu kitabın aslında Fethu'r-Rabbânî olduğunu, ancak o dönemde Fütûhû'l-Gayb ile Fethu'r-Rabbânî'nin tek isimle basılmasından dolayı Bediüzzaman Hazretlerinin böyle söylediğini nakleder.)
Enteresan bir hikâyesi de vardır. Önce tefeül yapar mürşidim mezkûr kitapta. Ve karşısına "Sen, daru'l-hikmettesin, önce kalbini tedavi edecek bir hekim ara!" cümlesi çıkar. Şaşırır. O dönemde kendisi de Daru'l-Hikmeti'l-İslamiye âzâsı olduğu için bu işareti, maşaallah, üzerine alınır. Devamını kendisi şöyle anlatıyor:
"Aciptir ki, o vakit ben Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye âzâsı idim. Güya ehl-i İslâmın yaralarını tedaviye çalışan bir hekim idim. Halbuki en ziyade hasta bendim. Hasta evvelâ kendine bakmalı; sonra hastalara bakabilir. İşte, Hazret-i Şeyh bana der ki: 'Sen kendin hastasın. Kendine bir tabip ara.' Ben dedim: 'Sen tabibim ol.' Tuttum, kendimi ona muhatap addederek, o kitabı bana hitap ediyor gibi okudum. Fakat kitabı çok şiddetliydi. Gururumu dehşetli kırıyordu. Nefsimde şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı. Dayanamadım, yarısına kadar kendimi ona muhatap ederek okudum; bitirmeye tahammülüm kalmadı. O kitabı dolaba koydum. Fakat sonra, ameliyat-ı şifakârâneden gelen acılar gitti, lezzet geldi. O birinci üstadımın kitabını tamam okudum ve çok istifade ettim."
Ben o eserdeki ifadelerin sertliğini-yumuşaklığını bilmiyorum. Çünkü korkumdan okumak nasip olmadı henüz. Fakat, mesmuatıma göre, ağır itâblar içeren üslûbla yazılmış. Bediüzzaman Hazretlerinin de "Bitirmeye tahammülüm kalmadı!" diyeceği kadar kuvvetli tesire sahipmiş demek. Ancak diğer-başka mürşidlerin eserlerini okumak nasip oldu bana. Elhamdülillah. (İşte, şimdi de, zikrettiğim gibi İmam Gazâlî rahimehullahın "Ey Oğul!" isimli eserini kıraat etmekteyim.) Böylesi büyük mürşidlerin eserlerini okurken, acaba ahirzaman çocuğu olmamızdan mıdır, yoksa nefsimizin zaaflarından mıdır, yeis duygusuna çoklukla kapılırım. Daha evvel okuduklarımda da olmuştu bu. Şimdi yine tekrarlanıyor. Hazretler irşad amacıyla yaralarımızı sayıp dökerken sanki kollarımın mecali tükeniyor. Kulluğa cesaretim kırılıyor. Namazımı bile 'namaz kıldığımı ümit etmeden' kılar bir duruma geliyorum. "Benden hiçbir cacık olmaz!" fikri ruhumu ele geçiriyor. Elim hiçbirşeye varmıyor.
Evet. Şunu kabul ediyorum: Bu kesiklerin de, tıpkı Abdülkadir Geylanî Hazretlerinin Üstad'da yaptığı ameliyat-ı cerrahiye gibi, üzerimizde bir hakkı var. Lazım. Çok lazım. O tokatları yiyecek istihkaka sahibiz zaten. Haketmişiz. Fazlasını da haketmişiz. Lakin öyle-böyle bir kulluk derdi olan bende dahi böyle kalp sektesi yapan metinlerin ben-misal ahirzaman çocuklarına irşadı ne derece 'umumî' olabilecektir? O firavuncuk haline gelmiş nefisleri avuçlarına sığmaz çocuklar bu üsluba ne kadar muhatap olabileceklerdir? Bediüzzaman Hazretlerini gibi aslanı dahi yarısında bıraktıran keskinlik bizim gibi yumuşakları başında tutabilir mi? Hüda hepsine rahmet etsin. O mürşidlerin aziz nasihatlerine layık yiğitler yaşayıp gitmişler. Cennet kervanına sürülüp katılmışlar. Biz o polatlıkta adamlar-kadınlar mıyız? Sizi tenzih edeyim. Kendime baktıkça "Sanki değilim!" diyesim geliyor.
İşte, bu noktada, Risale-i Nur'a talebelik tecrübemi hatırlıyorum. Ben, Allah kabul etsin, Risale-i Nur'u yaklaşık 25 yıldır okumaktayım. 19 yaşımdaydım okumaya başladığımda. Dünden bugüne sergüzeştimi temaşa ederek diyebilirim ki: Risale-i Nur'u okurken hiçbir zaman kendim hakkında yeise düşmedim. Hiçbir zaman karamsarlığa kapılmadım. Bırakmadım. Durmadım. "Bu iyidir-kötüdür!" kesin birşey demiyorum. Sadece bir hissimi-tecrübemi paylaşıyorum. Risale-i Nur okurken kulluğumdan hiç ümitsizliğe kapılmadım. Diğer büyük mürşidlerin eserlerini okurken yaşadığım gibi mahvolmadım. Kollarım iki yana düşmedi. Namazlarımı ölü gibi kılmadım. Aksine, her nedense, Risale-i Nur okurken hep ümitvâr oldum. Hep neşe aldım. Hep şevkim artmış olarak ayrıldım başından. Gerçekliğimi sanki dünyanın başına İslam'ı geçirebilecek bir heyecanda kavradım.
Şimdi, İmam Gazâlî rahimehullahın mübarek eseri "Ey Oğul!" ile meşguliyetim sürerken, bu hissimi kaleme almak istedim. Bediüzzaman Hazretleri bunu özellikle mi yapmıştır? Yapmışsa bundan çıkarılacak ne vardır? Veyahut bu Ahmed'in katı kalpliliğinin bir tezahürü müdür sadece? Ahirzaman çocukları olarak biz de tebliğimizde, vaaz u nasihatimizde, yazdığımızda-çizdiğimizde, nasıl bir yol takip etmeliyiz buna göre? Bir de ayet geliyor hemencecik aklıma. Hani Uhud'dan dönüldüğünde buyruluyor Efendimiz aleyhissalatuvesselama: "Sen onlara sırf Allah’ın lütfettiği merhamet sayesinde yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, bağışlanmalarını dile, iş hakkında onlara danış, karar verince de Allah’a güven, doğrusu Allah kendisine güvenenleri sever." Biz de, işte şimdilerde, Risale-i Nur'un etrafından dağılmıyoruz-dağılamıyoruz. Neden? Çünkü mürşidimiz bize çok müşfik davranıyor. Halimizi biliyor. Bizi hafif darbelerle ameliyat ediyor. Kaçırmıyor. Yoksa, o böyle müşfik davranmasa, bıçağının altında çok duramazdık. Kaçtığımız yerde akıbetimiz ne olacaktı peki? Bunu öğrenme fırsatı vermeyen Allah'a hamd u sena etmeliyiz.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming