Bir uçurumun kenarında tek sıra hâlinde yürüyoruz. İçimden, “Bu yollardan daha önce geçmiştik” diyorum. Her şey tanıdık geliyor: yol da, insanlar da, zaman da, yaşananlar da… Sadece bir şey eksik. Ve o şeyin yokluğu sanırım daha iyi.
Onları arkadan takip ediyorum. Sanki en küçük bir hatada düşecekler gibi gözlerim sürekli üzerlerinde. Onlara o kadar odaklanmışım ki kendi ayaklarımın kaydığını göremedim, hissedemedim. Arkalarından sesimle onlara güven verirken uçurumdan düşüşümü gizlemeye çalıştım. Oldukça rahat ve kendimden emin bir şekilde ölümden kaçtım.
Bunu tarif etmek zor ama içimde güçlü bir koruma duygusu var. Annelik içgüdüsü gibi bir şey bu… Tarif edemediğim, içimi sıkan bir bağ… Onları koruyor olmanın verdiği o tedirginlik, göğsümde bir ağırlık yaratıyor. Aslında korkuyorum ama bunu belli etmemeye çalışıyorum. Güçlü görünmeliyim, dik durmalıyım... Annem ve babam da benden bunu beklerdi diye düşünüyorum.
Ölüm, çoğu zaman bana huzur gibi gelir; bir son değil de bir geçiş, yeni bir başlangıç gibi… Ama onlar yanımdayken aklımdan bile geçirmek istemediğim bir şey oluyor. Hayatımın anlamı, varlığımın sebebi… Onlarla aynı yolu yürümek.
Kardeşlerim…
Onlar varken ölümü erteliyorum. Her seferinde biraz daha uzaklaştırıyorum kendimden. Çünkü en büyük isteğim onlarla birlikte huzurlu, uzun yıllar geçirmek. Ve eğer bir gün düşeceksek… Önce ben düşmeliyim.
Onlar değil.














