“Ve sukût… Tefekküre duran derviş gibi nârin; Sızı ince; yara derin…”

seen from United States

seen from Russia

seen from Saudi Arabia
seen from United States
seen from Germany
seen from United States
seen from Russia
seen from Türkiye
seen from United Kingdom
seen from Bosnia & Herzegovina
seen from Russia

seen from Latvia

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Germany
seen from United Kingdom
seen from France
seen from China

seen from Italy
“Ve sukût… Tefekküre duran derviş gibi nârin; Sızı ince; yara derin…”

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Tefekkürde bir ihsan var ki; tefekkürün sevâbını melekler yazamazlar. Allah kendi kudretiyle tefekkürün ücretini verir. Allah’ın feyzi tefekkürdedir.
Mûsa Baştürk “Dede Paşa” (k.s.)
Bulutlar.
Tasavvuf tahsilinin, “ İlk dersi incitmemek , son dersi incinmemektir “...
"Maalesef bugün Müslüman Müslüman'a buğzediyor. Onu düzeltme imkanına sahip olduğu halde, bunu hiç denemeden hemen ilk iş ona buğz ediveriyor. Niye uyarmadan buğzetmeye kalkıyoruz? Belki bizi dinleyecektir. Hem o kişi çok uzağımızda değil ki ona ulaşma ve düzeltme imkanımız olmasın. Yanımızda, yanı başımızda onlar. O halde böyle durumlarda birbirimize buğz etmeyeceğiz. Onu düzeltme adına elimizden geleni yapmadıkça bunu düşünmeyeceğiz."
[Ali Küçük Tefsiri]

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
“Onlar Kur’ân’ı tefekkür etmiyorlar mı? Yoksa kalpler üzerinde kilitler mi var?” (Muhammed, 24)
TEFEKKÜR-İ MEVT (ÖLÜMÜ TEFEKKÜR) – 3
“SÛ-İ HATEMENİN SEBEPLERİ VE ÇARELERİ”
Bu yazımızda “Kalbin Amelleri”nden biri olan “tefekkür” çerçevesinde ölümü tefekkürü, son nefesi, özellikle de sû-i hatemeyi (kötü akıbeti, imansız olarak ölmek meselesini) incelemeye çalışacağız.
Fani olan bu hayatın sonu demek olan “son nefes”, aynı zamanda baki olan ahiret hayatının başlangıcıdır. Son nefeste imanlı veya imansız göçme durumu, ebedî olan ahiretin vasfını belirleyecektir. İmanlı göçme halinde ebedî bir saadet, imansız gitme halinde ise ebedî, sonu gelmez bir azap ve felaketle karşı karşıya kalınacaktır. Bundan dolayı hayatın sonu demek olan ölüm, üzerinde düşünülmesi gereken en önemli mesele, en büyük olaydır. Bundan daha büyük ve daha önemli bir mesele tasavvur olunamaz.
Onun için “akıllı” olduğunu düşünen her insan son nefes hadisesine gereken önemi vermelidir.
Fâtır Suresinin 28. ayetinde “Allah’tan en çok âlimler korkar” buyurulmuş, Hz. Peygamber (s.a.v.) de “İçinizde Allah’tan en çok korkanınız benim.” (Buhari, Nikah 1; Müslim Nikah 5.) “Allah’a yemin olsun, benim bildiğimi siz bilseydiniz az güler, çok ağlardınız…” (Tirmizî, Zühd 9.; İbn Mâce, Zühd 19.) “Ölümü ve öldükten sonra ceset ve kemiklerin çürümesini hatırlayın. Ahiret hayatını isteyen, dünya hayatının süsünü terk eder.” (Tirmizî, Kıyâmet, 24) buyurmak suretiyle meselenin ciddiyetine ve büyük tehlikesine işaret etmiştir.
Tarih boyunca peygamberler başta olmak üzere bütün Allah dostları, evliyaullah, gerçek âlimler, salih müminler son nefes korkusunu hep yaşamış ve bu konuda ibretli sözler söylemişlerdir. Biz sadece “Son nefeste söylemezse bu diller, bütün cihan senin olsa ne fayda…” diyeni anmakla yetinelim…
I- SÛ-İ HATEME BİR SONUÇTUR, ONU HAZIRLAYAN DÜNYA HAYATINDAKİ MENFÎ AMELLER VE HALLERDİR
Son nefes çerçevesinde korkulması gereken en büyük olay sû-i hateme, yani kötü akıbet, imansız gitme tehlikesidir. Esasen sû-i hateme bir sonuçtur. Dünya hayatındaki inanç, fikir ve eylemlerin sonucudur. Aynı zamanda sû-i hateme bir başlangıçtır. Sonu gelmeyecek bir hayatın saadet mi yoksa felaket mi olacağını tayin ve tespit eden bir başlangıçtır. O halde son nefes, her insan için en büyük geçittir.
Burada sizinle çocukluğumda bende iz bırakan bir müşahedemi paylaşmak isterim:
Yaylamızda evimiz camiye yakın olduğu için, Cuma namazı sonrası komşu yaylalardan gelen sakallı, sarıklı yaşlı insanlar bizim eve yemek yemeye gelirlerdi. Yemekten sonra giderken de şöyle dua ederlerdi: “Allah akıbetinizi hayreylesin.” O yaşlarda bu dua dikkatimi çekerdi ama niye böyle dua ettiklerine bir anlam veremezdim. Yaşım ilerledikçe anladım ki en büyük dua buymuş… Çünkü akıbetin, yani hayatın sonunun hayır olması demek, kişinin imanını selamete alarak ölmesi demektir. Bundan daha büyük dua olabilir mi?
Sû-i hateme bir sonuç olduğuna göre, bu sonucu hazırlayan sebeplere, yani dünya hayatına da dikkat çekmemiz gerekir. Hangi sebepler sû-i hatemeyi, hangi sebepler hüsn-i hatemeyi (güzel akıbeti) hazırlıyor? Bu soruya cevap bulmak hayatı baştan sona muhasebe etmeyi ve nefsi murakabeye çekmeyi gerektirmektedir.
Bu konuda vârid olmuş iki hadis-i şerifi aktarmak isterim:
“Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz!..” (Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, V, 663; Aliyyülkârî, Mirkâtü’l-mefâtîh 1/332, 7/375, 8/431.)
Bu hadis-i şeriften, kişinin dünya hayatındaki yaşam tarzının ve bu yaşam tarzının kalpte oluşturduğu manevi havanın son nefesi şekillendireceği, son nefesin de ebedî hayatın vasfını tayin edeceği anlaşılmaktadır.
Öyleyse iyilik, kötülük, güzellik, çirkinlik ölmeden önce dünya hayatında tefekkür edilmeli, kişi kendini bu meyanda murakabeye ve muhasebeye çekmelidir.
Abdullah b. Mes’ud’un rivayet ettiği bir diğer hadiste de Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Sizden bir kimse cennet ehlinin amellerini öyle işler ki, kendisi ile cennet arasında sadece bir arşın mesafe kalır; derken kitabın hükmü ön plana çıkar ve o kimse bu sefer cehennem ehlinin amellerini işlemeye başlar ve cehenneme girer. Yine bir kimse cehennem ehlinin amellerini öyle işler ki, kendisi ile cehennem arasında sadece bir arşın mesafe kalır; derken kitabın hükmü ön plana çıkar ve o kimse cennet ehlinin amellerini işlemeye başlar ve cennete girer.” ( Buhârî, Bed’ü’l-halk 6, Enbiyâ 1, Kader 1; Müslim, Kader 1.)
Bu hadis-i şerif bir öncekiyle çelişki arz etmiyor, tam tersine iki hadis birbirini tamamlıyor.
Bu hadisten asla şöyle bir sonuç çıkarılmamalıdır:
Bir kişi iyi bir hayat yaşasa da son anda cebrî bir şekilde kötü bir sonuçla karşılaşabilir… Veya kötü bir hayat yaşasa da son anda şansı yaver gidip (!) iyi bir şekilde ölebilir…
Bu batıl bir görüştür, cebriyecilik görüşüdür, buna asla itibar edilmez.
Peki, o halde mesele nasıl anlaşılmalıdır?
Bir önceki hadiste geçtiği gibi, kişi nasıl yaşamışsa öyle ölecek, nasıl ölmüşse öyle dirilecektir. Ama mesele buradaki “nasıl” ifadesinde düğümlenmektedir. Çünkü insanın “nasıl” olduğu, dış görünüşüne, insanların algılamasına göre değildir. Dış görünüş çoğu zaman yanıltıcı olabilir.
İnsanın amelî boyutu elbette önemlidir, ama asıl olan onun kalbî boyutudur. Bu kalbî boyut nasılsa, son nefes ona göre sonuçlanır.
Buna göre bir insan, diğer insanlar nezdinde iyi, salih amel sahibi bir kimse olarak görülebilir. Ama belki de onun kalbinde imanına zarar veren bir nifak, bir bid’at, yanlış bir inanış veya imanına arız olmuş bir şek ve şüphe olabilir. İnsanın bu yönü Allah’a açık, kullara kapalıdır. Ölüm anında işte bu kalbî hal zuhur eder ve dıştan “iyi” görünen o kimse sû-i hateme ile gidebilir.
Yine bir kimse İslam’dan, amelden uzak, kötü bir karakter sahibi gibi görülebilir. Ama onun iç âleminde, kalbinde, nüve halinde ciddi bir Allah korkusu, güçlü bir tasdik bulunabilir. Gerekli ameli yaparak onu dışarıya yansıtmamıştır. Ölüm anında kalbinin taşıdığı bu vasıflar onun kurtuluşuna vesile olabilir.
Yani her iki halde de son nefesi belirleyen kalpteki hal ve keyfiyettir. Kalbin “nasıl” olduğudur. Bunun insanlar tarafından doğru bir şekilde gözlemlenmiş olması şart değildir.
İmam Şaranî şöyle der:
“Alimler derler ki, ömrün kötü / yani imansız olarak sona ermesi ancak kalpte günahlar üzerine devam eden münafık kimse için olur. Çünkü onun aziz ve celil olan Allah’a huda (hile) yaparak büyük günahlarda ısrar etmesi vardır. Görünüşte dosdoğru yol üzere olup içte de günah üzere devam etmeyen kimse ise, bunun gibilerin ömrünün kötülükle biteceğini biz hiç bilmiyoruz ve işitmiyoruz. Bu nimet üzerine Allah’a hamd u senalar olsun…” (İmam Şaranî, Ölüm, Kıyamet, Ahiret ve Ahirzaman Alametleri, Mütercim: Halil Günaydın, Bedir Yayınevi, İstanbul, 2011, s: 50.)
Keza son nefeste imanla gidebilmek için ne sadece korkarak ne de sadece ümit ederek yaşamalı, bilakis kişi korku ve ümit dengesi içinde hayatını sürdürmelidir. İstikamette olmanın yolu, formülü budur.
Yahya b. Muaz şöyle demiştir:
“Sırf korku sebebiyle Allah’a ibadet eden keder ve ümitsizliğe boğulmuş, sırf ümit ile ibadet eden de şaşkınlık çölüne düşmüş olur. Fakat korku ve ümit ile Allah’a ibadet eden, davasında istikamet etmiş olur.” (İhya, c:4 s: 305.)
II- SÛ-İ HATEMENİN SEBEP VE ÇARELERİ
Yukarıda ifade ettiğimiz gibi sû-i hatemenin sebepleri dünya hayatıyla ilgili olup son nefes bir sonuçtur. Buna göre kişinin son nefesteki halinin keyfiyetini dünya hayatında aramaktan başka yolu yoktur.
İmam Gazali İhya’nın 4. cildinde “Havfullah” konusunun “sû-i hateme” bahsinde bu konuya temas ederek, sû-i hatemenin sebeplerini dünya hayatındaki hal ve amellerde aramak gerektiğini uzun uzun anlatır.
Biz de “Allah’ı Bilmek ve Tanımak – II / Vesileler ve Allah’a Yönelmek” adlı eserimizde sû-i hatemenin sebeplerini Gazali’nin bu izahatlarından istifade ile maddeler halinde sıralamış idik. Yazımızın bu safhasında o bölümü sizlerle paylaşmak isteriz:
“Sû-i Hatemenin Sebepleri:
Bu sebepler çoktur, ama en önemlileri şunlardır:
1- Kişinin imanındaki ve akaidindeki bozukluk. Bunun çaresi ehl-i sünnet ve’l cemaat itikadını doğru öğrenmek, kalbini ve aklını buna uygun hale getirmektir.
2- Kitaba ve Sünnete ters bir inanç, amel, hal veya âdetin bulunması. Bunun çaresi bid’atleri reddetmek ve sünnet-i seniyyeye ittiba etmektir.
3- Köklü bir dünya, mal, servet, çoluk çocuk, makam vs. sevgisi. Dünya sevgisi ve tüm mâsivâ, kalbi zulümâta iter. Allah sevgisi ve korkusunu ya yok eder ya da ikinci plana atar. İşte bu durum ölüm anında galebe çalarsa kişi imansız gidebilir. Bunun çaresi mücâhede ve riyâzettir (yani aklımızı ve irademizi kullanarak kendi kendimizi kötülükten alıkoymak, iyiliğe yönelmek ve Hz. Peygamberin sünneti üzere bir hayat sürmektir.) Dünya sevgisi sû-i hatemenin en önemli sebepleri arasındadır.
4- Sû-i hatemenin önemli bir sebebi de ahlak-ı zemîmedir. Yani kibir, gurur, riyâ, ucub, hased vs. gibi kalbî ve ahlakî kötülüklerdir. Bunlar izale edilmezse, son nefes anında galebe çalarak kişinin imansız gitmesine neden olabilirler. Çare nefis terbiyesiyle ahlak-ı zemîmeyi ahlak-ı hamîdeye çevirmektir.
5- Keza açığı ve gizlisiyle her türlü nifak ve ikiyüzlülük de sû-i hateme sebebidir. Nifakın çaresi imanda samimiyettir, ihlâstır. Bu da ancak nefsi terbiye ve tezkiye ile kalbi şirkten, küfürden ve mâsivâdan tasfiye ile mümkündür.
6- Nefsin hevâsına kul olmak, şeytanın iğva ve vesvesesine kapılmak da son nefeste imansız gitmeye sebep olur. En önemli sû-i hateme sebeplerinden biri de budur. Çaresi -malum- nefis terbiye ve tezkiyesidir.
7- Allah’tan başkasına bel bağlamak, tevekkülsüzlük hali, Allah’ın rahmetine güvenmemek, ondan ümidi kesmek de yine sû-i hateme sebebidir. Çaresi samimi iman ve tevekküldür.
8- Takdire itiraz, kadere isyan da sû-i hateme sebebidir.
9- Hırs, uzun emel, ölümü kerih görmek de sû-i hateme sebebidir.
10- Kâfirleri dost edinmek, ehl-i küfrün âdetlerini sevmek de sû-i hateme sebebidir. Çaresi “Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek” şeklindeki akaid ilkesine sarılmaktır.
Sû-i hatemeye daha birçok sebep sayılabilir. Bu kötü sondan halâs olmak için Allah’a sahih bir imanla itikad ve ibadet, Resûlüne de ittiba etmek, niyeti ihlâs üzere ayarlamak, kalbin mâsiyetleriyle savaşmak, sabır, kanaat, tevhid, zikir, tevekkül, şükür gibi ahlak-ı hamîde özelliklerine sarılmak icap eder. Çare kişinin nefsiyle hesaplaşması ve cihad-ı ekberi kazanması; bu araştırmada anlattığımız gibi, İslam’ı bir bütün olarak kavrayarak, tasavvufî derinliğe erişerek güzel ahlakı kuşanmasıdır. (a.g.e., s: 228 – 229.)
Ali DEĞERMENCİ
8 Ağustos 2020
"...Eğer onlar kendi fıtratlarıyla başbaşa bırakılsalar, kendiliklerinden Allah'ın azametinin delillerini bulurlardı. Allah kendilerine varlık ve akıl nimetini ihsan etmiş ve onları yeryüzünde şerefli varlıklar kılmıştır. Ömürleri için bir süre tayin etmiş ve neticede kendi katına gelip cezalandırılacaklarını belirtmiştir. İşte yaratılmış olduğunuz ve üzerinde yürüdüğünüz yeryüzü, her türlü esrarını keşfetmeye çalıştığınız dünya, bu bile sizin küfretmemeniz için yeterli bir nedendir. Bunun da ötesinde Allah'ın inceliklerini kullarına bildirmediği yüce kudret ve azametinin numunesi olan gökyüzü bulunmaktadır. Her şeyi ancak ve ancak Allah bilir. Bir şeyi yaratandan daha iyi bilen çıkar mı hiç?..."