Bir bildirim düşer telefonunuza. Bir an için nefesiniz kesilir. Elleriniz titrer, yüzünüzde istemsiz bir gülümseme belirir. Belki de uzun zamandır beklediğiniz şeydir bu.Ekranı açarsınız.Mesajın yalnızca bir kısmı görünür:“Seni severek ölece…”Devamını göremezsiniz.İşte tam o anda kalbiniz daha hızlı atmaya başlar. Ama bu kez mutluluktan değil, korkudan. İçinizi kemiren o ihtimal gelir aklınıza.“Ya kendine bir şey yaptıysa?”Hiç düşünmeden ararsınız. Telefon meşguldür. Bir kez daha vurur yüzünüze engelli olduğunuz gerçeği. Yutkunursunuz. Elleriniz daha çok titremeye başlar.Bu kez en yakınını ararsınız.Açmaz.Kalbiniz sıkışır. Gözleriniz dolar. Dakikalar saat gibi gelir. Kafanızın içinde bin türlü senaryo dönüp durur. O ihtimal, o korku, sizi yavaş yavaş delirtir.Bir kez daha ararsınız.Bu sefer telefon açılır.Karşı tarafta sakin bir ses vardır, siz ise korkudan parçalanmışsınızdır.“Nerede?” dersiniz telaşla.“Odasında.”O iki kelimeyle içinizdeki fırtına biraz diner.“Lütfen… beni onunla konuştur.”Titreyen sesiniz bile size ait gibi gelmez.Telefon aktarılır.Birkaç saniye beklersiniz.Sonra o sesi duyarsınız.Ne özlem vardır içinde ne de sıcaklık.Sadece soğuk ve sert bir ton:“Konuşacak bir şey yok.”Bir tokat gibi çarpar yüzünüze.Az önce korkudan atmak üzere olan kalbiniz şimdi başka bir acıyla ezilir. O an hissedilen tek şey, insanın içine işleyen derin bir pişmanlıktır.Çünkü bazen bir insanın öldüğünü sanmak bile, onun sizi artık sevmediğini duymaktan daha az acıtır.Ve telefon kapandığında geriye yalnızca şu cümle kalır: “Keşke hiç aramasaydım…”










