Müminler Her Durumda kardeşini Desteklemelidir
Öteyandan Müslim'de yer aldığına göre yukardakine benzer bir olayı sahabilerden Cabir şöyle anlatıyor:
Bir defasında biri muhacirlerden ve öbürü Ensar'dan olan iki genç arasında kavga çıktı. Bunun üzerine Muhacirler kendi taraflarını:
"Ey Muhacirler, buraya bakın" ve Ensar da kendi taraflarını:
"Ey Ensar, buraya bakın"diye kışkırtmaya kalkıştılar.
Durumdan haberdar olan Rasulullah ortaya çıkarak
"Nedir, bu yoksa cahiliyye usulü kışkırtma mı var?" diye seslendi. Sahabiler kendisine
"Hayır, ya Rasulallah, sadece iki genç biribirleri ile kavga etti ve arkasından biri öbürünün kaba etine hakaret maksatlı bir tokat vurdu" diye karşılık verince Peygamberimiz sözlerini şöyle bağladı:
"İyi o zaman mesele yok. Kişi ister haksızlık etmiş olsun, isterse haksızlığa uğramış olsun, kardeşine yardımcı olmalıdır. Eğer haksızlık etmiş ise onu bundan vazgeçirsin, bu ona yardım etmektir. Eğer haksilığa uğramış ise de onu desteklesin."[115]
Bu iki isim, yani "Muhacirler" ile "Ensar" isimleri Kur'an'da ve hadislerde kullanılan şeriat kaynaklı (meşru) terimlerdir. Cenab-ı Allah bu iki zümrenin mensuplarını ve bizleri:
"Gerek daha önceki kitaplarda ve gerekse bu ki-tab'da (Kur'an'da) Müslümanlar" olarak adlandırdı.[116] Buna göre bir kimsenin "Muhacirlere" veya "Ensara" mensup olduğunun söylenmesi Allah ve Rasulullah katında güzel ve makbul bir nîsbet şeklidir, bunlar kabile ve şehir nisbetleri gibi sırf tanıtma maksadı ile kullanılan mubah nis-bet belirtme şekillerine benzemedikleri gibi bidata ve günaha götüren mekruh ve haram nisbet şekillerinden de başkadırlar.
Böyle olmasına rağmen bunlar mensuplarını biribirleri-ne karşı kışkırtmaya kalkışınca Rasulullah bu davranışına karşı çıkarak onu:
"Cahiliyye kışkırtması, cahiliyye taasubu" olarak adlandırdı. Fakat kendisine bu kışkırtmanın topluluk tarafından değil, sadece iki genç tarafından yapıldığı anlatılınca haksızlık edene engel olunmasını ve haksızlığa uğrayana da arka çıkılmasını emretti. Böylece Peygamberimiz böylesine durumlarda sakıncalı olanın sadece tıpkı cahiliyye döneminde olduğu gibi kişinin haklı-haksız ayırım yapmaksızın kendi tarafını tutması olduğunu, buna karşılık insanının haklı yere ve ölçüyü kaçırmaksızm kendi tarafına arka çıkmasının bazan vacip ve bazan da müstehap olan yerinde bir tutum olduğunu belirtmek istemiştir.
Nitekim Ebu Davud ve İbn-i Mace de yer aldığına göre sahabilerden Vasile b. Aşka[117], (r.a.) diyor ki:
Bir defasında Rasulullah'a: "Taassub nedir?" diye sordum. Bana: Yine Ebu Davud'da [118]yer aldığına göre Süraka b. Malik[119] şöyle diyor:
Bir defasında Peygamberimiz bize verdiği bir hutbede:
"Aranızdaki hayırlılar, günah işlemedikçe, aşiretini savunan kimselerdir"[120] buyurmuştur.
Yine Ebu Davud'un sahabilerden Cübeyr b. Mutim'e[121] dayanarak bildirdiğine göre Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
"İnsanları zümre tassubuna çağıran (kışkırtan) kimse sizden değildir. Zümre taassubu uğruna savaşan bizden değildir. Zümre taassubu uğruna ölen bizden değildir."[122]
Ayıca Ebu Davud'un, İbn-i Mesud'dan rivayet ederek kaydettiğine göre Peygamber Efendimiz (s.a.v.) yine bu konuda şöyle buyuruyor:
"Kim haksız bir konuda kendi kavmini desteklerse onun hali uçurumdan düşmüş de kuyruğundan yukarıya çekilmeye çalışılan bir deveninkine benzer."[123]
Bu iki zümre ismini benimsemek ve bu zümrelere mensup olmak Allah'ın ve Rasulullah'ın sevgisini kazandırdığına göre, ya mubah veya mekruh olan nisbet ve ilişkilere taassupla nasıl bağlanabilir? Sözün kısası, şeriatta yeri olan bir zümre ismine mensup olmak, başka her hangi bir gurup-landırma ismine bağlanmaktan daha iyidir. Baksana bu konuda Ebu Davud'un, bildirdiğine göre İran asıllı bir köle olan sahabilerden Ebu Ukabe[124] ne diyor?:
Peygamber Efendimizle birlikte Uhud savaşma katılmıştım. Bir ara "Al sana, bu da İran asıllı bir köle olan benden sana bir ders olsun" diyerek karşıma çıkan bir müşrike bir darbe vurmuştum. Bunun üzerine bana doğru dönen RasuluUah "Al sana, bu da Ensar'dan bir köle olan benden sana bir ders olsun-desen olmaz mıydı?"[125] buyurdu.
Görülüyor ki, Peygamber Efendimiz, bu sahabiyi Ensar'a mensup olduğunu söylemeye teşvik ediyor. Her ne kadar bu bağlılık kölelik ilişkisine dayansa da, bu bağlılığı benimsemeyi, aslında doğru olan ve haram da olmayan İran asıllı-ğa bağlılığından daha makbul tutuyor. Anlaşılan bu titizliğin hikmetlerinden biri, insan nefsinin mensup olmayı benimsediği tarafı savunma eğiliminde oluşudur. Yukardan beri gözden geçirdiğimiz hadislerin tümü bir şeyin cahiliyye dönemi ile ilişkili olmasının o şeyin kınanmış ve yasak olmasını gerektirdiğini açıkça gösteriyorlar. Bu da kayıtsız şartsız olarak bütün cahiliyye adet ve davranışlarını kesinlikle yasaklamayı gerektirir ki bu kitabın maksadı da budur.
Bu hadislerin bir diğer benzeri Ebu Davud'da yer alan ve Ebu Hureyre (r.a.) tarafından rivayet edilen aşağıdaki hadistir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu hadiste şöyle buyuruyor:
"Allah sizin cahiliyye gururu ve o dönemin atalarla öğünme zihniyeti ile ilginizi kesti. İster takva bağlısı bir mümin, isten günahkar bir kimse olunuz bu zihniyetten uzak olmalısınız. Sizler hepiniz Adem'in torunlarısınız, Adem de topaktan yaratılmıştır. Bazı kimseler kavimleri ile öğünmeyi mutlaka bıraksınlar. Böyleleri birer ce-hehennem kömürüdürler veya Allah katında burunları ile koku kovalayan pislik böceğinden daha geçersizdirler."[126]
Görüldüğü gibi Peygamberimiz gururu ve övünmeyi "Cahiliyye" dönemine bağlayarak onu kınıyor. Yani bu huylar cahiliyye zihniyetinin unsurları oldukları için kınanmaya uğruyorlar. Bu durum cahiliye zihniyeti ile irtibatlı olan her adet ve davranışın kınanmasını, hor görülmesini gerektirir. Aynı ana fikri işleyen başka bir hadis de Müslim'de yer alan ve yine Ebu Hureyre'den rivayet edilen şu hadistir. Peygamberimiz buyuruyor ki:
"Kim başa itaati bırakıp cemaatten ayrılır da, bu halde iken ölürse cahiliye ölümü ile ölür. Kim zümre taassubu ile öfkelenir, zümre taassbunu kışkırtır veya zümre taassubunu destekleyerek kör döğüşünü sembolize eden bir sancağın altında savaşır da ölürse, cahiliye dönemindekilere benzer bir şekilde öldürülmüş olur. Kim ümmetime karşı isyan eder de iyi-kötü ayırımı yapmaksızın herkesin boynunu vurur ve müminlerin kana girmekten bile kaçınmaz, ayrıca yaptığı antlaşmalara bağlı kalmazsa Ben'den değildir, ben de ondan değilim."[127]
Peygamberimiz bu hadiste fıkıh alimlerinin ölüm cezasına müstehak gördükleri üç gurubu, yani asilleri, saldırganları ve zümre taassubuna kapılarak ayrılıkçılığa kalkışanları saymaktadır.
Bu gurupların birincisi hükümdara isyan edenlerdir. Peygamberimiz bu hadiste başa itattan sıyrılıp, cemaatten ayrılmayı yasaklıyor ve başa (imama) itaattan sıyrılmış olarak ölenlerin cahiliye ölümü ile öleceklerini belirtiyor. Çünkü tarihten öğrendiğimize göre gerek Araplar ve gerekse diğer milletler cahiliye dönemlerinde yaygın egemenliğe sahip bir hükümdara itaat etmekten uzaktılar.
Peygamberimiz bunun arkasından sözü kavimcilik, hemşehrilik ve benzeri taassublarla savaşa girişenlere getirerek böylelerinin gölgesi altında savaştıkları sancağı "Kördöğüşü sancağı" diye adlandırıyor. Çünkü böylesine bir hareket, hedefi belirsiz bir körler eylemidir. Bu uğurda Öldürülenleri de cahiliye dönemindeki öldürülmelerle aynı görüyor. Bu kimseler isterse zümre taassubu uğruna Öfkelenmiş olsunlar, isterse doğrudan doğruya bu amaçla çatışmaya girmiş olsunlar farketmez. Peygamberimiz, Müslim'de yer alan ve yine Ebu Hureyre tarafından rivayet edien aşağıdaki hadiste bu durumu şu şekilde açıklıyor:
"Öyle bir zaman gelecek ki öldüren niçin öldürdüğünü ve öldürülen de neden öldürdüğünü bilemeyecektir."
Peygamberimiz sahabilerden birinin:
"Bu nasıl olur?" şeklindeki sorusuna da:
"Herc-ü Merc (kargaşalık) yüzünden bu böyle olacaktır, O durumda öldürülen de ölen de cehennemliktir."[128] diye cevap vermiştir.
Bir önceki hadiste sözü geçen gurupların üçüncüsü de islam ümmetine karşı çıkanlardır. Bunlar amaçlan mal yağmacılığı olan yol kesiciler ile benzerleri olabilecekleri gibi mevki ve iktidar hırsına kapılan kimseler de olabilirler. Asker-sivil ayrımı yapmaksızın kendi egemenliğinde olmayan bir şehrin halkını tümü ile öldüren zorbalar ile, sünnetten ayrılıp başkaldırarak ayrımsız bir şekilde kıble ehlinin kanlarını mubah görenler gibi. Ali'nin savaştığı Haru-riler[129]bu gurubun bir Örneğidirler.
Görülüyor ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu hadislerde anlattığı ölümleri ve vuruşmaları kınama ve yasaklama hedefi ilan ederek "cahiliye ölümleri" ve "cahiliye vurulmaları" olarak isimlendiriyor. Aksi halde bunları yasaklamaz -dı. Bundan anlıyoruz ki, cahiliye dönemi ile irtibatlı olan ölüm, vurulma ve diğer faaliyetler kınanmış ve yasaklanmış faaliyetlerdir. Bu da cahiliye dönemi ile ilgi olan tüm davranış ve adetlerin kınanmasını gerektirir ki, bizim vurgulamak istediğimiz de budur.
Yine Buharı ile Müslim'in Marur b. Suveyd'e[130] dayandırarak anlattığı şu olay da bu kabildendir. Marur diyor ki:
Bir defasında sahabilerden Ebu Zerr'in üzerinde yeni bir takım elbise gördüm, kölesi üzerinde de aynı elbiseden bir takım vardı. Sebebini kendisine sorduğumda bana Peygamberimizin zamanında bir adamın anasına dil uzattığını anlattı. Adam Peygamberimize varıp bu olayı anlatınca Ra-sulullah:
"Ebu Zerr'in "Sen şahsında cahiliye döneminden kalıntılar bulunan bir adamsın" diye azarladı.
Başka bir rivayete göre Peygamberimiz sözlerine devam ederek Ebu Zerr'e şöyle buyurdu:
"Köleleriniz sizin kardeşlerinizdirler. Allah onları sizin ellerinizin altına verdi. Kardeşini elinin altında bulunduranlarınız onlara yedikleri yemekten yedvrsinler, giydikleri elbiseden giydirsinler ve kendilerine güçlerinin üzerinde işler vermeyiniz. Eğer onların güçlerinin yetmeyeceği işler verirseniz kendilerine yardım ediniz."[131]
Görüldüğü gibi, Peygamberimiz bu hadiste cahiliye hayatı ile ilgili adetlerin kınanmış olduğunu bildiriyor. Çünkü Rasulullah'm "Sen de cahiliye döneminden kalıntılar var" şeklindeki ifadesi sözkonusu huyu kınamak, kötülemektir. Çünkü eğer cahiîiye niteliği içerdiği unsurları kınanmasını gerektirmesiydi, kullanılış maksadı gerçekleştirmemiş olurdu.
Bu arada bu hadiste neseblere dil uzatmanın bir cahiliye huyu olduğu belirtiliyor. Yine bu hadisten anladığımıza göre ilminin genişliği, fazileti ve dindarlığı ile tanınan bir kimsede "cahiliyet" "yahudilik" ve "hristiyanlık" diye adlandırılan özellikler sisteminin bazı unsurları bulunabilir ve bu yüzden adamın kafir veya fasık olması gerekmez.
Yine Müslim'in, İbn-i Abbas'a dayandırarak kaydettiğine göre Peygamberimiz aynı gerçeği vurgulayan başka bir hadisinde şöyle buyuruyor:
"Allah'ın sevmediği insanlar şu üç kimseler:
1) Harem-i şerife mahsus yasakları çiğneyen kimse,
2) İslamda cahiliye geleneklerini hortlatmak isteyen kimse,
3) Haksız yere bir insanın kanını dökmek isteyen kimse."[132]
Peygamber Efendimiz, insanlar arasında Allah'ın en sevmediği kimselerin sözkonusu üç kimse olduğunu haber
Bunu şöyle açıklayabiliriz. Çünkü fesad ya dinle ilgili veya dünya ile ilgili olur. Dünya ile ilgili en büyük fesad haksız yere insan öldürmektir. Bu yüzden adam öldürmek, en büyük dini fesad ve yıkım olan kafirlikten sonraki ikinci en büyük günah sayılmıştır.
Dinle ilgili fesad ve yıkıma gelince bu iki kısma ayrılır. Bir kısmı davranışın (amelin) kendisi ile ve öbür kısmı da davranışın işlendiği yerle ilgilidir. Davanışın kendisi ile ilgili olanı cahiliye gelenekleri peşinde koşmak, onları hortlatmaya çalışmaktır. Davranışın yeri ile ilgili olan kısma gelince Harem-i Şerifin (Kabe'nin) saygınlığını çiğnemektir. Çünkü en önemli, en seçkin amel işleme yeri Harem-i Şeriftir. Davranışın (amelin) işlendiği yerin saygınlığını çiğnemek davranışın zamanla ilgili yasaklamaları tanımamaktan daha önemlidir. Bu yüzden Harem sınırlan içinde bazı hayvanları avlamak ve bazı bitkileri yolmak haram kılındı. Oysa aynı davranışları haram aylarda işlemek yasaklanmıştır. Yine bu yüzdendir ki, sahih kaynakların ispatladığı gibi savaşma Harem sınırları içinde her zaman haram olduğu halde, haram aylarda böyle değildir. Allahü alem bu yüzden Peygamberimiz Harem-i Şerifin saygınlığını çiğnemeyi cahiliye geleneklerini hortlatmaya çalışmakla birlikte saymıştır.
Sözün kısası, bu üç kimse İslam'da cahiliye geleneklerini hortlatmak isteyen kimselerdir. İslam'da her hangi bir cahiliye adetini uygulamak isteyen herkes bu hadisin kapsamına girer.
Cahiliye geleneği (yolu, sünneti) o dönemin insanlarının uyguladıkları adetlerin bütünüdür. Yani sürekli şekilde gidilen yoldur. Bu yol çeşitli halk kesimlerini kapsamına alır ve ibadet sayılan ve sayılmayan davranış ve tutumları tümü ile içine alır. Nitekim Cenab-i Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Sizden önce de nice gelenekler (sünnetler) gelip geçmiştir." Yeryüzünde geziniz de yalancıların akıbetlerinin nasıl olduğunu görünüz." (Al-i İmran: 3/137)
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de şöyle buyuruyor:
"Sizden öncekiler geleneklerine (yaşama tarzlarına) noktası noktasına uyacaksınız."[133]
"Uymak" izlemek ve örnek edinmek demektir. "Onların" geleneklerinin herhangi bir unsurunu uygulayanlar cahiliye döneminin yaşama tarzına uymuş olurlar. Bu ilke cahiliye geleneklerinden olan herhangi bir adete -ister bir bayram töreni olsun, isterse bunun dışında bir davranış olsun- uyulmasının haram olmasını gerektiren genel bir kuraldır.
"Cahiliye" terimi kimi zaman belirli bir tutum -ki Kur'an ve hadislerde çoğunlukla böyledir- kimi zaman da bu belirli tutumun sahibini ifade eder. Peygamberimiz, Ebu Zerr'e:
"Sen şahsında cahiliye zihniyetinden kalıntılar bulunan bir adamsın" Ömer'in "Ben cahiliye döneminde bir gece itikafa girmeyi (bir yere kapanmayı) adadım" Aişe'nin:
"Cahiliye döneminde dört türlü nikah vardı" ve sahabi-ierin:
"Ya Rasulallah, cahiliye ve kötülük içinde idik" şeklindeki sözleri cahiliye teriminin bu anlamına örnektirler. Bu cümlelerde •"cahiliye" terimi "cahiliye halinde", cahiliye yolunda" ve "cahiliye adetine göre" gibi anlamlara gelir. Bu örneklerdeki cahiliye terimi, aslında sıfat olduğu halde kullanılan isim halini almıştır.
Terimin ikinci anlamının örnekleri "cahiliye zümresi", "cahiliye şairi" gibi deyimlerdir. Terimin bu anlamı "bilgisizlik" veya "bilgiye uymamak" demek olan cahillikle ilgilidir. Biraz açıklarsak, bir kimse gerçeği bilmezse o basit anlamı ile cahildir. Fakat eğer bu kimse gerçeğin zıddını gerçek biliyorsa o katmerli (mürekkeb) cahildir. Bir kimse gerçeği bilerek veya bilmeyerek zıddını söylerse o da cahil adını alır. Nitekim Cenab-ı Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
"Rahman'ın (has) kulları yeryüzünde tevazu içinde yürürler ve cahiller kendilerine laf atınca "selam" derler." (Furkan: 25/63)
Peygamberimiz de bir hadisinde bu terimi şöyle kullanıyor:
"Herhangi biriniz oruçlu iken çirkin söz söylemesin» kötü iş yapmasın ve cahillik etmesin"[134]
Öteyandan ünlü muallaka şairi Arar b. Gülsüm de[135] bir beytinde bu terime şöyle yer veriyor:
Hey bize karşı hiç kimse cahillik yapmasın.
Yoksa biz cahillerinkinden daha baskın cahillik yaparız.
Terimin bu anlamdaki kullanımı çoktur. Tıpkı bunun gibi gerçeğin tersine davranan kimseye de davranışın gerçeği ters olduğunu bilse bile cahil denir. Nitekim Cenab-ı Allah şöyle buyuruyor:
"Tevbe, ancak cahillik sonucu "kötülük yapanlar içindir." (Nisa: 4/17)
Yine bazı sahabiler de bu anlamda "kötülük yapan herkes cahildir."[136] demişlerdir.
Çünkü kalbde kökleşmiş gerçek bilgi kendisine ters düşen söz ve dayanışın meydana çıkmasına engel olur. Buna rağmen eğer bilgi ile çelişen, ona ters düşen bir söz veya davranış ortaya çıkarsa, bu durum mutlaka ya kalbin o tersliğe karşı farketmediğini (ondan gafil kaldığını) ya bu tersliğe karşı direnmede zayıf kaldığını gösterir. Bu durumların her ikisi de bilginin özüne ters düştüğü, onunla çeliştiği durumlar bu anlamda cahillik olurlar.
Bundan amelerin mecazi anlamda değil, hakiki anlamı ile iman teriminin kapsamına girdikleri anlaşılıyor. Gerçi herhangi bir ameli terkeden^ kimsenin kafir olduğu veya iman teriminin kapsamı dışında kaldığı söylenemez. "Akıl" ve benzeri terimler de böyledir.
Böyle olduğu için Cenab-ı Allah (c.c.) Kur'an'da cahi-liye örneğine uygun bir hayat tarzı sürenleri "ölüler", "körler", "sağırlar", "dilsizler", "sapıklar", "cahiller", "düşünmeyenler" ve "işitmeyenler" diye nitelendiriyor. Buna karşılık müminleri de "düşünce sahipleri", "izan sahipleri" "doğru yolda olanlar", "nur sahipleri" ve "işitenler" gibi sıfatlarla tanıtıyor.
Bu noktayı açıkladıktan sonra hemen belirtelim ki, insanlığın tümü Peygamberinizin (s.a.v.) gönderilişinden önce bilgisizliğe dayalı bir cahiliyet hayatı yaşıyordu. Söyledikleri sözler ve yaptıkları davranışlar cahiller tarafından ortaya konmuş ve ancak cahillerin benimseyip işleyebilecekleri şeylerdi. Bu arada peygamberlerin getirdikleri ve sonradan bozulan, gerçeklerle bağdaşmayan yahudilik ve hristiyanlık gibi inanç ve hayat sistemleri de cahiliye teriminin kapsamına dahildirler. Bu dönem yaygın ve genel bir cahiliye dönemi idi.
Buna karşılık Peygamberimizin gelişinden sonra cahiliye niteliği genel olmaktan çıkarak yerel ve sınırlı bir karaktere bürünmüştür. Yani artık şu Veya bu şehirde, şu veya bu kimsede cahiliyenm varlığından sözedilebilir. Mesela falanca kafir ülke ile müslüman diyarında yaşasa bile henüz müslüman olmamış filanca şahıs cahiliye dönemindedir denir. Buna karşılık, mutlak anlamda artık cahiliye döneminden söz edilemez. Çünkü bu ümmetin içinde Kıyamet gününe kadar hakkı destekleyen, gerçeğin taraftarı olan bir zümre her zaman varolacaktır. Yalnız müslümanların yaşadıkları bazı yörelerde ve bazı müslümanlarda sınırlı bir cahiliye zihniyeti varolabilir. Peygamberimizin yukarda yer verdiğimiz "ümmetim arasında şu dört şey cahiliye zihniyetinin uzantısıdır." şeklindeki hadisi ve Ebu Zerr'e "sen şahsında cahiliye zihniyetinin tortusu bulunan birisin" şeklinde hitap eden sözleri gibi.
Şunu da hemen belirtelim ki, Peygamberimizin yukarda-ki hadiste geçen "Müslümanlık içinde cahiliye geleneğini arayan, güden kimse" şeklindeki ifadesi genel, yaygın, sınırlı, yahudilik, hristiyanlık, ateşperestlik, yıldızları tapıcı-lık, putperestlik, müşriklik gibi zihniyet ve sistemlerin tümünü, bunların kısmi veya karma yapılmış şekillerini, hatta bunların sonradan uydurulmuş veya daha önce yürürlükten kalkmış biçimlerini tümü ile kapsamına alır. Gerçi "Cahiliye" terimi çoğunlukla sadece Arapların İslam'dan önce hayat tarzlarını ifade etmek için kullanılıyor ama anlam aynıdır.
Nitekim Buhari ile Müslim'de yer'aldığına göre sahabiIerden İbn-i Ömer[137] (r.a.) şöyle diyor:
Müslümanlar Peygamber Efendimizle birlikte vaktiyle Semud kavminin yaşadığı yöreye vardıklarında oranın kuyularından su çekmiş ve hamur yoğurmuşlardı. Fakat Peygamberimiz sahabilere çektikleri suları dökmelerini, yo-ğurduklan hamurları develere yedirmelerini ve sadece vaktiyle yörenin develere su sağlamak için yararlanılan kuyudan su almalarını emretmiştir."[138]
Aynı olayın yine İbn-i Ömer'e dayandırılan değişik kanaldan gelmiş başka bir rivayetindeki rivayet de Buhari'de yer almıştır. Şöyle deniyor:
Peygamber Efendimiz Tebük savaşında Hicr adı verilen ve bir zamanlar Semud kavminin yaşamış olduğu bölgeye girince sahabilere oranın kuyusundan içmemelerini ve bu suyu kullanmamalarını emretti. Sahabiler:
"Ya Rasulallah, biz bu kuyunun suyu ile hamur yoğurduk, kablarımızı doludurduk" deyince Peygamberimiz onlara yoğrulan hamurları atmalarını ve su dolu kablanm dökmelerini emretti."[139]
Bu arada sahabilerden Cabir'in aynı olayla ilgili olarak rivayet ettiği bir hadise göre Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
"Şu azaba çarptırılmışların diyarına ancak ağlaya ağlaya giriniz. Eğer ağlar durumda değilseniz, buraya ayak basmayınız ki, onların başın gelenler sizin başınız da gelmesin."[140]
Görülüyor ki Peygamber Efendimiz müslümanları vaktiyle azaba çarptırılmış bir kavmin diyarına ağlar durumda olmaksızın girmemeye çağırıyor ve buna gerekçe olarak oraya ağlamaksızın ayak basacak olanların başına o kavmin başına gelenlerin gelebileceğini, böyle bir ihtimalin varolduğunu belirtiyor. Ayrıca Müslümanların giriştikleri en zorlu savaş olduğu için İslam tarihinde "sıkıntı savaşı" diye geçen bu savaşta o yörenin suyu ile yoğurulmuş hamurların develere yedirilmesini emrediyor. Başka bir rivayete göre Peygamberimizin "Vaktiyle toplu azaba sahne olan topraklar üzerinde namaz kılmayı yasakladığı" bildiriliyor.
Nitekim Ebu Davud'un, Ebu Salih Gifari'ye[141] dayanarak bildirdiğine göre bir defasında Ali, Babil'e vardı. Fakat orada eğlenmeyerek yoluna devam ediyordu. Bu sırda müezzin yanına gelerek ikindi namazının vakitinin girdiğini söyledi. Ama Ali ancak kasaba dışına çıkınca müezzine ezan okumasını emrederek namazı kıldı. Namazın bitiminde de böyle yapmasının sebebini:
"Sevgili Peygamberimiz bana mezarlıkta ve Babil toprağı üzerinde namaz kılmamamı, çünkü buranın lanete uğramış olduğunu söyledi." diye açıkladı."[142]
Ahmed b. Hanbel de Ali'nin bu sözlerini değişik ve az Öncekine göre daha sağlam iki kanaldan nakletmiştir. Bu yüzden kendisi de Ali'ye uyarak böyle yerlerde namaz kılmayı mekruh saymıştır. Şüphe yok ki, Ali'nin:
"Peygamberimiz bana Babil toprağı üzerinde namaz kılmamamı, çünkü buranın lanete uğramış olduğunu söyledi." şeklindeki sözü diğer herhangi bir "lanete uğramış" yerde de namaz kılmamayı gerektirir. Daha önce gördüğümüz Semud kavminin diyarı ile ilgili hadis ile Ali'nin bu sözlerinin biribirleri ile bağdaştığı görülüyor. Çünkü Peygamberimiz toplu azaba sahne olan yerlere ayak basilmaması-nı emrettiğine göre bu yasağın kapsamında öyle bir yerde namaz kılmak veya başka birşey yapmak gibi eylemler haydi haydi girer. Ayrıca bu sözler Cenab-ı Allah'ın (c.c.) Mes-cid-i Dırar" ile ilgili şu ayeti ile uyum halindedir:
"Orada asla namaza durma... Yapısı Allah korkusu ve rızası üzerine kurulan bina mı, yoksa bir yarın kenarına kurulup o yarla birlikte cehennem ateşine yuvarla-nanhina mı daha hayırlıdır? Allah zalimler güruhuna hidayet vermez." (Tevbe: 9/108-109)
Çünkü söz konusu yer azaba sahne olmuş yererden biri idî ve rivayete göre üzerinde yapılan bu mescid yıkılınca yıkıntılarından havaya duman yükselmişti.[143] Bu noktaya başka bir açıdan bakarsak, nasıl ki üç seçkin mescid[144] (Beytul-lah, Beytülmukaddes ve Mescid-i Nebevi ile Küba[145] mescidinde namaz kılmak teşvik edilmişse de, vaktiyle azaba sahne olmuş yerlerde namaz kılmak da yasaklanmıştır.
Bu arada azaba sahne olmamış olan küfür ve günah yerleri eğer iman ve ibadet yerlerine dönüştürülürse, bu hareket iyi ve övülmeye değerdir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Taiflilere[146] kralların saraylarını ve Yemame halkına çevrelerindeki bir manastın mescid yapmalarını emretmişti.[147] Bunlardan başka Peygamberimiz Medine'deki mescidi de müşrik mezarlığı idi. Burası mezarlar sökülerek mescid yapılmıştır.[148]
Şimdi düşünelim. îslam şeriatı kafirlerle azaba uğradıkları yerlerde ortak olunmasını yasakladığına göre, söz konusu azaba çarpılmalarına yolaçan davranış ve tutumlarda onlarla ortak olmaya nasıl göz yumabilir? . Şöyle diyen belki çıkabilir: Onların söz konusu herhangi bir hareketi onlara benzemekten soyutlanacak olursa aslında haram ve yasak değildir. Bizim de o hareketi yaparken onlara benzeme niyetimiz yoktur. Cevabımız şudur: Azaba sahne olan bir yere ayak basmak orada azaba çarpılanların izlerinin bulunduğu gerçeğinden soyutlanacak olursa aslında günah değildir. Biz de oraya girerken onlara benzeme amacı gütmüyoruz.
Oysa, onlara davranışlarında ortak olmak belirli bir yere girmekten daha güçlü bir azab gerektirici gerekçedir. Çünkü onların kendilerinden önceki müslümanlarla ortak olmayan bütün davranışları ya doğrudan doğruya kafirlik sebebidir ya günahtır ya kafirlik ve masiyet sembolüdür ya kafirlik ve masiyete sürükleyicidir veya günaha sürükleyeceğinden endişe edilecek bir harekettir. Hiç kimsenin bu yargıya karşı çıkacağını sanmıyorum. Eğer bu yargıya karşı çıkan olsa bile böyle bir kimse bu tip davranışlarda müslüman olmayanlara karşı olmanın daha güçlü bir şekilde kafirlik ve günaha karşı çıkmak olacağını inkar edemez. Ayrıca bu amacın yerlere nazaran davranışlarında daha öncelikle gerçekleşeceğini de reddedemez,
Baksana, peygamberlerin, sıddıklarm, şehidlerin ve sa-lih kulların davranışlarım örnek edinmek onların evlerini örnek edinmekten ve bıraktıkları izleri görmekten daha yararlı ve önceliklidir (evladır). Zaten bu konuda Ebu Davud'da yer alan açık delaletli bir hadis vardır. İbn-i Ömer'den rivayet edildiğine göre Peygamberimiz:
"Kim bir kavme özenirse, benzerse o onlardandır."[149] buyuruyor.
Bu hadisin rivayet zinciri sağlamdır. Çünkü bu zincirin halkaları olan Ebu Şeybe[150] Ebu Nadr[151]ve Hassan b. Atıyye[152] Buhari ile Müslim'in rivayetlerinde yer verdiği çok ünlü ve güvenilir hadis nakilcileridirler. Hatta bu kimseler rivayetlerine Buhari ile Müslim'de yer verildiğini söylemeye lüzum bırakmayacak derecede büyük hadis ravileridir. Yine bu hadisin rivayet zincirinin bir halkası olan Abdurrah-man b. Sabit b. Sevban[153]ele alırsak Yahya b. Main[154], Ebu Zar'a[155]ve Ahmed b. Abdurrahman b. İbrahim:[156] "O güvenilir bir riyayetçidir." demekte ve Ebu Hatem[157] de "O istikamet sahibi bir hadis adamıdır." şeklinde görüş belirtmektedir. Yine bu hadisin bir diğer rivayet halkası olan Ebu Mu-nib Cerşi'ye gelince Ahmed b. Hanbel Aceli onun "güvenilir" olduğunu bildirmektedir.
Ben onun hakkında kötü söyleyen hiç kimse bilmiyorum. Ayrıca Hassan b. Atıyye ondan hadis Öğrenip nakletmiştir. Bu arada İmam Ahmed b. Hanbel ve başka alimler bu hadisi delil olarak göstermişlerdir.
Bu hadisin en toleranslı yorumu müslüman olmayanlara Özenmenin yasak oluşunu gerektirdiği şeklindedir. Oysa zahiri ve kabaca anlamı bu özenmenin kafirlik olacağı yolundadır. Tıpkı Cenab-ı Allah'ın (c.c):
"Kim onları (yahudi ve hrisiyanları) dost edinirse onlardan olur." ayetindeki buyruğu gibi. (Maide: 5/51)
Abdullah b. Amr'ın şu sözü de bu hadisin ana fikrini pekiştirir. O diyor ki; "Kim müşriklerin semtinde ev yaparsf. (oturursa), onların Nevruz ve Mihrican bayramlarını benimseyip kuîlarsa ve Ölünceye kadar onlara özenir, onları taklit ederse Kıyamet günü onlarla birlikte haşrolur.[158]
[115] Sahihi Müslim, Kilab el-Birr Ve el-Sıla Ve el-Adab, Zalim de Olsa Mazlum da Olsa Müslümamn Kardeşine Yardımcı Olması Babı, H. No: 2584, c.4, s. 1998.
"İnsanın kendi kabilesini, haksızlıkta desteklemesi-
dir."182 diye cevap verdi.
[117] Ünlü Sahabi'dir. Adı, Vasile b. el-Esk'a b. Ka'b b. Amir'dir. Beni Leys b. Abdi menat kabilesindendir.
Tebuk savaşından Önce müslüman oldu ve bu savaşa katıldı. Müslüman olmadan Önce Medine'nin bir bucağında oturuyordu. Müslüman olunca Ehl-i Suffa oldu. Rasulullah'ın ölümünden sonra Şam'a gitti, orada savaşlara katıldı. Şam, Humus ve diğer şehirlerin fethinde bulundu. H. 95'de Şam'da 105 yaşında öldü.
Bkz. îbn Sa'd, Tabakat El Kübra, c.7, s. 407-408; el-İsabe, c.3, s. 620. Biy. 9087.
[118] Süneni Ebi Davud, Kitab el-Edeb, Tutuculuk (Taassub) Babı, H.No:5119,c.5,s. 341.
İbn Mace Fesile'nin babasından naklettiği hadisi rivayet ediyor. İbn Hacer ve diğerleri bu ravinin Fesile binti Vasile b. el-Esk'a olduğunu kaydediyor. İbn Mace'nin Fesile'den naklettiği hadis şöyle:
"Babamdan duydum. Diyordu: Peygamber'e, ırkçılık, adamın kendi toplumunu sevmesi midir? diye sordum. Rasulullah:
"Hayır, Irkçılık-tutuculuk- kişinin kendi kabilesini zulümde des-teklemesidir." buyurdu.
Süneni îbn Mace, Kitab el-Fiten, Irkçılık Babı, H. No: 3949, c.2, s. 1302. Fesile binti Vasile'nin soyu için bkz. el-İsabe, c.3, s. 626, Biy. 9087. Orada Nesile adıyla geçiyor.
[119] Asıl adı, Surake b. Malik b. Caşem b. Malik b. Amr b.Teym b. Müdlic el-Kinani; el-Müdlici'dir. Büyük sahabidir. Beni Müdlic oyma-ğındandır. Müslüman olmadan önce, Hicret yolculuğu sırasında Rasulul-lah'i Ebubekir'i yakalayıp Kureyş'e teslim etme girişiminde bulundu. Bu sırada atının ayaklan toprağa gömüldü. Bunun Peygambere özgü bir mucize olduğunu anladı. Amacım, Rasulullah ve arkadaşından gizledi. (Bilmezlikten geldi) Peygamber'e bir mektup verdi ve hemen orada müslüman oldu. Peygamber ona:
"Benim pazubentimi takınca Kisra'nın tacım tahtını parçalayıp yerle bir edeceksin." Ömer, İran'ı fethedince, Peygamber'in (s.a.v.) vaadini yerine getirmek ve mucizesini gerçekleştirmek için Rasutul-lah'ın Pazubentini ona taktı. Bunun üzerine Ömer:
"Kisra b. Hürmüzü yenilgiye uğratıp, tacını tahtını Müdlic oymağından Surake b. Malik gibi bir arabiye (köylüye) giydiren Allah'a hamd olsun." diye dua etti. Surake, şairdi. H. 24'de vefat etti. Bkz. Esed el-öa-be, c.2, s.264-265-266.
[120] Ebi Davud, Kitab el-Edeb Asabiye (ırkçılık) Babı, H. No: 5120, c.5, s. 341. Ebu Davud bu rivayetini, Eyyub b. Süvey'den alıyor ra-vi zayıftır" diyor. Süneni Ebu Davud, c.5, s. 341. Eyyiib b. Süveyd el-Ramli el-Şeybani, Künyesi Ebu Mesud, adındaki bu ravi, Ahmed b. Hanbel imamlannca zayıftır. H. 201 'de vefat etti. Bkz. Tehzib el-Tehzib, el, s. 405-406. biy. 745, s.
[121] Cübeyr b. Mutim b. Adiy b. Nevfel el-Kuraşi, Büyük Sahabi ve Kureyş'İllerin en halimi (Yumuşak huylu) ve en efendilerindendi. Ku-reyş'lilerin ve çoğu Arapların soy kütüklerini, kendisinden öğrendiği soy bilginiydi (Nesabe). Babası el-Mu'ü, Taifliler tarafından reddedilip geri dönen Rasulullah'ı himaye etti. Müslümanlar, Beni Haşimliler ve Ab-dulmuttaîip oğullarıyla ilişkiye geçip onlan açlık ve yokluğa mecbur eden Kureyş kabilesinin yaptığı antlaşmayı bozanlardan birisi de yine bu şahıstı.
Cübeyr, Mekke fethedilmezden Önce müslüman oldu. Fetih savaşı sırasında Mekke'ye yakın bir yerde Peygamberimiz :
"Kuşkusuz Mekke'de Kureyş'den dört gurup "nefer" vardır. Onlar aracılığıyla (insanlar) şirkten uzak olur, İslama ısınır..." Bunlar arasında. Cübeyr b. Mutin'dan da söz etti. H. 52'de vefat etti. Bkz. Esed el-Ğabe, el, s. 271-272.
[122] Sünen-i Ebi Davud, Kitab el-Edeb, Irçilık Babı, H. No: 5121. c.5, s. 5121, c.5, s. 354. Müslim-Kitab el-Imare, H. No: 1848 Ebu Hurey-re'den.
[123] Sünen-i Ebu Davud, Kitab el-Edeb, Irkçılık Babı, H. No: 5118, c. 5, s. 341. Hadisin İsnadı, sahihdir. E. Davud, îbn Mes'ud'dan buna uyan diğer bir hadis rivayet ediyor. Sünen-i Ebu Davud'. H. No: 5 U7. c.5, s.34O.
[124] Abdurrahman b. Ebi Ukbe, el-Farisi, el-Medenİ, Ensar'ın yakın dostu, bir sahabidir. Îbn Hibban: Mürsel rivayet etmekle birlikte güvenilir olduğunu söyler İbn Hacer, "Üçüncü kuşaktan Makbul bir ra-vidir." der. Tehzib el-Tehzib, c.6f s. 232, Biy. 472. Takiib el-Tehzib, c.l, s.492,Biy. 1051.
[125] Sünen-i Ebu Davud, Kitab el-Edeb, IrkçılıkBabı, H. No: 5123, c.5, s. 343, İbn Mace, Kitab el-Cihad, Savaşta Niyet Babı, H. No: 2784, c.2, s. 931, Ebi Ukbe'den rivayet edilen bu hadis "Mürsel” dır.
[126] Ebu Davud, Kitab el-Edeb, Soy-sopla övünme Babı, H. No: 5116. c.5, s. 339-340, Müellifin (îbn Teymiye) hadisin sahih olduğuna işaret ediyor.
Tirmizi, Kitab el-Menakib, Şam Ve Yemen'in Üstünlükleri, H. No: 3955-3956, s. 734-735.
Tirmizi de bazı güzel değişiklikleri, kelimelerde öncelik sonralık (takdim-tehir) var.
Tirmizi, İbn Ömer ve îbn Abbas, babında 3955 numara ile bir hadis rivayet ediyor. Bu hadisden sonra "Hadis "hasen" ve "garip" tir" diyor. İkinci hadisten sonra da: "Bu hadis bize göre birinciden daha sağlamdır. Yazgısını ekliyor. Sünen el-Tirmizi, c.5, s. 734-735.
[127] Sahih-i Müslim, Xitab el-tmare, Fitne (Kargılıklar) Ortaya Çıktığında Müslümanların Topluluk Halinde Olmayan Özen Göstermeleri Babı, c.3, s. 1476-1477. H. No: 1848. Hadisin iki rivayet tarikin arasındaki sözcük dizgisinde bazı farklılıklar var.
[128] Müslim, Kit ıb el-Fiten Ve Eşrat-Saa-Birisi Öbürünün Devesini Çekinceye Kadar Kıyamet Kopmayacağı Babı: H. No: 2908, c.4, s. 2231-2232.
[129] Hz. Ali'nin dönemindeki Harici'lcre verilen ad. Bu ad, Küfe yakılarında, Harun'a denen bir yer adına nisbetle verilmiş. Harici'ler Ali'nin (r.a.) ordusundan ayrılınca buraya yerleşmiştiler. Bkz. eî-Bida-ye Ve-el'Nihaye, c.7, s. 278-280. Mu'cem el-Büldan, c.2, s. 245
[130] Asıl adı, Ebu Ümeyye, el-Ma'rur b. Süveyde el-Esedi'dir. Üçüncü Kuşak Küfe Tabün'den olan bu ravi çok güvenilir hadis ezber-leyicisidir. 120 yıl yaşadı. Bkz. tbn Sa'd Tabakat el-Kübra c.6, s.l 18; Tak-rib el-Tehzib, c.2, s. 263; Biy. No: 1275.
[131] Buharı, Kitab el-İman, Cahiliye İşlerinden Olan Günahlar Babı, Feth'ul Bari, el, s. 84, H. No: 30; H. No: 6050, c. 10, s. 475, sözcük akışında bazı değişiklikler var.
Sahih-i Müslim, Kitab el-îman, Efendilerin Yediklerinden Kölelerine de Yedirmeleri Babı, H. No: 1661, c.3, s. 1282-1283. Hadisi, çeşitli -birkaç- rivayet yoluyla nakleden Müslim'in rivayetleriyle, müellifin (İbn Teymiye) aldığı hadisin güzel dizgesinde bazı değişiklikler vardır,
[132] Müellif, (Allah ona rahmet etsin) burada Müslim'de bulunan bir hadise İşaret ettiğini söylüyor. Neki, yukarda geçen şekliyle Müslim'de böyle bir hadise rasthyamadım. Fakat bu senet ve bu sözcüklerle burada geçen hadisi Buhari'de gördüm.
Bkz. Sahih el-Buhari, Kitab el-Diyat, Haksız Yere Öldürülen Kimsenin Kanının Bedelini İsteme Babı, Feth'ul-Bari, c.12, s. 210, H. No: 6882. Burada "Li yurhika" var "Li yurika yerine" Her ikisi de aynı anlamdadır.
[133] Aynı hadise geçen sayfalarda değinildi.
[134] Buhari, Müslim ve diğer hadis kitaplarında geçen hadisin bir bölümüdür. Buhari hadisi, Ebu Hureyre'den rivayet ediyor. Rasulullah şöyle buyurdu:
"Oruç (arkakasına s ığınılan) kalkandır. (Biriniz otururken) çirkin söz söylemesin, cahillik etmesin..." Sahih-i Buhari, Kitab, el-Savm Orucun Üstünlükleri Babı, H. No: 1894, Feth el-Bari, c.4, s. 103.
Müslim, Kitab el-Sıyam, Oruçlu tken Dili Koruma Babı, H. No: 1151,c.2, s. 806. Sözcükler "İzaEsbaha, Ehadükümyevmensaimen, fela yerfüs ve le yechel." (Sizden biriniz bir gün oruç tuttuğunda, kötü konuşmasın, cahiIİk etmesin). Ebu Davud, Müellifin anlattığı hadisin sözcükleriyle uyum içindedir. Bkz. Sünen- i Ebu Davud, Kitab el-Savm, Oruçlu İken Gıybet Etme Babı, H. No: 2362. c. 2, s. 768.
[135] Bu ikilik -beyt- cahiliye döneminin ve ünlü Muallakat-ı Seb'a (yedi askı) nın ozanlarından Amr. b. Gülsüm adındaki şairin uzun övgü-kaside-sinden alınmıştır. Bkz. Ebubekir el-Anbari, Kitab Şerh el-Kasa-idel-Seb'as. 426.
[136] Bkz. Tefsir İbn Cerir, c.4, s. 202-203.
[137] Büyük Sahabidir. Asıl adı, Abdullah b.Öraer b. el-Hattab b. Nü-feyl el-Kuraşi el-Advi'dir. Bi'setten üç yıl önce doğdu. On yaşında bir çocukken Medine'ye hicret etti. Bedir ve Uhud savaşında, babası onun savaşa katılmasını Rasulullah'dan istedi. Küçük olduğu için Rasulullah uygun görmedi. Hendek Savaşma katılmasını onayladı. Şüphelilerden kaçınması ve ibadete düşkünlüğüyle ünlüydü. Osman'ın öldürülme fitnesinde, olaylardan uzak durmayı tercih etti. H. 73 yılında vefat etti. (Allah ondan razı olsun) Bkz. el-İsabe, c. 2, s. 347-350, Biy. 4834.
[138] Sahih-i Müslim, Kitab el-Zühd, Kendilerine Zulm Edenlerin Oturduktan Yere Girmeyin, Babı, H. No: 2981, c.4, s. 2286.
[139] Sahih-i Buhari, Kitab el-Enbiya, Allah'ın "Semud'a Kardeşleri Salih'i gönderdik" Ayeti Babı, H. No: 3378, Feth'ul-Bari c. 6, s. 378; 3379 No'lu hadis de bu hadisin aynısıdır.
[140] Buharı ve Müslim, hadisi İbn Ömer'den naklediyorlar. Bkz. Sa-hih-i Buharı Kitab el-Enbiya, Bir önceki bab, H. No: 3380, Feth'ul-Ba-ri.c.6, s. 378-379.
Sahih-i Müslim, Kitab el-Zühd, Kendine Zulmedenlerin Yerlerine Girmeyin Girerseniz Ağlayarak Girin Babı, H. No: 2980, c. 4, s. 2285.
[141] Bu ravi, Said b. Abdurralıman el-öıfari-Mısri'dir. Künyesi, Ebu Salih olan bu zat hakkında İbn Hacer Tehzib el-Tehzib'inde, İbn Hİbban onun güvenilirliğini onayladı, "diyor". el-Acla: "Mısri, güvenilir, tabidir." der. Hz. Ali'den olan rivayeti mürseldîr. Bkz. Tehzib el-Tehzib c.4, s. 58-59 Biy. 100.
[142] Sünen Ebi Davud, Kitab el-Salat, Namaz Kılmanın Caiz Olmadığı Yerler Babı, H. No: 490, c. I, s. 329. Hutabi, Mealim el-Sünen isimli eserinde bu hadisin açıklamasında şöyle diyor: "Bu hadisin isnadı "Mekal" dir."
Hiç bir alimin, Babİl topraklarında namazın haram olduğunu söylediğini bilmiyorum. Bunu söyledikten sonra Ebu Davud daha sahih olan şu hadisi sunuyor: "Yeryüzü bana mescit ve temiz kılındı..." Bkz. Hamiş Sünen-i Ebi Davud, c. 1, s. 329. Gerçi müellif az sonra hadisin burada geçen senetten daha sağlam senetle rivayet edildiğini anlatacak. Bu senet hadisin sıhhatini destekler niteliktedir. Aynı hadisi Beyhaki Süneninde, c.2, s. 451, Korku ve Azab Yerlerinde Namaz Kılmanın Kerameti Bab.n da tahriç ediyor.
[143] Siyer kitapları Rasulullah'ın bu mescidin yakılmasını emrettiğini yazıyorlar: Bkz. İbn İshak, Sire el-Nebi; İbn Hİşam, Tehzib, c.4, s. 956; İbn Kesir, el-Sife el-Nebi, c.4, s. 40.
[144] Buharı, Kitab Fadl el-Salat Fi Mescid-i Mekke ve el-Medine ve Medine Mescitlerinde Namaz Kılmanın Üstünlükleri Babı, H. No: 1189,Feth'ul-Barİ, c.3, s.63,Buhari'ninEbu Hureyre'den rivayet ettiği hadis şöyledir, Rasulullah buyurdu:
"Develer ancak üç mescit için sürülürler. Mescid-i Haram, Mescid-i Rasul ve Mescid-i Aksa." "Bu hadisi İzleyen 1190 No'lu hadisde (yine Ebu Hureyre'den) şöyle denmektedir:
"Benim mescidimde bir namaz, Mescid-Haram dışında kilanan bin namazdan daha hayırlıdır."
[145] Tirmizi, Namazla ilgili Bablar, Mescid-i Küba'da Namaz Kılma Babı, H. No: 324, c.2, s. 145-146. Üseyd b. Zahir el-Ensari, Rasulul-lah'dan şöyle naklediyor:
"Mescid-İ Küba'da namaz kılmak umre gibidir." Üseyd bu hadisine Tirmizi: "Hasen ve gariptir" diyor. Hakim, el-Müstedrek, c.l, s. 487'de, aynı hadisi rivayet ettikten sonra şöyle ekliyor: "Bu isnadı sağlam bir hadistir. Ne ki, Ebu el-Ebred'den başka kimse tahriç etmedi. Hadisin ravilerinden biri meçhuldür (kimliği bilinmiyor)."
Buhari ve Müslim'de Rasulullah'ın Mescİd-İ Küba'yı her Cumartesi günü ziyaret ettiği ve orada iki rekat namaz kıldığını kanıtlayan bilgiler var. Bkz. Feth'ul-Bari, H. No: 1193-1194, c.3, s. 69; Sahih-i Müslim, H. No: 1399, c.2, s. 1016-1017.
[146] Ebu Davud, Osman b. Ebi el-As'dan, Rasulullah'ın şöyle buyurduğunu tahriç ediyor:
"Rasulullah, Taiflilere diktatörlerinin saraylarını mescit haline getirmelerini emretti." "Sünen-i Ebu Davud, Kitab el-Salat, Mescitlerin Yapılması Babı, H. No: 450, c.l, s. 311. İbn Mace aynı hadisi Kitab el-Me-sacid Ve el-Cemaat, Nerelere Mescit Yapmak Caizdir babı, aynı sözcüklerle, Sadece burada Ebü Davud'dan farklı olarak "Tavağitihim" yerine "Tağitihim" kelimesi var. H. No: 743, c.l, s.245.
[147] Nesai, Hadisi Talak b. Ali (r.a.) rivayet ediyor. Talak diyor: "Elçi olarak Rasulullah'a çıktık. Bİ'dat edip arkasında namaza durduk. Ülkemizde bizim çok manastırlarımız olduğunu kendisine söyledik. Oraları nasıl temizleyip kullanır hale getirilmesini bize öğretmesini istedik. Su istedi. Ağzını burnunu yıkayıp abdest aldı. Sonra o suyu bir kaba döktü. Bize:
"Çıkınız. Ülkenize gittiğinizde manastırlarınızı değiştirin. Bu sudan oralara serpin ve oraları mescit edinin" buyurdu. Hadis:
"Biz orayı mescitleştirdik ve müslümanlan ezanla oraya çağırdık." ifadelerine kadar devam ediyor. Bkz. Siinen-i Nesai, Kitab el-Me-sacit, Manastırların Mescit Edinilmesi Babı, s. 38-39, c.2.
[148] Bu hususla ilgili Buhari-Müslim ve diğer hadis kitaplarında bilgi gelmiştir. Rasulullah, Medine'ye hicret edince müşriklerin mezarlığı olan yere bir mescit yapılmasını ve oradaki mezarların sökülmesini emretti.
Bkz. Sahih-i Buhari, Kitab el-Salat, Müşriklerin ve Cahiliye Döneminden Kalan Mezarlıkların Sökülüp Yerine Mescit Yapılabilir mi? Babı, H. No: 428, Feth'ul-Bari, c.l, s. 524.
Müslim, Kİtab el-Mesacid Ve Mevadıu el-Salah, Mescidlerin Yapımı Babı, H. No: 524, c.l, s. 373.
[149] Sünen-i Ebi Davud, Kitab el-Libas, Şöhret (gösteriş de denebilir) İçin Elbise Giyme Babı, H. No: 4031, c.4, s. 314.
[150] Asıl adı, Osman b. Muhammed b. İbrahim b. Osman el-Abe-si, Ebul Hasem b. Ebi Şeybe'dir. Tefsirde ve hadiste güvenilir ünlü kaynaktır. Onuncu kuşak Küfe Tabiİ'İerindendir. Ayrıca güvenilir ünlü hadis ezberleyiçişidir. İbn Hacer, Takrib el-Tehzib'de: "Evhamlı olmasına karşın ezberi çok güçlüdür. Kur'an'ı Ezberlemediği söylenir" der. H. 239 yılında 83 yaşında öldü. Bkz. İbn kesir el-Bidaye ve'n-Nihaye, c.10, s. 319; İbn Hacer, Takrib el-Tehzib, c.2, s. 13-14, biy. 107.
[151] Bu ravi, Haşim b. Müslim el-Leysi el-Bağdadi'dir. Künyesi, Ebu'n-Nadr'dır. Daha çok künyesiyle tanınır. Takma adı, Kaysar'dır. Dokuzuncu kuşak Bağdat'h Tabii Herdendir. Güvenilir bir ravidir. İbn Hacer Takrib el-Tehzib'de "Güvenilirliği kanıtlanmıştır"' der. 73 yaşında vefat etti. (H. 207) Bkz. İbn Sa'd, Tabakat el-Kübra, c.7, s. 314, biy. 39.
[152] Asıl adı, Hasan b. Atiye el-Muharibi, kabilesinin efendisidir. Künyesi Ebubekirel-Dimaşki'dir. Güvenilir, fikıhçı, abid bir kimsedir. H. 120'deöldii, Takrib el-Tehzib, c.l, s. 162, bıy.237.
[153] Ravinin adı Abdurrahman b. Sabiî b. Sevban el-Anbesi el-Dı-meşki'dir. Hatası olmakla birlikte, doğru sözlüdür. 165'de vefat etti. Bkz. el-Takrib, c.l, s.474, biy. 886.
[154] Ünlü hadis imamı ve ezbercisi olan bu alimin asıl adı, Yahya b. Main b. Avn el-Gadfani'dir. Künyesi, Ebuzekeriya el-Bağdadi'dir. Cerh ve Ta'dil'de (Hadis ravilerini kategorilere ayırarak güvenilirliklerini kritize etmek) imamdır. Ahmed b. Hanbel'in arkadaşıdır. İmamlığı ve bütün erdemleri kendisinde toplanmıştı. 233'de 70 yaşlarındayken vefat etti. Bkz. el-Cerh Ve el-Ta'dil, c.l, s. 314-318; Takrib el-Tehzib, c.2, s. 358, biy. 181.
[155] Asıl adı, Abdullah b. Abdulkerim b. Yezid b. Ferruh el-Razi'dir. Künyesi, Ebu Zer'a'dır. Güvenilir hadis imamlarının büyüklerindendir. Cerh ve Ta'dil'de Yahya b. Main gibi güçlüdür. 264'de vefat etti. Öldüğünde 63 yaşındaydı. Bkz. Takrib el-Tehzib, c.l, s. 536, biy. 1479; el-Cerh Ve el-Ta'dil,, c.l, s.328-349.
[156] Adı, Abdurrahman b. İbrahim b. Amr el-Osmani; Künyesi, Ebu Said el-Dımaşki; Lakabı Dahim'dir. Güvenilir, sağlam hadis ezber-leyicisidir. 245'de, 75 yaşındayken öldü. Bkz. Takrib el-Tehzib, c.l, s. 471, biy. 856.
[157] Muhammed b. İdris b. el-Münzir el-Hanzali Ebu Hatem el-Ra-zi'dir. Ünlü imam, hafız ve düzgün kişiliği ve ezberleme ve koruma gücü, sağlarncılığı kanıtlanmış hadis imamlarından biridir. Cerh ve Ta'dil konusunda iyi olan alimlerde bu savı doğruluyor. 277'de vefat etti. Doğumu, 195. Bkz. Tehzib El.Tehzib, c.9, s. 31-34, biy. 40.
[158] Sünen el-Beyhaki: c.9, s. 234.
İbn-i Teymiyye, Sırat-ı Mustakim, Tevhid Yayınları: 125-147.