İstenmeyen Şifreler Sorunu ve Kromozom Sayı Farklılıkları:
Kromozom sayıları evrime kanıt mı?
Bazı hücrelerde RNA, DNA'yı kopyalarken şaşırtıcı olaylar gerçekleşir.
RNA'yı üreten enzim DNA'daki üretilecek proteinle ilgili şifreyi sıradan okuyup kopyalarken, bazen o üretim için gerekli olmayan bazı şifrelerle de karşılaşır.
Bu nedenle, enzim, kopyalama sıralamasında ihtiyacı olan DNA parçasını sıradan okuduğunda, ihtiyacının olmadığı bilgi parçasını da okumak zorunda kalacaktır.
Ve unutmamamız gerekir ki, gereksiz okunan tek bir bilgi bile üretilecek proteini tamamen işe yaramaz hale getirecektir.
Örneğin bin aminoasitli bir protein üretilecekse her aminoasit üç şifre ile temsil edildiğinden, bu işlem için görevli enzimin DNA üzerinde sırayla üç bin basamaklık bir şifre zincirini okuması gerekir.
Ama DNA'nın üzerindeki üç bin şifrenin arasında enzimin ihtiyacı olmayan, örneğin beş yüz şifre, bütün olarak araya karışmıştır.
Enzim bu beş yüz basamağın üstünden atlayamaz. Ancak, ilerdeki bilgilere ulaşabilmek için de bu beş yüz basamağın üzerinden kopyalamadan geçmesi de gerekmektedir. Oysa üstünden geçerse ister istemez gereksiz bilgileri de kopyalamış olacaktır.
Enzim DNA molekülünü kesemez, üzerinden de atlayamaz. Fakat problem hiç umulmadık bir şeklide çözülmüştür.
Fosfat, şeker, karbon gibi basit maddelerden oluşmuş DNA molekülü, hayret verici bir hareket yaparak Ekson adı verilen okunması istenmeyen şifre dizisini dışarı doğru kıvırır. Böylece ardı ardına okunması gereken ama arada gereksiz şifrelerin bulunması nedeniyle birbirlerinden uzakta kalan iki şifre dizisinin uçları birleşir.
Gerekli bilgilerin bulunduğu bölüm intron olarak adlandırılır.
Bir gendeki exon ve intron bölümleri
DNA molekülünü okuyan enzim dışarıda kalan gereksiz bilgiyi okumadan molekülün bükülüp birbirine yaklaştığı noktadan karşı tarafa geçer ve okumayı sürdürür.
Bu olayların her basamağında birçok kimyasal reaksiyon meydana gelir.
Fakat bu reaksiyonların gerçekleştiği hücre çekirdeğinin içinde en ufak bir kargaşa yaşanmaz.
İstenmeyen şifreler problemini önlemek için ikinci bir yöntem daha kullanılır.
RNA önce gereksiz şifreler de dahil olmak üzere geni başından sonuna DNA'dan kopyalar.
Daha sonra, nereden geldiği belli olmayan bir emre itaat ederek, kendi üzerindeki gereksiz şifreleri bir halka şeklinde dışarı doğru büker ve bu bölüm kopartılıp atılır.
Bu olayların gerçekleşebilmesi için kullanılan enzimin, DNA'nın ve RNA'nın birbirlerini çok iyi tanımaları gerekmektedir.
Enzim yapacağı bu iş için çok ayrıntılı bir eğitim almış, diğer bir ifade ile bir iradeye sahip olmalıdır. Bu iradenin birde sorumluluk getirmesi gerekecek-tir. Bu sorumluluğuna uygun davranmalıdır.
DNA'nın ise bilgi ve irade sahibi ayrı bir canlı gibi karar verebilmesi, sahip olduğu bazı bilgileri enzime sunup, duruma göre bazılarını saklaması, bu konularda enzimlere yol göstermesi, bunun içinde hem enzimlerin hem de DNA'nın, üretilecek proteinin ne işe yaradığını bilmeleri, onu üretme iradesine sahip olmaları, bütün bu karmaşık hesapları ve planı yapıp başarıyla uygulamaları gerekir.
Bu uygulama son derece karmaşık, basite indirgenemez kompleks sistemlerin bir arada ve uyumlu çalışmaları sonucunda oluşur.
Sistem içinde bu iş için kullanılan 20 farklı aminoasit için 20 farklı taşıyıcı RNA vardır.
Her aminoasit, ancak kendi taşıyıcısı olan RNA ile birleşebilir. Birbirlerine kenetlenebilmeleri için üç boyutlu yapılarının karşılıklı ve hatasız olarak birbirlerine uyması, oturması gerekir.
Protein sentezinin yapıldığı ribozomlar kendilerine gelen m-RNA üzerinde yazılı olan bilgiye dayanarak yüzlerce, binlerce aminoasit molekülünü birbirine ekler ve istenilen polipeptid protein molekül zincirini oluştururlar.
Ayrıca hücrede, DNA'daki bilgi doğrultusunda sadece tek bir protein zincirinin üretilmesi için, birbiriyle uyum içinde çalışan en az yetmiş beş tane daha yardımcı moleküle ihtiyaç vardır.
DNA'dan bilgi kopyalanması sırasında görev yapan enzimler ise bu sayı-nın dışındadır.
Oluşan molekül içinde, m-RNA'daki plana dahil olmayan tek bir aminoasit bile fazladan eklenemez. Herhangi bir aminoasit plandaki yerinden ayrı bir noktaya konulamaz. Hiç biri eksik bırakılamaz.
Bu hatalardan herhangi biri yapılırsa istenen protein molekülünün yapısı tamamen bozulur. İstenilenin yerine istenilmeyen bir başka protein üretilmiş olur. İstenilen proteinin oluşamaması o proteinle ilgili bir başka basite indirge-nemez sistemi bozar. Bu böyle devam edip gider.
Sonuç ise canlılık düzenin bozulması anlamına gelir. Bu nedenle daha önceden hücre içinde var olan kontrol sitemleriyle oluşan proteinler kontrol edilir. Tespit edilen en küçük bir hata oluşan proteinin bu tür hatalı proteinleri yok etmekle görevli enzimlere teslimi demektir.
Bu enzimde hatalı proteinin peptid bağlarını kopararak imha eder. Arta kalan aminoasitler bir başka proteinin yapımında kullanılmak üzere saklanır. Sistem istenen proteinin yapımına yeniden başlar.
Görüldüğü gibi her şey en ince detaylarına kadar düşünülüp planlanmıştır.
Bu hayati işlemleri meydana getiren basite indirgenemez kompleks sistemlerin rastlantılarla oluşup belirli bir uyum ile bir araya gelmeleri mümkün değildir.
İlginç olduğu için kaydetmekten geçemeyeceğimiz bir gerçeği de hemen belirtelim.
Bilindiği gibi DNA molekülü hücre çekirdeğinin içindedir. İçindedir ve iç içedir ama hücreyi ve hücre çekirdeğini meydana getiren diğer proteinlerle her hangi bir temasta bulunmaması, kendini diğer proteinlerden koruması, tecrit etmesi gerekir. Çünkü bir araya geldiklerinde, DNA asit, proteinler de baz etkisi gösterecek ve anında reaksiyona girip birbirlerini yok edeceklerdir.
Kromozomlar: Bir canlı bedeni basite indirgenemez kompleks sitemlerin bütünsel kurgusu içindedir. İnanılmaz derecede çok ayrıntılar içerir ve her ayrıntının bilgisi hücre çekirdeklerinde bulunan DNA molekülünde şifreler halinde yazılmıştır.
Kromozom şeması: (1) Kromatid. Kromozomun S fazından sonraki iki eşit parçasından her biri. (2) Sentromer. Kromatidlerin temas ettiği ve mikrotübüllerin bağlandığı yer. (3) Kısa parça (4) Uzun parça.
NOT: Genetikte kromozomlar, genellikle kısa bacaklar üstte olacak şekilde gösterilir.
Kromozom, DNA'nın histon proteinleri etrafına sarılmasıyla, yoğunlaşarak oluşturduğu, canlılarda kalıtımı sağlayan genetik birimlerdir.
Bir insan bedeninin DNA molekülündeki şifrelerini bir bilgisayar yazılımı kabul eder ve bu yazılımı kâğıda dökersek büyükçe bir odanın duvarlarını kaplayacak kadar büyük bir kütüphane elde ederiz.
DNA, hücre çekirdeğinde bulunan büyücek bir biyomoleküdür. Ait olduğu canlı bedeninin bütün detaylarını içeren bir bilgi bankasıdır.
DNA, bir canlı hakkındaki tüm kalıtsal bilgilerin kodlanmış olduğu bir şifreleme sistemidir.
DNA nükleikasit ya da baz adı verilen dört farklı molekülün bir zincir boyunca birbirine eklenmesiyle oluşur.
Adenin, Timin, Sitozin ve Guanin adlı bu moleküllerin sıralanış biçimi, bir tür kod oluşturmakta ve böylece DNA canlı hakkındaki tüm fiziksel özelliklerin bilgisini saklamaktadır.
Bu nedenle DNAya dört harfli bir alfabeyle yazılmış özel bir kitap denilebilir. Kromozomlar çekirdeğin içinde iplikse parçalar halinde bulunur.
Bu dört molekül sıralamalardaki yerleri değişerek milyarlarca farklı kombinasyonlar meydana getirir.
Fakat bu farklı kombinasyonlar rast gele değildir. Hepsinin gruplar halinde bir anlamı ve amacı, bu anlam ve amaçların yönlendirdiği birde bütünsel amacı vardır. Bu bütünsel amaç ise hayattır.
Bilgi şifrelerinin özgül proteinleri sentezlemekle gibi bir anlam ve amaca yönlendirilmiş gruplarına gen adı verilir. Bunlar bir kitaptaki cümle ya da paragraflara benzerler. Her genin vücudun oluşumunda, yaşamasında ve üremesinde görevi vardır.
Genler, birbirine eklenmiş ve özel bir katlama ve paketleme yöntemi ile sıkıştırılmış DNA parçalarıdır. DNA ise bir canlı hakkındaki tüm kalıtsal bilgilerin kodlanmış olduğu bir şifreleme sistemidir.
Bir bakıma genler birbirine eklenmiş ve özel bir katlama ve paketleme yöntemi ile sıkıştırılmış DNA parçalarıdır. Bir bakıma genleri sayfalar kromozomları ise ciltler olarak tarif edebiliriz.
Mitoz bölünmenin inter faz evresinde kromatin ağı şeklinde bulunan DNA, profaz evresinde kısalıp kalınlaşmaya başlar ve meta faz evresinde en kısa duruma gelir. Yaklaşık 10.000 kat kısalmış haliyle ışık mikroskobunda 100'lük objektifte incelenebilir.
Kromozomlar, İ, V, J harfleri gibi biçimlerde görünür ve boyutları mikronla ölçülür. Kromozomların sayısı canlı türlerinde değişiklik gösterir.
Örneğin sirke sineğinde 8, kurbağada 26, farede 42, maymunda 48, köpekte 78 kromozom vardır.
İnsanın kromozom sayısı ise 46'dır. 22'si çift otozom kromozomdur. İnsan hücresinde 1 çift de eşeysel kromozom bulunur ve toplam sayı 46 eder.
Eşey kromozomları kadınlarda XX, erkeklerde XY dir.
Döllenme sırasında annenin yumurtasındaki 23 kromozom, babanın spermindeki 23 kromozomla birleşir. 46 kromozomla yeni bir inan oluşmaya başlar. (embriyodaninsana.tumblr.com bakınız)
Kromozomlarda yer alan ve sayıları 25 bin ile 30 bin arasında olduğu tahmin edilen genlerin oluşturduğu zincir, kişinin göz renginden boyuna, yaşam süresinden yakalanacağı hastalıklara kadar pek çok şeyi programlar. Bu genetik programlar daha öncede yazdığımız gibi nükleotit denen (A, T, C, G) yapıların farklı dizilimleriyle şifrelenir.
DNA ile ilgili bilimsel çalışmalar: DNA'nın keşfi, bilim tarihindeki en önemli buluşlardan biri olarak kabul edilir. Bu molekülün varlığı ve yapısı 1953 yılında Francis Crick ve James Watson adlı iki genç bilim adamı tarafından belirlenmiştir.
O zamandan bu yana geçen yarım yüzyıldan fazla zamanda ise, bilim dünyasının önemli bir bölümü DNA'yı anlamaya, okumaya, çözümlemeye ve kullanmaya çalışmaktadır.
Bu büyük çabadaki en önemli adımlardan biri ise 90'lı yıllarda başlayan ve 2001 yılında sonuçlanan İnsan Genomu Projesidir. Bu projeyi yürüten bilim adamları insan vücudunun tüm ayrıntılarını şifreleyen genlerinin toplamını okuyarak eksiksiz bir dökümünü çıkarmaya çabalamışlardır.
İnsan Genomu Projesi'nin elbette başta tıp ve genetik mühendisliği olmak üzere çeşitli alanlarda insanlığa büyük yararları olabilecektir. Ama bir o kadar, hatta daha da önemli bir sonucu ise, DNA'nın kökeni hakkında bize bir mesaj vermesidir.
Bu mesaj, bizzat genomu keşfedenlerden biri, yani projeyi yürüten Celera şirketinin görevlendirdiği bilim adamlarından Gene Myers tarafından açıklanmıştır.
Myers, San Francisco Chronicle gazetesinde İnsan Genomu Haritası Bilim Adamları Yaratıcı'dan Söz Ediyor başlığıyla verilen haberde şu yorumu yapmıştır:
-Moleküler düzeyde mükemmel bir biçimde kompleksiz. Henüz kendimizi bile anlayamıyoruz ki, bu çok ilginç. Burada metafizik bir element var. Beni asıl şaşırtan şey ise yaşamın mimarisi. Sistem çok kompleks. Sanki dizayn edilmiş gibi. Genomda muazzam bir akıl var.
* * * *
DNA gerçekte tıpkı bir kitabın kâğıttan ve mürekkepten oluşması gibi şuursuz ve cansız atomlardan oluşan bir moleküller zinciridir.
Bir kitaptaki yazıların anlam kazanması gibi DNA’ya bilinç veren bu dizilimin oluşturduğu bütünselliğin anlamıdır. Zaten canlılık bir araya gelen biyomoleküllerden çok, bu bir araya gelişin oluşturduğu anlam bütünlüğüdür.
Diğer ifade ile canlılık maddelerin oluşturduğu fakat madde dışında asla maddeye indirgenemeyen metafizik bir değerdir.
Bu metafizik değerden ne genler, nede genleri oluşturan biyomoleküllerin haberi vardır.
Bu, kâğıt üzerinde çeşitli şekillere girerek yazıya bir anlam veren mürekkebin ve kâğıdın oluşturdukları anlamı bilmemesi gibidir.
Bu nedenle evrim taraftarı bilim insanlarından Dawkins'in ortaya attığı bencil gen tezi anlatmaya çalıştığımız madde dışı metafizik bir değer olan anlamı maddeye indirgediğinden geçersizdir.
Evrim teorisi taraftarları ruh gibi metafizik değerlerin varlığını kabul etmek istemedikleri için, insanı bir madde yığınından ibaret görmekte, dolayısıyla bu madde yığınının bir yerine bir şekilde şuur atfetmeye çalışmaktadırlar.
* * * *
Evrim teorisi taraftarları canlılar arasında genetik ilişkiler kurmaya çalışırken, bu ilişkileri temelden geçersiz kılan bilgileri göz ardı etmektedirler. Bunun bir örneği kromozom sayılarıdır.
Kromozomlar, canlı hücresindeki DNA zincirlerinin paketlendiği temel birimlerdir. Bir kütüphanedeki ciltlere benzetilebilir. Her canlı türünün kendine özel bir kromozom sayısı vardır. Örneğin insan DNA'sı 46 kromozoma bölünmüştür.
Canlı türlerinin türlerine özel kromozom sayılarının bulunması evrim teorisini alt üst etmiştir.
Evrim teorisin varsaydığı gibi farklı türler küçük değişimlerle kademeli olarak birbirlerinden dönüşmüş olsalardı, canlılardaki kromozomların da ilkelden gelişmişe doğru gittikçe büyüyen bir yapı sergilemesi gerekirdi.
Örneğin evrimin ilk basamaklarındaki canlıların daha az kromozom sayısına sahip olması ve kromozom sayısının giderek artması beklenirdi.
Oysa durum hiç de böyle değildir. Farklı canlıların kromozom sayıları, evrim şemasını tamamen yıkan bir tablo ortaya koymaktadır.
Meyve sineği gibi oldukça kompleks bir canlının kromozom sayısı 8 iken, evrime göre ondan daha ilkel sayılması gereken eğrelti otu bitkisinin kromozom sayısı tam 480'dir.
Farklı canlıların kromozom sayıları bir liste halinde incelendiğinde kademeli evrimle ilgili herhangi bir iz bulunmaz.
Kromozom sayılarının evrimsel akrabalık iddiasını çürüten bir başka yönü, birbirinin yakın akrabası olarak gösterilen canlıların kromozom sayılarının farklı oluşudur.
Bunu örneklemek gerekirse evrim taraftarlarına göre insan ve şempanzenin kökeni, bundan 7-10 milyon yıl önce, ortak bir atadan ayrılmıştır.
Evrim teorisine göre, bu ayrımın DNA zinciri üzerinde mutasyonlar sonucu oluşan küçük değişikliklerin uzun zaman içinde birikmesiyle gerçekleşmiş olması gerekir.
Fakat daha gelişmiş olan insanın kromozom sayısı 46 iken daha az gelişmiş olan şempanzenin kromozom sayısı 48'dir. Bu iki kromozomluk fark, mutasyonlar ve mutasyonların öngördüğü evrim ile açıklanamaz.
Ayrıca insanla şempanze arasında bir ara format canlısı varsa bu canlının kromozom sayısı 46 ya da 48 olmalıdır.
Eğer bu canlı 46 kromozoma sahipse, şempanzelere dönüşme yolunda 2 kromozom kazanmış yani evrimleşmiş demektir.
Eğer bu canlı 48 kromozoma sahipse, bu kez de insana doğru evrimleşirken 2 kromozom kaybedecek yani fakirleşecektir. Ayrıca bu fakirleşme insanın şempanzeden daha evrimleşmiş olduğu dikkate alındığında gelişime neden olmalıdır. Diğer ifade ile ara format canlısı iki kromozom bilgisini kaybederken öylesine büyük ve etkili değişikliklere uğramalı ki insana evrimleşebilsin. (Kromozom sayıları evrime kanıt mı? Maymun İnsan kromozom sayı farklılıkları bölümlerine bakınız)
Genetik yapıyı bu denli keskin ve derin biçimde etkileyen mutasyonlara evrim taraftarlarının dilinde makro mutasyonlar adı verilir.
Fakat ilginç olan bilimin ortaya koyduğu gerçek makro mutasyonların canlıları makro düzeyde tahrip etmeleri, bozmalarıdır. Gelişimi neden olan hiç bir makro mutasyon gözlenmemiştir.
Gözlemlenmiş tüm makro mutasyonlar, genetik bilgiyi tahrip eden, eksilten etkiler oluşturmuştur.
Örneğin insanların mutasyon sonucunda fazladan bir kromozomla doğmalarının sonucunda Down Sendromu adlı hastalık ortaya çıkar.
Down Sendromu'na yakalananlar, hem fiziksel hem de zihinsel olarak özürlüdürler.
Evrim taraftarlarının birbirlerinin yakın akrabaları olarak gösterdiği canlılar arasında kromozom sayıları açısından çok büyük farkların olması ise, bu farkların mutasyon ürünü olamayacaklarını göstermektedir.
Gen bilgilerinin kompleksliği kadar, bu bilgilerin paketlendiği kromozomların farklı sayı ve tasarımı da, evrim teorisini geçersiz kılmaktadır.
Genler dediğimiz yapılarda, yani DNA zincirinde inanılmaz bir bilgi şifrelenmiştir. Örneğin insan DNA'sında, 900 ciltlik bir ansiklopediyi dolduracak kadar bilgi bulunmaktadır.
Üstelik bu bilgi gözle göremediğimiz kadar küçük hücrenin kendisinden katbekat küçük olan hücre çekirdeğinin içine sığdırılabilmiştir.
Bu inanılmaz tasarım ve var olan olağanüstü bilgi kaynağının ne olduğu sorusu canlıların rastlantılarla oluşup geliştiklerini varsayan evrim teorisinin önündeki en çetin, en zorlu engellerden sadece biridir.
Genetik bilgi ait olduğu canlının bütün hayati fonksiyonlarını idare ve kontrol eder.
Diğer ifade ile genetik bilgi başka mekanizmalarca yorumlanmakta ve kullanılır hale gelmektedir.
Ayrıca bu bilgi ve bu bilgi ile ilgili mekanizmalar bir komplekslikte arz ederler.
Diğer ifade ile bilgi ve bu bilgiyi kullanan mekanizmalar aynı anda var olmak zorundadırlar. Bunlardan birinin eksikliği sistemi işlemez hale getirir.
Florida Üniversitesi'nden David A. Kaufman genetik bilgi kökeninin evrim teorisi tarafından kesinlikle açıklanamadığını, açıklanamayacağını şöyle itiraf eder:
-Evrim, hücrelerle beraber dikkatlice tasarlanmış genetik kodların kökenine dair kabul edilebilir bir bilimsel açıklama getirmekten uzaktır. Ki bunlar olmazsa proteinler ve dolayısıyla hayat da olamaz.
Bir proteinin kromozomlardaki DNA zincirinde kodlanmış olan bilgisi, milyonlarca şifre arasından özelleşmiş enzimler sayesinde bulunur. DNA zincirinin bu bölümü yine başka özel enzimler tarafından bir fermuar gibi ikiye ayrılarak üzerinde mesajcı-RNA'nın rahatça kopyalanabileceği üç boyutlu şekle getirilir. Diğer farklı enzimlerin yardımıyla DNA'nın bu bölümü kopyalanır.
Kopyalanmanın başlaması, kopyalama süreci, kopyalanmanın gereken yerde bitmesi, bu esnada DNA sarmalında herhangi bir karışıklık meydana gelmemesi, sarmalın diğer kısımlarının kopyalamayı engellemeyecek biçimde tutulması, kopyalanmada oluşabilecek muhtemel hataların kontrolü, düzeltilmesi, kopyalama bittiğinde RNA'nın ayrılması, DNA zincirinin eski haline getirilmesi ve bunlara benzer pek çok alt işlem sırasında birçok farklı enzim görev yapar ve her biri son derece muhteşem bir uyum içinde çalışır.
Çekirdekten hücre sıvısına geçen RNA, taşıdığı şifrenin okunacağı ve bu şifrede yazılı proteinin üretileceği ribozoma bağlanır.
İşte hücredeki protein oluşumunda yer alan süreçlerin yalnızca bir kesitini kabaca böyle özetleyebiliriz. Daha sonra da sayısız ara işlemlerin ve çok çeşitli enzimlerin rol oynadığı bir süreçle canlı vücudunda kullanılacak spesifik bir protein molekülü oluşturulur. Proteini oluşturan yüzlerce aminoasidin hep-sinin yerli yerinde, gereken sayı ve çeşitte olmaları zorunludur. Aksi takdirde proteinin işlev görmesi mümkün değildir.
Proteinin kendisi bir plan üzerine üretildiği gibi, bütün üretim sisteminin kendisi de kompleks bir plan ve tasarım içerir. Protein üretiminde görev yapan bütün sistemler ve yapılar bu kusursuz tasarım sayesinde birbirleriyle uyum ve işbirliği içinde görev yaparlar.
Ünlü evrim teorisi taraftarlarından olan Rennie ise genler hakkında genlerin yapısı ve ürünleri türler arasında, onların evrimsel akrabalıklarına uygun şekilde dağılmaktadır demektedir.
Evrim taraftarlarının moleküler biyolojiden bekledikleri genlerin yapısı ve ürünleri türler arasında, onların evrimsel akrabalıklarına uygun şekilde dağılmakta olmasıdır ama bilimsel veriler, bu beklentinin tam aksinedir.
Fransız biyologlar Hervé Philippe ve Patrick Forterre'nin 1999 tarihli bir makalelerinde:
-DNA dizilimleri olan sekanslar elde edildikçe, pek çok protein filogenisinin birbiri ile ve aynı zamanda rRNA ağacı ile çeliştiği ortaya çıkmıştır demektedirler.
RNA karşılaştırmalarının yanında, canlıların genlerindeki DNA şifreleri de karşılaştırılmış ama evrim teorisinin öngördüğü canlıların birbirlerinden türediği varsayımı ile zıt sonuçlar ortaya çıkmıştır.
Moleküler biyologlar James Lake, Ravi Jain ve Maria Rivera, 1999 yılındaki bir makalelerinde bunu şöyle açıklamaktadırlar:
-Bilim adamları farklı organizmaların çeşitli genlerini analiz etmeye başladılar ve bunların birbirleri ile olan ilişkilerinin, rRNA analizine göre çıkarılmış olan evrimsel hayat ağacıyla çeliştiğini fark ettiler.
Proteinler, rRNA ve genler üzerinde yapılan karşılaştırmalar, evrim teorisinin varsayımlarını doğrulamamaktadır. Bu gerçek, 1999 yılında Science dergisinde yayınlanan Elizabeth Pennisi imzalı Is It Time to Uproot the Tree of Life? Başlıklı bir makalede de kabul edilmiştir.
Elizabeth Penisi bu makalesinde Darwinist biyologların evrim gelişimini simgeleyen evrim ağacını aydınlatmak için yürüttükleri genetik analiz ve karşılaştırmaların tam aksi yönde sonuç verdiği belirtilmiş, yeni verilerin evrimsel tabloyu kararttığı ifade edilmiştir.
= = = =
Kromozom sayıları evrime kanıt mı?
Evrimci teze göre canlıların kompleksliklerinde kademeli bir artış yaşanmış olmalı, buna paralel olarak da genetik bilgilerini oluşturan kromozomlarının sayısının kademeli olarak artması beklenmelidir.
Fakat elde edilen veriler bu tezin tamamen hayal ürünü olduğunu göstermektedir.
Örneğin, domatesin 24 kromozomu varken, çok daha kompleks bir organizmaya ve sistemlere sahip olan copepode yengecinin sadece 6 kromozomu vardır.
Ya da, tek hücreli bir canlı olan Euglena'da 45 kromozom bulunurken, Amerika'da yaşayan büyük bir timsah türü olan Alligatör'de 32 kromozom bulunur.
Bununla birlikte mikroskobik bir canlı olan Radiolaria'da 800'den fazla kromozom vardır.
Evrimin ünlü teorisyenlerinden Rus bilim adamı Dobzhansky, canlılar ve DNA'ları arasındaki bu kuralsız ilişkinin evrimin açıklayamadığı büyük bir sorun olduğunu şöyle ifade etmektedir:
-Daha kompleks organizmaların genelde basit olanlara göre hücrelerinde daha fazla DNA'ları vardır. Fakat bu kuralın dikkat çeken istisnaları vardır. Amphiuma (amfibiyen), Propterus (bir akciğerli balık), ve hatta sıradan kurbağalar ve kara kurbağaları tarafından geçilen insan ise, liste başı olmaktan çok uzaktır. Neden bu durum bu kadar uzun zamandır bir bilmece olarak kaldı?
Yine evrimci homoloji tezine göre, canlı büyüdükçe kromozom sayısının artması, küçüldükçe ise kromozom sayısının azalması beklenmelidir.
Oysa birbirileriyle bütünüyle farklı boyut ve yapılara sahip olan ve aralarında herhangi bir evrimsel bağlantı olduğu iddia bile edilemeyen canlıların eşit sayıda kromozomlara sahip olmaları, canlıların kromozom benzerlikleri üzerine kurulan yüzeysel evrimci mantıkları alt üst etmektedir.
Buna birkaç örnek verecek olursak, hem yulaf bitkisinin hem de makak maymununun 42'şer kromozomu vardır. Deer faresinin 48 kromozomu bulunurken kendisinden kat kat büyük olan gorilin de aynı sayıda, yani 48 kromozomu bulunur.
Bir diğer ilginç örnek de Çingene güvesi ve eşeğin kromozom sayılarıdır. Her ikisi de 62 kromozoma sahiptir.
Moleküler düzeydeki diğer karşılaştırmalar da, evrimci yorumları anlamsız kılan pek çok tutarsızlık örneği oluşturmaktadır.
Çeşitli canlılardaki protein dizilimleri laboratuarlarda analiz edildikçe, ortaya evrimciler açısından hiç beklenmedik, hatta kimi zaman hayret verici sonuçlar çıkmaktadır.
Örneğin insandaki Sitokrom-C proteini bir atınkinden 14 aminoasit farklıyken, bir kangurununkinden yalnızca 8 aminoasit farklıdır.
Sitokrom-c proteini ve muhteşem yapısı.
Bir evrim teorisi savunucusu bir yaratılış teorisi savunucusuna; her şeyi bir Yaratıcı güce indirgeyip kolaycılığa kaçarak bilimden uzaklaşmakla suçlar ama her oluşumu rastlantılara indirgeyerek aynı hataya (daha vahim bir şekilde) düştüğünün ya farkına varmaz ya da kabul etmek istemez.
Gerçekte (bilimsel kanıtlara dayanmadığı sürece) her iki mantığın birbirinden farkı yoktur.
= = =
Yine Sitokrom-C dizilimi incelendiğinde, kaplumbağaların insanlara kendileri gibi bir sürüngen olan çıngıraklı yılanlardan daha yakın olduğu görülür.
Bu durum evrimci bakış açısına göre yorumlandığında kaplumbağaların insanlarla, yılanlardan daha yakın akraba oldukları gibi anlamsız bir sonuç çıkacaktır.
Her ikisi de sürüngenler sınıfına dahil olan kaplumbağa ve çıngıraklı yılanın arasında 100 kodunda 21 aminoasitlik fark, çok ayrı sınıfların temsilcileri arasındaki farklardan belirgin bir şekilde daha büyüktür.
Örneğin, tamamen ayrı filumlara ait tavuk ve su yılanı arasında 17, at ve köpekbalığı arasındaki 16, köpek ve solucan sineği arasındaki 15 aminoasitlik fark vardır.
Halbuki aynı sınıfa (sürüngenler sınıfına) dahil olan kaplumbağa ile çıngıraklı yılan arasındaki bu fark 21dir.
Görüleceği gibi kromozom sayıları aynı filuma ait canlılarda bile çok farklı olabilmektedir. Bu da kromozom sayılarının türler özgü olduğunu filumlarla herhangi bir ilginsin olmadığını gösterir.
Gerçekte filumlar insanoğlunun canlılar dünyasını incelemekte kolaylık olsun diye icat ettiği yüzeysel ve yapay bir sınıflamadan ibarettir. Bu da bize aynı filumdaki canlılar içinde bile evrimden söz edilemeyeceği demektir.
South Carolina Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden biyokimya araştırmacısı Dr. Christian Schwabe, moleküler alanda evrime delil bulabilmek için uzun yıllarını vermiş bir bilim adamıdır.
Özellikle insülin ve relaxin türü proteinler üzerinde incelemeler yaparak canlılar arasında evrimsel akrabalıklar kurmaya çalışmıştır.
İnsülin ve relaxin türü proteinler ve yapıları
Fakat çalışmalarının hiçbir noktasında evrime herhangi bir delil elde edemediğini pek çok kereler itiraf etmek zorunda kalmıştır. Trends in Biochemical Sciences dergisindeki bir makalesinde şöyle demektedir:
-Moleküler evrim, evrimsel akrabalıkların ortaya çıkarılması için neredeyse paleontolojiden daha üstün bir metot olarak kabul edilmeye başlandı. Bir moleküler evrimci olarak bundan gurur duymam gerekirdi.
Ama aksine, türlerin düzenli bir gelişme kaydettiğini göstermesi gereken moleküler benzerliklerin pek çok istisnası olması oldukça can sıkıcı görünüyor.
Bu istisnalar o kadar çok ki, gerçekte, istisnaların ve tuhaflıkların daha önemli bir mesaj taşıdıklarını düşünüyorum.
Schwabe, canlılardaki lizozimler, sitokromlar ve pek çok hormonların da aminoasit dizilimlerinin karşılaştırılmasının evrimciler açısından beklenmedik sonuçlar ve anormallikler ortaya koyduğunu belirtmektedir.
Schwabe, tüm bu kanıtlara dayanarak, proteinlerin hepsinin hiçbir evrim geçirmeden başlangıçtaki yapılarına sahip olduklarını ve moleküller arasında, aynı fosiller arasında olduğu gibi, hiçbir ara geçiş formu bulunmadığını savunmaktadır.
Michael Denton da moleküler biyoloji alanında elde edilen bulgulara dayanarak şu yorumu yapar:
-Moleküler düzeyde, her canlı sınıfı, özgün, farklı ve diğerleriyle bağlantısızdır. Dolayısıyla moleküller, aynı fosiller gibi, evrimci biyoloji tarafından uzun zamandır aranan teorik ara geçişlerin olmadığını göstermiştir.
Moleküler düzeyde hiçbir organizma bir diğerinin atası değildir, diğerinden daha ilkel ya da gelişmiş de değildir. Eğer bu moleküler kanıtlar bundan bir asır önce var olsaydı organik evrim düşüncesi hiçbir zaman kabul görmeyebilirdi.
Özetlemek gerekirse, canlılardaki benzer organlar ya da benzer moleküler yapılar, bu canlıların ortak bir atadan evrimleştikleri teorisine hiçbir destek sağlamamaktadır.
Aksine, bu benzerlikler, canlılar arasında kurulabilecek her türlü hiyerarşik evrim şemasını imkânsız hale getirmektedir.
İnsan, bir protein karşılaştırmasına göre tavuklara, bir diğer karşılaştırmaya göre nematod solucanlarına, bir başka analize göre de timsahlara benzer çıkıyorsa, insanın bu canlılardan herhangi birinden ya da başka hiçbir canlıdan evrimleştiği öne sürülemeyeceği açıktır.
Açıktır ama evrim teorisi savunucuları tarafından teoriyi korumak ve savunmak amacıyla ortaya öylesine garip, akıl ve bilim dışı varsayımlar ortaya atılmaktadır ki insanın kromozom sayılarındaki benzerliklerden yola çıkarak nematod solucanları ya da timsahlarla akraba oldukları söylenirse şaşmamak gerekir. (İnsanın soy ağacı bölümüne bakınız)
Kısacası, canlılarda anatomik ya da kimyasal benzerlikler arayan bunu evrime delil saymaya çalışan homoloji varsayımı, bilimsel bulgular karşısında geçersizdir.
Canlılardaki benzer yapıların varlığı evrime kanıt olabilir mi?
Bu sorunun cevabı, Darwin'in evrim teorisi ortaya atılmadan çok daha önce verilmiştir.
Canlılardaki benzer organları ilk kez gündeme getiren Carl Linneaus ya da Richard Owen gibi bilim adamları, bu organları ortak tasarım örneği olarak görmüşlerdir.
Yani benzer organlar, ortak bir atadan tesadüfen evrimleştikleri için değil, belirli bir işlevi görmek için bilinçli bir şekilde tasarlanmış oldukları için benzerdir.
Modern bilimsel bulgular ise, benzer organlar için ortaya atılan ortak ata iddiasının tutarlı olmadığını ve yapılabilecek yegâne açıklamanın söz konusu ortak tasarım açıklaması olduğunu göstermektedir.
Tüm canlıların seksen element ve bu elementlerin aralarında yaptıkları sayısız denebilecek kadar çok bileşiklerden var edildiklerini unutmayalım. Bu da bize tüm canlıların aynı hamurdan fakat ayrı, ayrı yaratıldıklarını gösterir. Çeşitli canlıların DNA ve kromozom analizleri karşılaştırılması sonucunda elde edilen bulgulardaki benzeşimler canlıkların aynı hamurdan var edilmelerinin sonucudur.
Canlılar arasındaki fark ayrıntıların oluşturduğu bütünselliktedir. Bu nedenle bazı organlardaki yüzeysel benzeşimleri şaşmamak ve yanlış yorumlamamak gerekir.
Gerçekte değişik türler arasındaki benzerliklerden hiçbirisi evrimsel bir ilişkiyi göstermez.
Farklı türlere ve sınıflara ait canlıların DNA ve kromozom analizleri sonucunda elde edilen bulgular karşılaştırıldığında, canlıların DNA ve kromozomlarındaki benzerliklerin ya da farklılıkların, öne sürülen hiçbir evrimci mantık ya da bağlantıyla uyuşmadığı çok açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır.
Elizabeth Pennisi imzalı bir makalede, Darwinist biyologların evrim ağacını aydınlatmak için yürüttükleri genetik analiz ve karşılaştırmaların tam aksi yönde sonuç verdiği belirtilmiş, yeni verilerin evrimsel tabloyu kararttığı ifade edilmiştir. Pennisi şunları yazmaktadır.
-Bir yıl önce, bir düzineden fazla mikroorganizmanın yeni dizinlenmiş genomlarını inceleyen biyologlar, bu bilgilerin yaşamın erken zamanlarının tarihi hakkındaki kabul edilmiş çizgileri destekleyeceğini ummuşlardı. Ama gördükleri şey onları şaşkına düşürdü.
O an mevcut olan genomların karşılaştırılması, yaşamın büyük gruplarının nasıl ortaya çıktığına dair tabloyu aydınlatmamakla kalmadı, onu daha da karışık hale getirdi. Ve şimdi, elde bulunan 8 yeni mikrobial dizilimle birlikte, durum daha da kafa karıştırıcı bir hal aldı.
Çoğu evrimci biyolog, yaşamın başlangıcını üç temel alemde bulabileceklerini düşünüyorlardı.
Tam DNA dizilimleri, başka türlü genlerin karşılaştırılmasının yolunu açtığında, araştırmacılar basitçe bu ağaca daha fazla detay ekleyeceklerini umuyorlardı.
Ama hiçbir şey gerçekten bu kadar daha uzak olamazdı diyor Claire Fraser, Rockville Maryland'deki The Institute for Genomic Research'ün başkanı.
Aksine, (genetik) karşılaştırmalar, hem rRNA ağacıyla hem de birbirleriyle çelişki içinde bulunan pek çok farklı hayat ağacı versiyonu ortaya çıkardı.