gezistan.com
böyle blog köşelerinde sürünmekten bıktım birazcık. bi kaç otobüs bileti fiyatına gittim bi site aldım. artık oralardayım..
esen kalın(esen de neyse artık.)
styofa doing anything
hello vonnie
ojovivo
dirt enthusiast

★

shark vs the universe
Three Goblin Art

if i look back, i am lost

pixel skylines

⁂
RMH
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ

Love Begins
Peter Solarz
d e v o n


#extradirty

JVL
we're not kids anymore.
seen from United States
seen from United States

seen from Malaysia

seen from Netherlands

seen from United States
seen from United States

seen from Türkiye
seen from United States

seen from Netherlands

seen from United States
seen from Malaysia

seen from Malaysia
seen from United States

seen from Malaysia
seen from Indonesia

seen from Belgium

seen from Türkiye
seen from United States

seen from Türkiye

seen from Netherlands
@dogandor
gezistan.com
böyle blog köşelerinde sürünmekten bıktım birazcık. bi kaç otobüs bileti fiyatına gittim bi site aldım. artık oralardayım..
esen kalın(esen de neyse artık.)

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
gece hayatı nasıl viyanada :D ? nereleri tavsiye edersin?
http://www.wien.info/media/files/nightlife-information.pdf buradan istediğin bilgilere ulaşabilirsin sanıyorum zira ben kenti gece göremediğim için ne desem yalan olur. ama graben ve karntner caddelerinde çok güzel publar, cafeler görmüştüm. tavsiyem bu yönde olacaktır :))
Chapter Fifteen: Beç Kapısında...
Uzun bir aradan sonra geri geldim. sınavları bitirip, okulu da kapatıp geldim. çok da giriş faslına dalmadan gezimize kaldığımız yerden devam edelim isterim.
budapeştede günü ve geceyi geçirdikten sonra slovakyanın kıyısından geçerekten sorgusuz, sualsiz dalıveriyoruz avusturyaya. zira schengen bölgesinde olduğundan sınırlar yok. sınır olmadığı için de "NON-EU" luk bir durum da yok.
yol boyu geniş tarlalar ve rüzgar gülleri çarpıyordu gözüme. balkanlardan çıkıp orta avrupada olduğumu bilmek nedensiz bir huzur getirmişti bana. viyana kapılarında herhangi bi dirençle karşılaşmadan danubenin kıyısında iniyoruz. toplucanak "stephansplatz" a yürüdükten sonra direktifleri alıyoruz. 2 saat vaktimiz varmış bu kültür mantarı kentte. hemmen haritama sarılıp b planı olan "innere stadt" ı kapsayan bi gezi planlıyorum. sarayları, opera binasını ve botanik parkları plandan çıkarmak evlat acısı gibi dokundu maalesef ki.
elde kalanla yetinmek adına stephan kilisesine gidiyoruz. 136 metrelik çan kulesiyle kilise, kentin en büyüğü ki daha büyük bina da yapılması yasak. yolunuzu kaybettiğiniz anda başınızı göğe kaldırmanız yetiyor. girişlerin ücretsiz olduğu mabede girebilmek adına mahşer yerinin demo versiyonuna katlanmanız gerekiyor.
adeta nakış işler gibi kilisenin dış cephesi çok büyük özenle yapılmış. çatı süslemelerine bile dikkat edilmiş. kiliseye hayran hayran baktıktan sonra ahmetle mozartın doğduğu evi arıyoruz ki o da buralara çok yakın bi yerlerdeymiş. o sırada karşıdan kısa, kel, hafif göbekli biri yaklaşıyor. bir türk olmanın tüm özelliklerini taşıyan abimiz hello dedikten sonra bi kilitleniyor. "fighlmüller" i soruyormuş ki figlmüller de yöreye has koccaman şinitzeller yapan enfes bi yer(miş). bilmediğimi söyledikten sonra ayaküstü muhabbet edip yolluyoruz bu şirin gurbetçi aileyi.
çok merkezi bi yerde de olsa ara sokakta karşımıza çıkıyor mozartın evi. insan koca bi konak beklerken 2+1 kombili apartman dairesi çıkıyor karşımıza. içeri girip sorduğumda ise gerçekten mozartın doğduğu ev olduğunu, üst katların ise olduğu gibi muhafaza edildiğini söylüyorlar. indirimli haliyle girişlerin 8€ olduğu eve o kadar para vermektense ahmetle shopa dalıp bi kaç ufak (en ucuzundan) hediyecikler alıp hofburg sarayına doğru hızlı adımlarla ilerliyoruz.
stephan meydanından geçerken ahmetle birer dondurma alıyoruz. yanılmıyorsam 3.5€ verdiğim 2 top dondurma tartsak yarım kilo gelirdi sanıyorum. elimde dondurma akarken viyananın istiklali grabenden geçip "michaelerplatz" da ki hofburg kraliyet sarayını buluyoruz.
1654 yılında tamamlanan saray başta habsburg hanedanlığı olmak üzere pek çok önemli şahsiyete barınak olmuş. schönbrunn sarayıyla birlikte dönüşümlü olarak kullanılan saray genelde kışlık olarak kullanılmış.
zamana karşı yarışırken rotayı votiv kilisesine çeviriyor ve kestirme olması adına geniş, yeşil, temiz viyana parklarından geçiyorduk. medeniyet içinde medeniyet kurmuşlar.
biz votivi bulamadan o bizi buluyor anlaşılan. sonradan öğrendiğim kadarıyla da sigmund freud parkından geçiyormuşuz. yerde geçtim çöpü, yaprak bile görmek imkansız adeta. çimenler safkan, ağaçlar balta görmemiş.
100 metre uzunluğundaki çan kulesiyle viyana üniversitesinin yanında yükselen mabedin önüne bir de tiyatro ortamı kurmuşlar. votivden ayrılıp yine parklar içinden parlamento binasını buluyoruz. antik yunana atfen inşa edilen parlamento bizimkinin yanında bekçi kulübesi adeta.
önündeki adalet tanrıçası da bekçinin ta kendisi. tabi bizde adalet olmadığı için böyle bekçiye de gerek yok deyip, politik de bi espri yapayım madem hazır yeri gelmişken(keh keh keh).
tabi espri yapabilmek adına barış tanrıçası "athena"yı adalet tanrıçası "themis" de yapmış olduk. tanrı çocukları bilir, elinde terazi olan themis. teşbihte hata olmaz tabi. tanrıçaların eteklerini öpüp viyananın olmazsa olmazı parklardan yine hofburg sarayına varıyoruz.
ben yorgunluktan fotojenik bir biçimde çimlere uzanırken ahmet de basıyor deklanşöre. yeşil-tarih-medeniyet triyosunda geçen bi günün ardından halihazırda 20 dk geciktiğimizi fark ediyorum (ben dediydim 2 saat yetmez diye). çantaları yüklenip başlıyoruz tunanın kıyısında başlayan macerayı sonlandırmaya. o koşuşturmacada haritamı düşürmüşüm. bisikletli bi beyabi arkamızdan yetiştirdi sağolsun.
otobüsümüzü bulduğumuzda ise çimlere yatanlar, yemek yiyenler, tunaya taş atanlar gayet free takılıyorlardı. bu gevşek tavırlarından ötürü athena onları cezalandırmış ve kurunun yanında yanan yaş misali bizde o gazaptan etkilenerek praga geç, çok geç bi vakitte varmıştık..
siz siz olun st. stephan kilisesinde bi fatiha okumadan, schönbrunn, belvedere ve hofburg saraylarını ziyaret etmeden, bethooven ve mozartı mezarı başında anmadan, figlmüllere uğramadan ve mümkünse sachertorte yemeden dönmeden derim..
Chapter Fourteen: İki Şehir, Bir Kent.
yorucu gün ve gecenin ardından balkanların yemyeşil ovalarında gün yeniden doğuyordu. budapeşteye gitmek adına geceden beri yoldaydık. yaklaşık 8 saatlik mesafemizin yarısını kat etmişken -yanılmıyorsam- niş açıklarında bi benzin istasyonunda mola verdik. yerel saat 9 a gelirken bizimkileri aradım hemen. tabi orda saat çoktan 10 u geçmişti. yanımda sırp dinarı olmadığından otobüsteki nevalelerden ve biraz da etraftan otlanarak kahvaltımı ediyordum.
tekrar yollara düştükten 3 saat kadar sonra macaristan sınırına varmışız bile. tabi NON-EU olduğumuzdan yine 1 saat kadar pasaport işlemleri için sınırda bekliyoruz. fotoğraf makinesine pil alamadığımdan yol boyu manzaraları pek çekemedim ne yazık ki.
kente geldiğimiz anda çok nizamı, medeni bir başkentle karşılaşıyorum. macaristan hiç de avrupa birliğinin 8. sınıf bir üyesi gibi durmuyor. gerçi bizim gibi yarım asırdır üyelik beklemekten iyidir. ülkede para birimi forint. euroyu kaldıracak kadar bi ekonomileri yok anlaşılan.
imparatorluk dönemlerinden kalan yapılara hayran hayran bakarken yavaşça bi tepe çıkıyor otobüsümüz. geldiğimiz yer gellert tepesi. sonadan öğrendiğim kadarıyla türkçe ismi "gürz ilyas" tepesiymiş. tepe kentin iki yakasına da hakim bir yerde bulunuyor.
çakal macarlar bi de güzel kale kondurmuşlar ki kenti korumak için en ideal noktayı bulmuşlar. ecdadımızın budin kalesi ise bu gün daha merkezi bi yerde royal palace'nın olduğu yerde kalıyor.
tepeye geldiğimizde güzel bi toplu fotoğrafın ardından ahmetle keşif mücadelemiz başlıyor. o bi hela arıyor bense pil alabileceğim bi dükkan. önce makine için bi kaç pil bulduktan sonra lavabolara ufak çaplı bi kültür turu düzenliyoruz. lavabodan güler yüzle çıkan ahmet "sıcak su var olm" diye bi haykırışta bulunuyor. memlekete 8. sınıf diyerek ahını almışız diyorum içimden.
hazır budayla peşteyi bi arada yakalamışken zilyonlarca fotoğraf çekniyoruz. atkıyla cekindiğim bi sırada italyan bi amca uğruyor yanımıza. ingilizce yoksunu, inter fanatiği bu amca nerden geldiğimizi öğrenince bildiği türk topçuları sayıyor. ancak ben "sinyor terim" diyince bi yüzü ekşiyor. imparator çok çektirmiş anlaşılan interligillere. anladığım kadarıyla şemsiyesiyle atkımı takas etmek istiyor beyamca. imparatora laf eden amcaya postayı koyup yolluyorum.
gellert tepesinden inip, tarihi zincirli köprüden geçen otobüsümüzde ben; haritaları, metro hatlarını, gezi notlarını çıkarmış, nerelere gidebileceğimizi, nerelerden forint alabileceğimizin hesaplarını yaparken bi anda kentin dışlarına doğru gittiğimizi farkettim. sonradan öğreniyorum ki saygıdeğer turdaşlarımız yorulmuş, bir an önce otele yerleşmek istiyorlarmış.
akşam 4 gibi "hotel oriental" e varıyoruz. valizleri toparlayıp check in işlemlerinden sonra ahmetle odamızın yolunu tutuyoruz. 3 gündür koltukta yatan bendeniz için yatak cennetten bir köşe oluveriyor. en az survivordakiler kadar sevindim desem cuk oturur sanırım. duş alıp bişiler atıştırdıktan sonra kartalı aradım skypedan.(o artık gezilerimizin vazgeçilmezi) yarım saatte tüm işlerimi halletmiş, rotada bi kaç değişiklik yaparken, yola çıkacağımızın haberi geliyor.
7 gibi merkezi bi noktaya indik. ben tam haritaları çıkarmış konum hesaplamaya çalışırken gezi için durmadığımızı ve sadece yemek yemek adına 1-2 saat mola verdiğimizi öğreniyorum. (1. çinko) caddede koştur koştur döviz bürosu ararken farkediyorum ki hepsi saadece dakikalar önce kapanmış. (2.çinko) bu da demek oluyor ki varlık içinde yokluk çekecizz. diğer turdaşlarımız yemeklerini yemiş, içeceklerini yudumlarken ahmetle bi kaç yer görebilmek adına boş sokaklarda dolanıyorduk ki karşımıza " Országház" çıkıyor.
siz okumaya çalışırken ben yapının parlamento binası olduğunu belirteyim. ancak o da tadilatta olduğundan daha fazla yaklaşamıyoruz. (3. çinko) geri dönüp turdaşlarımızın yemek yediği türk lokantasında yemeğimizi yiyoruz. (çünkü orada euro geçiyorr.) ancak 10 dakika gecikmişiz bile. tabakta kalanları da mideme gömüp alelacele otobüsün yanına gidiyoruz. ama o da nesi otobüs yerinde yok. (tombala!!)
ambara düşmüş tavuk misali bi sağa bi sola saldırırken bi kaç kişiye rastlıyoruz. derin bi oh çektikten sonra otobüse ulaşıp akabinde tekrar yola koyulduk.
kentte gün batarken budine, eski kaleye çevirdik rotayı. şehrin simgeleri çok güzel aydınlatılmış. gece bile çok parlak gözüküyor.
tunanın ardında ki parlamento binasını bi ayrı parlatmışlar. ufak ufak yağmur sepelerken kale surları içerisinde dolaşıyoruz. yaklaşık bir saat sonra kale turumuz bitiyor ve gece 11 gibi tuna nehri üstünde ki tekne turumuz başlıyor. 15€ verdiğimiz turda muhteşem manzaralar bizleri bekliyor anlaşılan. hava biraz serin olsa da budapeştenin ışıldaklı sıcak manzaraları benim de içimi ısıtıyor.
benim gözümden manzara buydu. sonra dedim ki ulan orada ben de olmalıyım. bu pozun ana teması da bu. arkada ki devasa, heybetli, şaşaalı ahmetin koluna da teşekkürü borç bilirim. tuna-tarih-sanat triyosunda süregelen yolculuk saat gece yarısına yaklaşırken bitiyordu.
çok güzel anı ve hatıralarla günü bitirmeye hazırlanırken unesconun listesindeki bir diğer anıta "hösok tere" ye çevirdik otobüsü. içinde atillanın da olduğu kahramanlar meydanı adı üstünde budapeştenin "hösok"larını barındıran genişçe bir meydan.
sanat sarayının önünde -ki kendisi meydanın yanında bulunuyor.- tango festivali mevcut. güzel müziklerin ve muhteşem dansların arasında ahmetle yine değişik kombinasyonlarda fotoğraflar çekinmeye devam ediyorduk. saat bir buçuk gibi meydandan ayrılıp otele vardık. hiç bu kadar rahat uyuduğumu hatırlamıyordum. her ne kadar sabahın 7sinde kalkmak çok koysa da avrupada ki bir başka maceraya atılmak adına yine çok hevesliydim..
siz siz olun gellert tepesinden kenti ayaklar altına almadan, royal palace da imparatorluk günlerini yaşamadan, parlamento binası ile bir poz çekinmeden, tuna boyu yürümeden, yöresel lezzetlerden gulaşı tatmadan dönmeyin derim..
Chapter Thirteen: İskender N'apdın?
balkanlarda ki yolculuğumuza son sürat devam ederken atanın diyarına el sallıyorum kente hakim bi tepeden. dağları sarı, denizi masmavi kentin her yerinde atadan bi parça var sanki.
yola çıkalı henüz 1 saat olmuşken makedonya sınırında buluyoruz kendimizi. yine NON-EU sıfatıyla gümrükte saatlerce bekledikten sonra giriş yapıyoruz. küçük bir ülke olan makedonyada üsküp, sınırdan sadece bir buçuk saat uzaklıkta. yemyeşil dağların ve nehirlerin arasından kıvrılarak süregelen yolculuğumuz gün son demlerini yaşarken sona eriyor.
vardar nehrinin yanında duran otobüsümüzden indiğimde sanki anavatana dönmüş gibiyim. ama bu anavatan biraz komünizm etkisinde kalmış gibi. eski binaların çoğu sovyet stlinde inşa edilmiş. hükümetin uyguladığı "üsküp 2014" projesi sayesinde kent yeni bi çehre kazanmış vaziyette. hala inşaatın devam ettiği kentte pek çok bina helenizmin izlerini taşıyor.
vardar nehrinin kıyısında bulunan arkeoloji müzesi de onlardan biri. eski üsküpte yer alan binayı ve daha nicelerini kent meydanına fsm köprüsü bağlıyor. bizimkinden biraz farklı olan köprü fatih tarafından 1469 yılında yaptırılmış.
ülkenin en önemli hazinelerinden biri olan köprüde dolaşmak, vardar ovasında sıla parası kazanmak kadar heyecan vericiydi. köprünün ucu üsküpün kalbine, makedonya meydanına açılıyor. meydan proje gereği heykellerle dolu. anladığım kadarıyla şairler, askerler kısacası ülkenin önde gelenlerinin heykelleri var.
ama bi heykel var ki 25 metre boyuyla göğe uzanıyor adeta. su ve ışık gösterileriyle birlikte heybetine heybet katan 7.5 milyon€ luk şaheser tabi ki "Megas Aleksandros" tan başkası olamaz.
bonservis bedeli pek çok topçudan daha pahalı olan heykelin ne denli bir yapı olduğunu anlamak için arkadaki küçük insancıklarla karşılaştırmanız yeterli sanırım. meydan çok iyi aydınlatılmış. adamlar geceyi gündüz yapamasa da ikindin falan yapmışlar iyi kötü. sevgili ahmetle zilyonlarca fotoğraf çekindikten sonra gezimize yavaş yavaş başlıyoruz. ama bize önce biraz dinar lazım. zira buralar EU üyesi olmadığından € pek kullanılmıyor. tabi biz kente geç bi saatte vardığımızdan çoğu döviz bürosu kapalı(ymış).
kentin içlerine doğru giderken bi taksici amcamıza en yakın döviz bürosunu soruyorum. amcanın adını "mikhailov çakalovic" koydum. zayıf dili ve kuvvetli rus aksanıyla bize bu saatte büroların kapalı olacağını bize iyilik olsun diye de kendisinin belirlediği bi kur üstünden dinar vermeyi teklif ediyor. ufak bi hesap yaparak bay çakalovicin kontağı çevirmeden kur farkından dolayı 8€ kazanacağını öğreniyorum. bunu belirttiğimde ise işinize gelirse diyor bu sefer.
işimize gelmediği için tekrar yola çıkıyoruz. meydanın etrafında geniş bi daire çizerken "clement ohridski" kilisesi çıkıyor karşımıza. tadilat dolayısı ile kapalı olmasına karşın gayet de güzel bir mimarisi mevcut.
kısa bi durum değerlendirmesi yaptıktan sonra rotadan biraz saptığımızı farkediyorum. planları tekrardan yapıp kenti kuzey taraftan keşfetmeye devam ediyoruz. vardardan yukarı geçince kale parlıyor tepeden. makedonların buraya "kale" demesi de yaratıcılıkta son nokta.
nice ceddin kanlarını döktüğü bu sığınakta bu gün koccaman bir makedonya bayrağı dalgalanıyor. neyse ya büyüklük bizde kalsın.
inşaatların arasından sıyrılıp eski kentin meydanına çıktığımızda bi otel gözüme çarpıyor. yürü diyorum ahmete gidelim bakalım bizim döviz işini bunlar halleder. kapıda bi vale dikiliyor. yanaşıp excuse me!! diyerek girdiğim lafa "buyurun gençler" diye cevap veriyor vale bey. türk her yerde belli oluyor mu abi diyince de tişörtten tanıdım gençler diyor. (bak sen bi de gözlem yapmış analizler falan çıkarmış kafasında) [tişörtün üstünde türkçe bi cümle yazıyor belirteyim.]
velhasıl bizim bi döviz işi var diyince tüm gayretleriyle yardım etmeye çalışıyor güzel abim. yalnız otel sadece müşterilerine hizmet verdiğinden bi adres tarif ediyor. "ramstore". taksiyle gidebilirsiniz diyor. nette okuduğum kadarıyla üsküpte taksiler çok ucuz oluyormuş.
biz kentin içinde fellik fellik dolanırken eminim ki diğer turdaşlarımız yemeklerini yemiş vardar a karşı serin bi şeyler içiyorlardır. ama yılmak yok o döviz bozulacak. kentte dolanırken karşımıza "porta macedonia" çıkıyor. ancak ahmet pek oralı değil. ikimizde aç ve yorgun olduğumuzdan sinirler gelirmeye başlıyor. ben ahmeti motive etmeye çalışırken fark ediyorum ki 4 km yol yürümüş ve bi arpa boyu kadar yol alamamıştık.
hemen makedonya kapısının önünde görmüş olduğunuz taksilerden birine atlayıp "ramstore" a diyorum. şoförün yanına oturanla muhabbetle edilir kuralı evrensel anlaşılan. din, dil, ırk hiç farketmiyor taksiciler cemiyeti için. tabi biz futboldan, siyasetten ya da belediyenin faaliyetlerinden konuşamıyoruz. nerden geldiğimizi sordu ilk başta klasik olarak. türkiye diyince istanbula bi kaç kez gittiğini söyleyip bi kaç da türkçe kelime sıralıyor. (görüyor musun mirim adamların taksicisi bile yurtdışı görmüş.) sonra da ne bölümü okuduğumuzu soruyor.(???)
baktık biz pek anlaşamıyoruz, diyorum rusça bi şansımı deniyim. ne de olsa akraba diller. belki bizim azerice hesabı muhabbeti kurarım diye düşünüyorum. "rusça biliyor musunuz" diye bi çıkış yapıyorum amcaya. ama risk yani. ne ben ne dediğimden eminim ne de vereceği cevap karşısında ne diyeceğimi biliyorum. "daa dobroye makedonski nataşhas" diyerekten lafa giriyor taksici bey amca. bi yandan da kahkaha atıyor tabi.
nataşa falan görünce gözleriniz parladı bakıyorum da. çakaloviçler sizi. durumu arka koltuktaki ahmete de anlatınca basıyor kahkahayı o da. bey amca "rusları bilir misiniz" anlamış olacak ki tüm tecrübelerini anlatmaya başlıyor kendi dilinde. biz abiden feyzli bilgiler dinlerken taksimetreyi kesiyorum bi yandan. 60-70 yardırıyor makine. o sırada ramstore a gelivermişiz. bu zevkli yolculuğun ardından taksimetrede yanlış hatırlamıyorsam 67 dinar yazıyordu. 2€ bırakıyorum. gülümseyip teşekkür ediyor bey amca. 2€ diyip geçmeyin 120 dinar yapıyor.
eminim ki kanguru pek çoğunuza tanıdık gelmiştir. bildiğimiz migros işleri biraz büyütmüş bi avm açmış. içeri girince güvenliğe exchange office i sordum. koridorun sonunda dedi. mekana vardığımızda ise vale amcamızın dedikleri aklıma geliyor ve "selamun aleyküm" diyerek giriyorum lafa. bi mutlu oluyor kasada ki abimiz. tahmininiz doğru o da türk. hemen bi 20€ bozdurup tavsiyesi doğrultusunda üst kata yemek yemeye çıkıyoruz.
istanbul kebap salonu yemek için durak noktamız. avmnin yemek katında birden fazla türk lokantası bulmak mevcut. buranın yerlileri de türk yemeklerini oldukça seviyor. mekanın sahibi karşılıyor bizi. çok güleç yüzlü bi amca. oğullarıyla işlettiği bu mekanda "memleketin değerini bilin, biz gurbetteyiz şansımız varsa yılda bi kere anca gidiyoruz" diyor. bu ufak nutuktan sonra "ne veriyiiim abime" tarzı bişeyler mırıldanıyor. dinar ucuz olduğu için diyorum garson!! donat masayı..
duble iskender söylüyoruz üzerinize afiyet. büyük iskenderin köyünde iskender yemekte nasipmiş. ayıp olmaz inşallah. yalnız buraların iskenderi bi farklı. pidenin üstünde yoğurt var. sosları da bi garip. hemen vedat milor abimize bi telefon açıyorum, pazartesi gel başla diyor.
karnımız tok sırtımız pek. ama yatmaca yok kaldığımız yerden devam ederek hemmen alt kata inip markete giriyoruz. malum gece yolculuk var. bi kaç nevale alalım istiyorum. her yanda kril alfabesiyle yazılar olduğu içün okumakta ilk başta biraz zorlanıyoruz. neyse ki ben dersime çalışıp gelmişim. markette çok fazla türk malı ürün bulunuyor. ama bi ürün var ki iyisinin de iyisi.
elimde görmüş olduğunuz şey memleketimin suyu "abant su". hani demiştim ya türkiyeden pek fazla ürün buralarda satılmakta diye. bizim köyün suyu da buralara kadar gelmiş. arkada görmüş olduğunuz "mavi fanta"lar ise limonlu. bizde mis gibi limonata varken bunların türkiyede satılmamasına şaşmamalı.
bi kaç değişik içecekle üstünde ne yazdığını anlamadığım bi kaç kurabiye aldıktan sonra taksiyle makedonya meydanına geri dönüyoruz.
bi banka oturup iskendere karşı tüketiyoruz nevalelerin bi kısmını ahmet kardeşimle.biraz fazla yorulmuşuz anlaşılan. zamanın nasıl geçtiğini anlayamadan gitme vaktimiz geliyor. eski şehiri çok gezemeden ayrılıyoruz üsküpten. gerçi sonradan gördüğüm kadarıyla safranboludan, amasyadan, odunpazarından pek de farkı yokmuş. ama büyük eksik tabi.
kendimce günün değerlendirmesini yaparken sırbistan sınırına varmışız. türk-tarih-memleket triyosu içerisinde geçen yolculuğumuz sınırda biraz sekteye uğrasada, sabah sırbistan topraklarında açıyordum gözümü. kuş cıvıltılarının eşliğiyle..
siz siz olun makedonya meydanını görmeden, eski şehirde yöresel yemekleri tatmadan, vardar kıyısında dolaşmadan ve mümkünse milenyum haçından üsküpe bakmadan dönmeyin derim..

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Chapter Twelve: Özgürlüğe İlk Adım
yaklaşık 3 aylık bir aradan sonra yüzünüze nasıl bakarım bilemiyorum. en son ki trabzon gezimizin üzerinden sanki asırlar geçmiş gibi. geride bıraktığımız süreçte bendeniz avrupada kısa bir tura çıktım. bu önümüzde ki bir kaç yazıda sizi yeni dostlarla ve yeni kentlerle tanıştırıcam. eveet bu sıkıcı açıklamaları yaptıktan sonra yavaş yavaş seyahatimize başlayalım.
bi tur kapsamında çıktığım bu yolculukta ilk durağım ankaraydı. otobüsle gideceğimiz bu uzun yola akşam 5 sularında başladık. çok sayıda mola verdikten ve gece 11 gibi istanbuldan yol arkadaşım ahmeti aldıktan sonra sabah 5 gibi ipsala sınır kapısına vardık. balkanlardan gelen soğuk havanın etkisiyle ağustosun ortasında üşümeye başlamıştım. bir saat kadar sınırda dip bucak arandıktan sonra -ki bu sırada zilyonlarca sinek tarafından da ısırılmışım.- nihayet avrupaya ilk adımımı attım.
mutluluktan neredeyse ağlayacak olan ben yurtdışında ki ilk fotoğrafımı çekmiştim. sağ üstte ki "güle güle" yazısını görmek bile benim için yeterliydi. geçen sene edirne yazımı yazarken kahrolası sınırlar diye bağırırken nihayet sınırın öbür tarafına atmış olmak nirvanaya ulaştırdı beni. bu sırada saat 06.15 olmuştu ve biz yunan topraklarında ilerlerken güneş ışımaya başlıyordu.
dedeağaca gelene kadarki 50 kilometrelik yolumuzda her yan minareli şirin türk köyleriyle, tarlada çalışan insanlarla doluydu. anadoludan çokta farklı olmayan bu coğrafyada biraz hayal kırıklığına uğramıştım açıkçası. avrupa vatandaşı köylü dayılarım traktörünün üstünde sigarasını tüttürerekten çift sürüyordu. tek dişi kalmış medeniyet bu olmamalıydı lakin kavalayı geçtikten sonra işin rengi biraz olsun değişmeye başlamıştı.
kahvaltımızı yapmak üzere bi yol üstü dinlenme tesisinde durduk. saat 9 a geliyordu. otobüsümüzde priz olmadığından ve telefonumun şarjı bitmek üzere olduğundan kasaya gidip telefonu şarja takabilir misiniz diye sordum bu sirtakisever güzel ablama. ama bu şirin ve güleç yüzlü abla beni anlamadı ne yazık ki. elimdeki şarj aletini görmüş olacak "Prizos??" diye haykırdı. orada yunancanın felsefesini anlayan ben "hee prizos prizos" diyerekten cevabı yapıştırdım. bu sıcak akdeniz insanıyla olan bu koyu sohbetimizden sonra yörenin meşhur frappesiyle kahvaltımızı tamamlayıp öğleye doğru selanik sokaklarına vardık.
ülkenin en büyük 2. kenti sahiden de krizden nasibini almış. çoğu dükkan kapalıydı. hayalet kenti andıran varoş sokaklarından geçtikten sonra asıl civcivli yere vardık.
ilk durağımız atanın eviydi. girişteki sokağın yunan polisler tarafından korunduğu ev türk konsolosluğunun içinde yer alıyor. gurbet ellerde "hoşgeldiniz" diyerekten karşılanmak milliyetçilik duygularımı kabarttı birden. tadilatta olan bina 3 gün sonra açılıyormuş. zaten atayıda evde bulamadıydık. bari diyorum evin önünde bi kaç kare çekinelim. dostum ahmet kırmıyor beni ve sabırlıca 5-6 kare çekiyor. evin karşısında bi souvenir mevcut. atanın eviyle ilgili pek çok hediyelik satıyor ve üstelikte türk.
evden ayrılıp otobüsümüze doğru giderken bi kitapçıda bi şeyler tanıdık geliyor gözüme.
anaa karadayı değil mi lan bu derken yandaki amcalarda bizi kesiyor. loipon dergisinin başlığında "karadayı narkotikten hapiste" yazıyor belirteyim. yunan dostlarımız türk medyasını fazlasıyla takip ediyor. bazı büfelerde günlük olarak hürriyet, sözcü, sabah gibi gasteleri de bulmanız mümkün.
bu güzel rastlantıdan sonra rotamızı "lefkos pyrgos" a çeviriyoruz.
1537 yılında kanuninin denizden gelen tehlikeleri önlemek adına yaptırdığı beyaz kule sonraları hapishane olarak kullanılmış. o dönemde kanlı kule dedikleri mekanı yunanlar balkan savaşlarında ele geçirince zafer işareti olarak da beyaza boyamışlar. her ne kadar bu gün o halinden eser kalmasa da kule, kentin simgesi konumunda. EU öğrencilerine ücretsiz olan kuleye biz 2€ ödeyerek çıkıyoruz.(her ne kadar müze kartımız olsa da burada geçmiyormuş muhterem müzeciler) kahrolası sınırlar burada da devam ediyor anlaşılan. avrupada olduğumuz sürece her yerde NON-EU damgası yemek dokunuyor yahu sevgili selanik göçmenleri.
kulenin dört bir yanında dolaştıktan sonra "nikis" caddesinden aristo meydanına doğru kordondan ilerliyoruz. hava adeta yanıyor. kordon boyu barlar ve kafelerle dolu. iş vakti olmasına karşın kentin yarısı buralarda dünya bira rezervlerini tüketiyor. sıcak fazla gelmiş olacak ki diyorum "ahmet olmucak böyle bi büfe bulalım su alalım". az gidip düz gittikten sonra karşımıza bi "kiosk" çıkıyor. derhal yanaşıp 1litre su alıyorum. 70 sent tutuyor. büfeci abimde bi heyecan yaptı hafiften. nutku tutuldu adamcağızın.
bi elimde harita bi elimde su gide gide aristo meydanını buluyoruz. meydanda güvercinlerden başka fazla insan görmek zor.
biz etrafı gözlerken bi siyahi satıcı yanaşıyor yanımıza. türk olduğumuzu öğrenince kendisininde senagalli olduğunu belirterek selamun aleyküm diye başladığı lafına bi şey satmak için ikna çabalarıyla devam ediyor. lakin biz çetin ceviz çıkıyoruz ve siyahiyi yolluyoruz.
aristo meydanından sonraki durağımız "aya sofya kilisesi". yolda sıcaktan kurtulmak adına kendimizi bi kiliseye atıyor ve 10 dakika kadar durum değerlendirmesi yaptıktan sonra tekrar yola çıkıyoruz. biz kiliseyi ararken kaldırım kenarında yunan milli takımı formalı yaşlıca bi bey amca eski paralar satıyor. fırsattan istifade yanına uğrayıp paralara bakıyorum. o da ne kullandığımız 1 liralar 25 kuruşlar gırla gidiyor. aynılarını cebimden çıkarıp takasa girmeyi teklif ediyorum sağolsun kırmıyor beni. biz ahmetle drahmiler hakkında konuşurken "bende türkçe biliyorum" diyerek lafa giriyor bey amca. beni oldukça şaşırtan bu hususta yaşı gereği türkçe bildiğini ve her yıl "konstantinopolis" e gitmeye çalıştığını belirtiyor. biz ne kadar istanbul olduğunu diretsek de büyüğe saygı çerçevesinde sesimi çıkartmıyorum.
bizden özenip atalarının yaptırdığı ayasofyanın çakmasını kendi topraklarına dikmişler. kapalı olan kilisede ki sarı bayrak dikkatimi çekiyor. sonradan tüm kiliselerde göreceğim bu bayrak çift başlı bizans kartalından başkası değil. bizans ortodox kilisesine bağlı olan yöre ibadethanelerinin merkezi "konstantinapolis".
selanikte çok fazla osmanlı eseri olmadığından bol bol kilise geziyoruz ahmetle. aya dimitri kiliseside onlardan biri.
4.yüzyılda romalılardan kalma "paleochristian" döneminde inşa edilen kilise unesconun miras listesinde.
bu güzel ege sahillerindeki vaktimiz azalırken biraz dinlenmek adına dikastrion parkında biraz kendimize geldikten ve pelteye dönen beynimi burnumdan boşalttıktan sonra kordona doğru harekete geçiyoruz. farklı bi yoldan gitmek adına semt pazarına atıveriyoruz kendimizi.
kentte kaybolarak gezmek zor. zira her yol kulenin olduğu meydana çıkıyor. bu mantıktan hareketle gördüğümüz ara sokaklara dalıyoruz. yunan esnafı çok rahat mirim. kime ne sorduysak oturduğu yerinden kalkmadı hiç biri. sonra vay efendim de kriz çıktı da ülke battı da. batar tabi ulen. halbuki aynısını evimde ben kullanıyorum dese tapusuna ortak olurum o işletmenin.velhasıl bi kaç souvenirden magnetlerimi aldıktan sonra arnavut taşlı selanik sokaklarından başladığımız noktaya dönüyoruz.
beyaz kulenin yakınlarında otobüsümüzü beklerken midem kazınıyor. etrafta da yaşlı bi amca simit satıyor. "koulouri" dedikleri yunan simidinden alıyorum bi tane. (gugıldan arattığınızı var sayıyorum) gördüğünüz üzere biraz az pişmiş gibi gözükse de tadı gayet de güzeldi.
ankarada akşam saatlerinde 7 tanesi 1 lira olan simitler dururken koulourinin tanesine 50 cent vermek biraz dokundu açıkçası. ama işin içine lefkos pyrgos ve hafif bir esinti de girince lezzet ikiye hatta üçe katlandı.
tam da bu lezzeti doruklarda yaşarken otobüsün kornasıyla kendime geliyorum. insanı sıcak, kendisi sıcak olan izmirin kardeşi çok güzel hatıralar bırakıyor bende.
siz siz olun beyaz kuleye çıkmadan, aristo meydanını görmeden, kordonda leziz simitlerden tatmadan, ote towerda bi frappe içmeden dönmeyin derim..
Chapter Eleven: Uy Haçen Da!!
mayıs ayının ortalarıydı. gençlik ve spor bakanlığının sitesinde dolaşıp noolup ne bittiğinin rutin kontrollerini yaparken "gençlik kamplarının" başvurularının başladığını öğrendim. hemmen dört bir yana haber saldım. cüneyt zeynel ve kartalla birlikte başvurumuzu yaptık. yol arkadaşlarımı daha önceki sayılardan da tanıyorsunuzdur sanıyorum.
velhasıl yedeklerden (biraz da zorlamayla) katıldığımız trabzon kampı için valizleri hazırlamış ve akşam 9 gibi sağ salim yola çıkmıştık. sağ salim çıkmıştık ama 16 saatlik bir yolun adından trabzon-düzköy-haçkalı yaylasına vardığımızda, irtifadan mıdır, temiz havadan mıdır nedir kafam bi güzel olmuştu.
kampımıza gece çökerken ben ilk günden çoktan yorulmuştum. ileri ki günlerde ki gezileri düşünerek kamp hayatına adapte olmaya çalışıyordum. sabahın köründe kalkar kalkmaz doğa yürüyüşüne çıkıyor, öğlen sıcağında çeşitli aktivitelere katılıyorduk. temmuz başında bile battaniye, yorgan ve kalın giysilerle uyumak biraz daha yıpratmıştı beni.
bi kaç gün sonra ülkenin güzide köşelerinde devam etmekte olan u-20 dünya kupasında millilerin maçını izlemeye avni akere götürdü sevgili bakanlık.
maçı kale arkasının en dandik yerinden izlediğimizi saymazsak gayet de keyifli bir karşılaşmaydı. maçın son dakikalarında ay yıldızlıların attığı golle maçı 2-1 almış, trabzon sokakları cümbüşe dönmüştü.
ertesi gün kamptaki yaşamımıza geri dönmüş, tam bir doğa adamı olmuştum. tüm bu çalışmaların hepsi uzungöl ve sümelayı görebilmek adınaydı. bulutların içinde, yazın ortasında, kısmen soğuk havada takılırken vali bey çıkageldi. etrafa şööyle bi göz attıktan sonra bizimle beraber yemek yedi. vali bey gelmiş diye de yemeklerde ekstra bi güzellik olduğu gözümden de kaçmadı hani. tabi biz o sırada valiyi çokta umursamamış ve golf turnuvamıza devam etmiştik.
vali bey gitti, gün bitti. ama işin asıl civcivli tarafı yarın ki uzungöl gezisiydi. sabah erken vakitte yol çıkmış, karadeniz sahil yolundan dağların arasına tekrar dalmış, 2.5 saatlik bi yolculuğun ardından kartpostallık bir manzarayla karşı karşıya gelmiştik.
elleri açacak kadar sığamadım kareye. bu arada önemli olanda arkada ki manzara zaten. ama buraya kadar çıkabilmek adına teeey o arkada gördüğünüz tepelerin ardından geldik. yukarı çıkmadan da enerjimizi arttıralım diye de şööyyle güzel kıymalı, ıspanaklı ya da patatesli bi laz böreği yiyelim dedik. bir dilim böreğin de "5 lira" olduğunu duyunca meraktan hemmen 4 kişi 2 dilim söyledik. ama o da ne!!! gelen bir börek değil. (gugıl => laz böreği => ara) sizinde gördüğünüz gibi börek görünümlü bi tatlı. gerçi tadına laf yok tadı gayet güzeldi ama çayın yanına da essahtan bi börek olaydı daha da güzel olurdu.
tepeden yavaş yavaş inerken aşağıda gördüğünüz köyün içine daldık. sanki kafkaslarda kırsalda dolaşıyormuşsunuz hissi yaratıyor, zira köyde büyük çoğunlukta lazca konuşuyor.
aşağı indikten sonra bi souvenire dalıp koleksiyonumun 48. parçasını da alıp trabzon merkeze indik. indiğimizde ise bizi tipik karadeniz havası karşıladı. bir yandan terlerken bir yandan da yağan yağmur soğuk soğuk dokunuyordu. bize verilen 1.5 saati en iyi şekilde değerlendirebilmek adına etrafta ki tarihi eserleri dolaşmaya karar verdik. açtım cipiesi koyulduk yola. ancak 10 dakikadan daha uzun bi süre yürümüş ve yanlış yere çok alakasız bi yere gelmiştik. gerek yağmur gerek yorgunluk ve gerekse zamanın daralması sinirleri germişti açıkçası. yerel navigasyonlardan faydalanarak küçük ayvasıl kilisesini bulmuş olmamıza rağmen mesai saati bittiğinden dolayı içerisini ne yazık ki gezemedik.
böyle ufak, ara sokakta kalmış şirin bir ibadethane. içeriye girebilmek adına izin almak gerekiyor gerekli yerlerden. zamanımız azalırken yeni cuma camini de görelim dedik. kendisi kiliseden bozma çook yaşlı bi cami. yerel navigasyonlara yol sorarken değişik birine denk geldik. biz cami adresi sorarken sorumuza soruyla karşılık cevaplar alıyorduk. şöyle ki;
+ abi buralarda bi cami varmış kiliseden dönme.
- siz kimsiniz nerden geldiniz?
+ yeni cumaymış abi caminin adı.
- siz camiyi napacaksınız?
derken baktık sohbet uzuyor ve biz ıslanıyoruz, mükemmel de bir şive yapan güzide abimizin tüm sorularına yanıt verdik ve adresi aldık.
bol sütunlu, koca kubbeli tam bir kilise örneği. belli ki antik freskler,resimler kapatılmış. duvarlar bomboş her yer bembeyaz. çok da iç açıcı bi manzara olmamasına karşın mimarisi gayet güzel. tam bu sırada vaktimizin dolduğunu anlıyor ve sağanak yağmurun altında başlıyoruz koşuşturmacaya. o sırada bi bakkalda gözüme sarı değişik bi kurabiye takılıyor. sonradan öğrendiğim kadarıyla adı "gorobiya" imiş. çayla beraber çok güzel gideceğine inandığım kurabiyeden alıyorum 2-3 tane. (gugııll!!) hemmen açıyoruz birini ve bizi kampımıza geri götürecek olan minbüsümüzde yiyiveriyoruz.
günler günleri kovalıyor ve biz tırmanıştan paintball a kampımızda takılırken sümela gezisinin vaktide geliyor. 2 saatten fazla süren ve maçkadan ulaştığımız şaheser dedikleri kadar var. biz bu gün ki teknolojilerle yukarı çıkmakta zorlanırken adamlar dağa manastırın kralını yapmışlar.
manzarayı yoldan çekmiştim. "o karşıya dağın yamacına kadar yol yapılmış olması gerçekten hayret verici" diye düşünsem de gidince gördüm ki daracık patikalar mevcut. yani günümüz teknolojisi bile sümelaya 4 gidiş 4 geliş bi otoyol yapacak seviyede değil anlaşılan.
manzaraya diyecek laf yok. içerisi dışarıdan görüldüğü kadar büyük değil aslında. ama süslemeler ilk gün ki kadar taze. tabi yüksekte olanları. yere yakın seviyedeki resimlere hep aşklar kazınmış. o kadar ki tarih atanların arasında 1960lardan imzalar var. görüldüğü üzere kazıntılar bile tarihi değere sahip.
en doğal haliyle verdiğim bu karede gördüğünüz üzere görüntü pek iç açıcı değil ve çoğu muhterem insanın yüzü de kazınmış vaziyette. benzeri bir manzaraya kapadokyada ki duvar süslemelerinde de rast gelmiştim. manastırın içinde ki baba-oğul- kutsal ruh ve dışarıda ki ağaç-bulut-tarih triyosu girişte verilen 8 liranın ne kadar önemsiz olduğunu gösteriyor kiii sizin müzekartınız olduğundan bedavadan gezip-görüp-geldiniz.
sümeladan güzel anılarla dönerken atatürk köşküne bi uğrayalım dedik. köşk atanın olmasına rağmen sadece bi kaç gün kalmış hepi topu. içeride tv ve pilesteyşın olmaması atanın canını pek sıktığını sanmıyorum. girişte ki bilardo masası dönemin pilesteyşını olsa gerek. bi yarım saat kadar dolandıktan sonra şehirde 1 saatlik serbest zamanımız oluyor. bizde yöresel yemeklerden yiyelim diyerekten soluğu meydanda alıyoruz. neyse yiyip içtiğim benim olsun, ben size gezip gördüklerimi anlatayım.
değişik fantastik yemeklerden tattıktan sonra kampımıza geri dönüyor, rutin işlere yeniden başlıyorduk. bense iyice kondisyonumu almış ve yarın ki raftinge iyiden iyiye hazırlanmıştım.
iki saat kadar karadeniz sahil yolundan gittikten sonra rize-iyidereye varmıştık. ancak tipik karadeniz havası bizi yakalamış, yıllık metrekareye 250kg lık bir yağışın düştüğü bölgede pek de şaşırtıcı bi sonuç olmamıştı bu olay. üstünde bulunduğumuz dere iki ili birbirinden ayırdığından dolayı nerede olduğumuzu söylemem biraz zor tabi ama trabzon kıyısından başlayıp, rize kıyısında biten 15 dakikalık adrenalin dolu bi yolculuğun ardından gençlik spor il müdürü karşılıyordu bizi.
ertesi gün kalktığımda kampın son günüydü ve kocca bi hafta çabucak geçivermişti. ama öyle sessiz sedasız çekip gitmek yoktu. bu gün kampçıların katılacağı çeşitli spor dallarında turnuvalar olacak ve ve biz de "grup osmanlı" olarak şampiyonluk kovalayacaktık. futbol ve masa tenisinde dikişi tutturamayan ekibimiz voleybolda finale kadar gelmişti.
zeynelle karşı karşıya geldiğimiz final maçında karşılıklı atışmaları ve tartışmaları ihmal etmemiş, maçtan da 2-1 üstün ayrılarak zeynelin elinden madalyayı kapıp boynuma geçirmiştim. eve çok güzel anılara ve civcivli bir madalyayla dönmek unutamayacağım bi anı olmuştu şüphesiz ki..
siz siz olun yağmurluğunuzu yanınıza almadan, ayasofyayı görmeden, trabzonun tarihi-doğal köşelerini keşfetmeden, yöresel yemeklere vakfıkebir ekmeği daldırmadan ve mümkünse tüm sahil şeridini dolaşmadan dönmeyin derim.
(trabzona özel ufak bi not: sakkın fener formasıyla sokaklarda dolaşmayın,kim vurduya gitmeyin..)
İnterbus anılarını mı yazacaksın?
açıkçası blogu o niyetle açmamıştım. ama interbus ile gezeceğimiz onlarca kent olduğundan fazlasıyla anı birikecek ve site içinde fazlaca doküman olacaktır. kısacası onları da yazmayı düşünürüm tabi ki :))
Chapter *Ten*: Anadolu'da Bir Dünya Mirası..
sizi biraz eskiye, eskiye derken kışa götürmek istiyorum. soğuk ve biraz da yağmurlu bir aralık günüydü. yol arkadaşım önder hafta sonu günübirlik kırşehire arkadaşımı görmeye gidiyorum demişti. hemen de yamanacak yeri bulmuş olan ben fırsatı kaçırmamış, soluğu beraber "aşti" de almıştık. plan gayet basitti aslında. sabah kırşehire gidilecek, öğleye kadar gezilecek, öğleden sonra da önder arkadaşıyla takılırken bende, topraklarında bin bir güzelliği barındıran bu şirin ve küçük anadolu kentinde takılacaktım. lakin sonunu benim bile kestiremediğim bi maceraya atıldığımızdan ikimizin de haberi yoktu..
22 aralık 2012 saat 08.26 yı gösteriyordu anı ölümsüzleştirdiğimiz tarih. 4 dakika kalmış anlaşılan.. reklam olmasın diye de üstü biraz sansürlemeyi düşünüyordum ama çok daha yanlış anlaşılmalara mahal vermemek adına "şanal" ın kalmasına izin verdim. 21 aralıkta kopmayan kıyametin şerefine adanmış bir yolculuktu bu.
havanın kapalı olmasına karşın dağların, ovaların, bozkırın arasından düümdüz uzanıyor yol. 3 saatlik süren bir yolun ardından şehrin biraz dışında bi yerlerde iniyoruz. neden otogarda inmediğimizi bilmiyorum açıkçası. indiğimiz yerden firmanın şehir içi minibüsleriyle sora sora ulaşıyoruz gideceğimiz yere. önderin arkadaşı tüm tarihi eserlerden önce geliyor anlaşılan. direkt aslı(ydı yanılmıyorsam)yı buluyoruz. ardından da bi kahvaltı geliyor tabi.. önder ile aslı muhabbetin dibine düşmüş, derin konulara, dedikodulara dalmışken ben kamboçyalıyı oynuyorum. (kamboçya 1863-1953 arası bir fransız sömürgesi oluyor.) muhabbet faslını çok uzatmadan kalkıyor ve bu küçük kenti gezmeye başlıyoruz. neden bu kadar acele ettiğimize gelirse önderin kafasındaki planlar bir bir ortaya çıkıyor. oralara gelmeden merkeze gelelim biz buyurun.
"cacabey medresesi" kentin tam da meydanında bulunuyor. meydanın altında ise bi yeraltı çarşısı mevcut. medrese zamanında dönemin en kaliteli rasathanelerinden biri olarak işlev görse de, içerisi ise bu gün cami olarak kullanılıyor. çeşitli odalar, odalardan birinde de sesli bir biçimde kur'an okuyan imam da mevcut. içeride gezinirken aşağı doğru inen bi merdiven ve ufacık bi kapı gözüme çarpıyor. 13. yüzyılda yaşayan caca bey burada yatıyormuş. küçücük odanın içinde, sandukanın başında dua ederken, tabuttan korkan çocuklarda bizden feyz alarak içeriye giriyorlar bir bir. semaya çevrilen bu küçük ellerin inmesini bekliyoruz dışarı çıkmak için.
hızlıca kaleye çıkıp yukarıda soluklanırken ayaklarımız altına aldığımız bu koca kenti doya doya seyrediyoruz. saat öğlen 2 yi geçerken kentte tüm işlerimizi tamamlamış aslıyı da uğurlamıştık. havanın 16.30 civarı karardığını düşünürsek gideceğimiz yere çok geç kaldığımızın farkındaydık. gideceğimiz yer ise önderin tavsiyeleri üzerine yaklaşık bir saat mesafede ki nevşehir-hacıbektaşta ki "şerif çırık" ın mezarıydı. (o da kim ya demeyin, devamını bekleyin $$$) saat 15.30 civarı hacıbektaş merkeze inmiştik.
hiiç vakit kaybetmeden iran-nişaburlu mutasavvıf Seyid Muhammed bin Seyyid İbrahim Ata'nın dergahına ya da fazla uzatmadan bildiğiniz adıyla hacı bektaşın türbesinde alıyoruz soluğu. giriş ücretinin 3 tl olduğu müze türbeye nedense sorgusuz sualsiz dalıyoruz önderle. alevilik açısından da önemli bi yer olan mekan aslında türbeden daha fazlası.
konyada ki mevlananın aksine bektaşın mezarı çok sade. başında dua okuyan, gözü yaşlı teyzeler de yok nedense. işimiz bitip meydana döndüğümüzde "çilehane" ye nasıl gideceğimizi düşünmeye başlarken bi souvenir e dalıyoruz. mekan sahibi ile önder "4." derece akraba çıkıyorlar. hemmen bi taksi bulunuyor, fiyat ucuzluyor ve yolumuz yaklaşık 3 km ötede ki çilehane olurken havada iyiden iyiye kararmaya, şehir ışıkları bir bir yanmaya başlıyor. her yan edebi kişilerin heykelleriyle dolu. ama biri var ki hem mezarı başında kendi eserleri çalıyor, hem de kenti en güzel yerden izliyor.
gördüğünüz üzere "aşık mahzuni şerif" oluyor şerif çırık. tam da mezarı başındayken akşam ezanı okunuyor. uhrevi ortam x3 combo yapmışken ezan sesi -arkada ışıkların yandığı- hacıbektaş ilçesinde yankılanıyor. bakmayın havanın aydınlık gözüktüğüne teknoloji çok gelişti azizim. geceyi gündüz yapıveriyor işte. yola koyulmadan önce buralara adını veren, çilehane adının geldiği yere, hemen yanında ki delikli taşa gidiyoruz.
söylenceye göre hacı bektaş ara ara bu küçük mağaraya gelir ve çile çıkarırmış. bir gün yine çile çıkardıktan sonra "atıyla" birlikte içinde bulunmuş olduğum delikten rahatlıkla geçmiş. o gün bu gündür buraya gelen ziyaretçiler kimsenin yardımı olmaksızın bu delikten geçmeye çalışır, geçenlerin sevabı günahından çok olduğu, geçemeyenlerin ise adak adaması gerektiğine inanılır. ben de zor da olsa delikten geçmiş, geçerken de bir kaç kare çekmeyi de unutmamıştım. delik kızmış olucak ki kolay kolay çıkartmadı beni dışarıya.
önder de delikten kazasız belasız geçtikten sonra taksici abimiz bizi otogara kadar bırakıveriyor. hava ise iyiden iyiye kararmıştı. biz ise ankaraya dönmek yerine daha da uzaklaşıyorduk başkentten. hacıbektaşa gelirken yolda görmüş olduğum bir tabela üstüna "la önder hazır buraya kadar gelmişken kapadokyaya da mı gitmeyağhk" diyerek önderi de ikna etmiş ve ani bir karar ile hiç bir hazırsızlık yapmaksızın yönümüzü nevşehire yönlendiriyoruz. akşam altı altı buçuk gibi kente gelmiş otogara ulaşmıştık. günün ikinci ana öğününü yemiş ve otogarda ne yapacağımızı düşünmeye başlamıştık.
gece 1 sularından kalan bu fotoğrafta karanlıkta kafeteryada ki koltuklara yayılmıştık önderle. dışarı da yağmur başlamış, soğuyan hava daha da soğumuştu. etrafta takılmak suretiyle otogarda kalan bi avuç insanla da tanışmış ve önce güvenlik ardından da zabıtayla görüşerek "mescid" de ki yerimizi ayırtmıştık. sabah sıcacık yatağımda başlayan gün gece yerini nevşehir otogarında ki mescide bırakmıştı. 2-3 gibi de mescide geçmiş, üstümüze de battaniye niyetine bi kaç kat seccade örtmüştük.
sabah 7.30 gibi kalktığımda mescidde bizden başka 3-4 kişi daha vardı. havanın ışıması ise beni en mutlu eden taraftı. önderle birlikte hemen toparlanıp soğuk ve yağmurlu bir nevşehir sabahına merhaba dedikten sonra önce şehre indik, ardından da ""göreme" ye giden ilk minibüse atladık.
yol boyu çook güzel manzaraların arasından geçerek ulaştık bu küçük turistik kasabaya. dün akşamdan kalan nevalelerimiz hala yanımızdaydı. soluğu -arka sağda görmüş olduğunuz- camide aldık. hem biraz ısınmak hem de bi plan yapmak adına biraz vakit geçirdikten sonra merkezi biraz turladık. o sırada çok şirin, özünden hiç bir şey kaybetmemiş bi köy kahvesi çarptı gözümüze. selam verip kapıdan girer girmez. kahveci amca elimizde ki poşeti işaret ederek burda mi yiyeceksiniz gençler demesiyle bir masaya gasteleri sermesi bir oldu.
bi yandan eski gasteleri okurken bi yandan da çayımızı yudumluyorduk.laf arasında kahvede ki dayılara laf atarak etraftaki gezilecek yerleri tarıyorduk. "göreme açık hava müzesi" ni önerdiler. çayımızı yudumlayıp kendimize geldikten sonra yollara düştük tekrar.
her tarafta peri bacaları, dağlara oyulmuş evler, kiliseler sıradan bir hal almıştı. önder uzun süren yolculuğun ardından yorulmuş olucak ki ben önde o arkada giderken boyuna sitem ediyordu. öndere bi laf etmek için arkamı döndüğümde önder oralı değildi. kendi derdine düşmüş, geçen arabalara "otostop" çekiyordu. gülsem mi ağlasam mı bilemedim. önderi bu yoldan caydırmış, ha geldik, ha gelecez diyerekten ulaşmıştık müzeye. giriş 15 lira. tabi geçen bölümden cebiniz çok yandığından müzekart almışsınızdır umuyorum. biz de içeri girince doğa-tarih-turist triyosunda mest olmuş, mutlu mutlu dolaşıyorduk.
çok güzel düzenlemiş bi yapısı var mekanın. önderle birlikte turist kafilelerinin peşine takılıp her gittiğimiz kiliselerden feyzli bilgiler alıyorduk.
10u aşkın kilisede ki isa-meryem-havari freskleri 1500 yılı geçkin süredir varlığını korumuş ve günümüze kadar da ulaşmış.(bakmayın benim fotoğraf çektiğime, kiliselerde fotoğraf çekmek yasak, amman aklınızda bulunsun.)
köşe bucak dolaştıktan sonra tekrardan bi minibüse atlayıp bu sefer de "ürgüp" e gidiyoruz. burası da tarihin içinde kurulu bi kent. şehir içinde, yolda giderken bile tepelere oyulmuş fazlaca tarihi eserleri görmek çok olası bi hal alıyor.
bizanslardan süregelen tarihi süreçte kent çeşitli isimlerle adlandırılmış. prokopi, başhisar, burgut bunlardan bazıları. buraya asıl gelme sebebimiz milenyumun başında, televizyon ekranlarını kasıp kavuran, reytingleri altüst eden dizi "asmalı konak" ın konağını görmekti. yaklaşık bi on dakika kadar yürüyerek konağın önüne varıyoruz.
hemen yanı başında ki meydanda ise dizi ile ilgili bilgilerin yer aldığı bir anıt mevcut. giriş ücretinin 2 tl olduğu müzede her şey hala ilk gün ki kadar canlı.o kadar ki yatak odasındaki komodinin üstünde duran yarı sıkılmış kreme kadar canlı. içeride bi şeyler içip soluklanabileceğiniz konakta, terasa çıkıp manzarayı da izlemeniz pek mümkün.
öğleden sonra 1 gibi ayrıldığımız konaktan merkeze inip yemek yiyor, ardından da hediyeliklerimizi toparlayıp bizi ankaraya götürecek olan otobüse biniyoruz. 2 günün ardından sıcak ve rahat olan koltuğa kurulur kurulmaz ağııırr bi uyku bastırıyor. ama kararlıyım uyumak yok. 3 saat olarak gittiğimiz yolumuzu 5 saat alarak dönerken önce hasan dağının heybeti, sonra da tuz gölünün acizliği gözümden kaçmıyor değil. zaten en son hatırladığım da bu iki şey. gözümü açtığımda gölbaşına varmışız. önder de yorulmuş belli ki. ama ikmizin yüzünde de salakça bi gülümseme mevcut. ne kadar zor olsa bile bu gün de iyi ki gitmişiz diyorum..
siz siz olun bozkırın tezenesi rahmetli neşet ertaşın mezarının başında bi fatiha okumadan, cacabey medresesini görmeden, hacıbektaşın türbesine bi fatiha okumadan, mahsuninin mezarı başında türkülerini dinlerken deliklitaştan geçmeden, kapadokya da uç hisar kalesine çıkmadan, yer altı kentlerini dolaşmadan, asmalı konakta bi fincan çay içmeden dönmeyin derim..
C:\WINDOWS\sitem37
okul kapandıı, sınavlar bitti, tatile girildi. merak etmeyin cangiller yeni yazı yoldaaa... haftasonuna yetişir sanıyorum. (trafiğe falan takılmaz umarım.) esen kalınn.. (esende neyse artık)

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Chapter Nine: Antik Güneyliler!!
diye haykırarak başlıyorum bu sefer. ama yazının sonunda bana da hak vereceksiniz sanıyorum.
bildiğiniz üzere en son konyada etli ekmeğimizi yemiş ve yola çıkmıştık. şimdi ise kaldığımız yerden devam ediyoruz yolculuğumuza. ikindin gibi çıktığımız konyadan virajlı yolları geçerek, torosları aşarak, gün battıktan sonra varıyoruz alanyaya. yol boyu çok yıldızlı oteller, kumlu, taşlı plajlar, palmiyeler ve muz seraları eşlik ediyor bize. bi yan da deniz bi yan da başı dumanlı, karlı dağlar. tabi gün batınca da bunların pek de anlamı kalmıyor.
gece iyiden iyiye çökünce etrafta ne var ne yok öğrenmek adına dışarı şöyle bi çıkıyorum. kot altı terliklerimde salaş görüntümü tamamlıyor. gece on sularında nereli olduğu belli olmayan alanyalı dostum başağa vatzepten yollamıştım canı çeksin diye (eheheh selam olsun.) geri döndüğümde yan tarafta ki canlı müzik beni mest etse de gece 2 ye kadar sürmesi pişman etmedi değil.
sabah uyanır uyanmaz ilk işimiz etrafı turlayıp "damlataş mağarasını ziyaret etmek oluyor. (tabi ben de burada geceden kalan üstün yeteneklerimi kullanıyorum.) mağaraya girmeden birden karşımıza çıkan alanya müzesine uğrayıp, üstelik 18 yaşından küçüğüm ayağına yatıp bedavaya girip, iyice feyzlendik.
asıl hedefimiz deniz kıyısında. giriş belediyenin elinde olduğundan müze kartımız burada geçmiyor. (şimdilik müze kartım yok kaleye gidene kadar) giriş ise 3 lira. içeride çok güzel sarkıt ve dikitler var.
tabi benim fotoğrafım dururken yemişim sarkıtı dikiti. nem oranı %98 miş içerde. tabi her yer yapış yapış, sırıl sıklam, fıkır fıkır. tabelaya göre astım hastalarına iyi geliyormuş içerisi. sağlam ciğerlerle ben nefes alamazken hastalara nasıl deva oluyor anlamış değilim açıkçası.
hemen kapı dışı da böyle. her yer ağaçlık. tabelalar olmasa mağarayı görmek imkansız ki zaten burası da tesadüfen bulunuyor. ama gezilip görülesi bi yer.
içerde nem solumaktan solan ciğerim dışarı çıktığımda kendine geliyordu yavaş yavaş. ciğere bi kıyak geçmek adına daha da yukarılara, kaleye gitmeye karar verdik.
içeriye giriş ücretli (15tl). amman ha müze kartınız olmadan gitmeyin sakkın. sarnıçlarından sığınaklara, koğuşlardan burçlara kadar tam bir kale. içeride bi de kilise mevcut. teey bizanstan kalma. ama tam bir harabe. en kısa zamanda yapılır umarım. manzara ise enfes. böyle bir mekanda nasıl savaşılır aklım almıyor. ufuk çizgisinin sonsuz, dünyanın yuvarlak olduğu çok net görülebiliyor. (yani galilei haklıymış.)
kaleden inerken kızıl kuleyi de görmeden gitmeyelim dedik. aslında kendisini eski 250 bin liraların arka yüzünden tanıyoruz. ufak bi araştırmayla görüyoruz ki parada bile kızıl renge boyanmış. 8 köşeli bu muazzam eser tipik bir selçuklu mimarisi. söylenceye göre kule yapılırken sağlamlaştırmak amacıyla harca yumurtanın beyazı katılmış. türk mantığı ile de ziyan olmasın ayağına sarısı da dış cepheye güzeeelce yedirilmiş. çörekotu ile süslediğimiz kulemizi 15 dakika pişirmek yeterli olacaktır sanıyorum.
kareyi doğal haliyle vermenin beni daha çok haklı çıkaracağı kanısındayım. içerisi tam simetrik. üstünde durduğum yer su sarnıcı. dimdik bi biçimde aşağı kadar uzanıyor. alt katlardan ise surlar vasıtasıyla kaleye bağlantı mevcut. deniz dibinde marinanın kıyısında ki bu enfes yapı alanya durağımızın son noktası oluyor ve öğlen 1 civarında tam da sıcak bastırmışken arkamızda bırakıyoruz bu güzellikleri.
antalya içinde ki yolculuğumuza benzinlikte yenen bi yemek sonrası devam ediyoruz. istikamet manavgatta ki o ünlü manavgat şelalesi. burayı da 70li yılların 5 lirasında hatırlıyoruz. (yani araştırıp öğreniyoruz diyorum.) burası da belediyeye ait olduğundan bilet alıyoruz maalesef. (3tl) içeride restoranlar, mısırcılar, şekerciler, souvenirler gırla gidiyor.
koccaa bir çağlayan beklerken karşımıza mızmız bi velet çıkıyor adeta. ortalama 3 metreden dökülen sular tahminimce debisi düşük olduğundan kaybediyor. ama yine de şırıltısı, kendisi, suyun kişisel rengi, ortamın zenginliğini attırıyor ve "vay be" nidaları eşliğinde kendini izletmeyi başarıyor. bu nadide manzara eşliğinde çayımızı yudumladıktan sonra kaldığımız yerden devam ediyoruz yol üstü gezilerimize.
manavgattan henüz ayrılmışken sideye ani bir dönüşle tarihte kısa bir yolculuğa çıkıyoruz. zira burada her yer antik.
şirin bi çarşısı var kendi çapında.tabi her yan çakmacı dolu. (gölgemin o cool duruşu dikkatimi çekmedi sanmayın.) yol sahile iniyor. e tabi biz de... bi kaç tur gemisi yanaşmış. sade taşlı bi bi kıyısı var. asıl civcivli plajlar ise kumköydeymiş sonradan öğrendiğim kadarıyla. neticede plajlara değil antik mekanları ziyarete geldik diyerekten uzaklaşıyoruz sahil kenarından. ama çokta uzaklaşamadan ülkemizde onlarcası bulunan bi apollon tapınağına rast geliyoruz. doğal ortamındaki bu tapınak yıkık dökük de olsa "gel beraber tapınak" demeyi ihmal etmiyor.
2000 sene önce bunu yapan medeniyetse şayet, bu gün yaşadığımızdan şüphe duyarım vesselam.. çok görkemli olabilecek gibi duran bu yapının tek eksiği şüphesiz ki geri kalanı.
bu güzelliği doyasıya seyrettikten sonra amfi tiyatroya geçiyoruz. kente çok güzel bi oyun gelmiş olsa gerek.
10 liraya giriş biletimi aldıktan sonra (müzekart!!) gözlerim h16 numarayı arıyor. yerimi buldum mısır, kola hazır ama oyun yok?? önemli bi işleri çıktı herhal.. kolayı, mısırı bi kenara bırakıp bu anı da ölümsüzleştiriyorum. yapılalı bin yıllar olmuş ama akustik şaşkınlık verecek kadar iyi içeride.
saatler akşam 5 e doğru gelirken sideyide geride bırakarak yola tekrar koyuluyoruz. taaa ki yeni tabelalar görene kadar.
yol üzerinde "aspendos 4" yazısını görünce "bildiğimiz aspendos mu lan burası" diye düşünürken geliveriyoruz hemen. burası da koca bi kentmiş zamanında. pazar yerinden bazilikasına, stadyumundan caddelerine kadar tam bir metropol!! giriş diğer yerlerde olduğu gibi ücretli. burada da 15 lira ödemeniz gerekiyor. (bi müzekart almadın gitti!!)
tabi o ünlü amfi tiyatrosu gerçekten muazzam. sanki ilk günkü gibi. bu manzaraları gördükçe mikrofonun gereksiz oluşu ve acizliği gözler önüne seriliyor. içerisi boş olduğundan ufak bi fısıltı bile karşı taraftan rahatlıkla duyulabiliyor. (akıllara zarar..) yalnız kentte hummalı bir çalışma mevcut. bitince çok güzel olacaktır inanıyorum ki.
bu sırada güneş son demlerini yaşıyor gökyüzünde. hemen yola çıkıyoruz. daha gidecek 70-80 km yol var demeye kalmadan bi on onbeş dakika sonra "perge 2" tabelasını görüp bir hevesle bizimkilere dönüyorum. ölmüşler de gömen olmamış zavallıları. hiç sesimi çıkartmıyorum. ben değil gözlerim konuşuyor, hazır dile gelmişken bi de şiir okuyor kerata.
gün batmak üzereyken ve biz antalyayı henüz geçmişken "dünyanın en büyük tünel akvaryumu" yazısı yolumuzdan alıkoyuyor bizi. "dünyanın" kelimesi gerçekten de çok iddialı. bir hevesle yola düşüyor ve bir hışımla kasaya varıyoruz. fiyat kişi başı "29$" cık mış. ancak türk parası olarak "33" lira ediyor dedi kasiyer hanımefendi. artık kurları nasıl çaprazladıysa.. (hem matematik hem geometri yoksunu..) bu fahiş fiyatları duyar duymaz geldiğimizin 4 katı hızda geri gidiyor ve yolumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz. ancak yine de gün batımına yetişemiyor ve gün battıktan sonra "otele" varıyoruz.
bu yorucu günün ardından tahtalı dağının eteğinde denizin karayı kucakladığı yerde güzel bir otelde güzel bir tatil yaparak çok güzel anılar bırakıyor bende antalya yeniden..
siz siz olun antalyada ki şelaleleri görmeden, antik kentleri dolaşmadan, ufak tefek bi kaç hediyelik almadan ve mümkünse deniz, kum, güneş triyosunun tadını çıkarmadan dönmeyin derim..
Chapter Eight: Mutlaka Bekliyorum Bak - Mevlana
tatile gitmeden önce uhrevi ortamın gözünden vurmak amacıyla mevlananın diyarı, etli ekmeğin başkenti, konyadaydım bu hafta. sabah 7 de yeni favorim olan trenle ama bu sefer hızlı trenle başlıyorum yolculuğa. yer yer 260 km yi gören trende kaptan tam bir crazy!! otomobille 3.5 saat sürecek olan yolu YHT ile henüz 2 saati doldurmadan geçiriyorum.
konya gara iner inmez açıyorum "cipies"i yükleniyorum valizimi ve konya cadelerinde (michael) fink atmaya başlıyorum. sağa sola fink atarken elimle koymuş gibi buluyorum bizimkileri. ancak oturmak yok geldiğim gibi valizi bırakıyor onun yerine ise fotoğraf makinesini alıyorum.
ilk durağımız "alaaddin tepesi" yukarıda büyük ve güzel bir selçuklu camisi bulunuyor. içerisi tipik selçuklu mimarisinden izler taşıyor. duvarlar sade içerisi bol bol sütun dolu. ancak bu sütunlar güçlendirme çalışmalarıyla ayakta kalabilmiş.
arkada ki minber ise "kündekari" sanatının ustaca eserlerinden bi tanesi. aslında burası bi komplex niteliğinde. dışarıda ise bi türbe mevcut. türbede alaaddin keykubattan kılıç arslana kadar pek çok önemli şahsiyet yatmakta.
içeride ki tabutlar turkuaz çinilerle kaplı ve üstünde de çeşitli dualar yazılı. selçuklu sultanlarına bol bol rahmet okuyup rotamızı dönemin ilim irfan merkezleri olan medreselere yönlendiriyoruz. çokta uzaklara gitmeden alaaddin tepesinin civarında ki karatay medresesine uğruyoruz ilk durak yeri olarak.
kapısı bile alıp götürüyor uzaklara.. tıpkı sivasta ki medreseler gibi bunun da kapısı bi ayrı özenle yapılmış. içerisinde havuzu dahi olan bu mini üniversite 1800lerden sonra terkedilmiş ne yazık ki.
hazır hızımızı almışken bir başka ilim irfan yuvasına, ince minareli medreseye gidiyoruz.
şu haliyle olsa olsa "ince min" olur. söylenene göre 1901 yılında düşen bir yıldırım minarenin üst kısmını alıp götürmüş. (satamaz da geri getirir umarım.) burası da karatay medresesinin tıpkısı diyebilirim. içerisi müze olan mekanda hala hocaların sesleri duyuluyor.
alaaddin tepesi ve civarında ki pek çok yeri gezdiğimize göre yavaş yavaş konyanın eiffeli mevlanaya gitmeye hazırız. cadden yürümek yerine kendimizi dar sokaklara ve hacı misi kokan dükkanlara atıyoruz. sağda solda gezerken "aziziye camii" orda durucan hacelii diyerek yolumu kesiyor.
maalesef kapıları açık olmadığından dolaşma fırsatı bulamadım ama karşısında ki bir banka oturup dakikalarca seyrettim. alışılmış tarzın dışında olarak buı güzide eser 1874 yılında osmanlı-barok tarzda inşa edilmiş. tabi mevlananın gölgesinde kalsa da bu şaheserinde kendi çapında bi ışığı mevcut.
ardından çok da vakit kaybetmeden ve asıl rotamızdan şaşmadan yola koyuluyoruz tekrar. her yan tur otobüsü dolu. içerisi ile muhterem teyzelerden... içeriye giriş 3 tl tabi müze kartı olanlar turnikelerden bekleme yapmadan geçebiliyor. pekii ya kartı olmayanlar?? onlar bilet gişesi önündeki hengameden canlı ve tek parça çıkmak zorundalar sevgili mevlanaseverler. binbir türlü eziyetle biletimi alan ben bu seferde turnikelerin önünde ki kalabalığa dalıyor ve yeni bir survivor macerasına daha atılıyorum. tabi aziz halkımız, muhterem teyzelerimiz turnikeyi ne bilsin. altından emekleyenler, üstünden atlayanlar, zorlayanlar, itişenler, kakışanlar sayesinde yüzümde acı bir tebessüm oluşturuyor.
gişeden geçtikten sonra kalabalığın dağılmasından mıdır yoksa mekanın uhreviyatından mıdır nedir içimde bilemediğim bi rahatlama geliyor.
hemmen boş bulduğum bi yere geçiyor ve zamanı donduruyorum. ünlü kubbeye "Kubbetü'l Hadra" da deniyormuş. "yeşil kubbe " olarak çevirebilriz. ancak kültür bakanlığının araştırmaları sonucu kubbenin orjinalinin "turkuaz" olduğu ortaya çıkmış.
bu kadar genel kültürden sonra iş faaliyete geçiyor ve bende makineyi kaptığım gibi insan selinin içine, muhterem teyzelerin arasına, bir kez daha dalıyor ve surivorun yeni döneminde yerimi almak için hazırlıklara başlıyorum. içiresinde rahmet-bereket-itişmece triyosu almış başını yürüyor. hatta en önde bayrak taşıyor desek yeridir. buralar böyleyse kabe tarafları nasıldır merak etmiyor değilim.
ancak mevlananın mezarı çok kuul. yani kötü anlamayın muhteremgiller. alaaddin tepesinde koca koca sultanların tek bir türbede dip dibe yattığını gördükten sonra burası biraz büyük geldi. ama sonuna kadar da hak ediyordur sanıyorum.
hengamenin içine çok da düşmeden bi el de fatiha okuyarak konya caddelerine geri dönüyoruz. güzzel,neffis ve enfes bir yemek sonrası kentin biraz dışında ki "sille" ye çeviriyoruz direksiyonu. kapokyavari bir hava mevcut. kayalara oyulmuş mağaralar antik antik mekanlar dolu.en önemlisi de st. eleni kilisesi.
1700. yaş gününü bekleyen bu tarihi yapı geçtiğimiz yıllarda onarılmış. hacı eleni kudüse hacca giderkene buraya uğramış ve 327 yılında bu eseri yaptırmış. içeriyi turlayıp onunda ruhuna yarım yamalak bi ameno okuyup bayırdan aşağı inerekten çay içmeye güzide bi mekana oturuyoruz ailecenek. etraf inşaatta olduğundan biraz tozlu. ama bittiğinde çok güzel olacaktır sanıyorum.
çaylarımızı yudumladıktan sonra torosların güneyine olan kesintisiz yolculuğumuza başlıyor ve mevlanayı iade-i ziyarete bekliyoruz..
siz siz olun alaaddin tepesine çıkmadan, selçuklu eseri medreseleri ziyaret etmeden, etli ekmeğin tadına bakmadan, mevlanaya bi fatiha okumadan, değişik civcivli magnetler almadan ve mümkünse tuz gölünün tuzuna erik banmadan dönmeyin derim..
nerde yaşıyosun kaç yaşındasın
uu ilk soru..
kaç gösteriyor bilmiyorum ama 19uma doğru emin adımlarla ilerliyorum.
nerede yaşadıgıma gelirsek pek belli olmuyor aslında şu an da antalyadayım ama okul vesilesiyle ankaradayım. başka bi zaman sorarsan başka bi yer de de olabilirim sanıyorumm..
gene gel gene buyur e mi??
Chapter Seven: Cumhuriyetin Temelini Burada Attık.
diyor m. kemal. güzel de diyor aslında. ülkenin geleceğinin şekillendiği, çook önemli kararların alındığı, anadolunun en eski kentlerinden birinde tam bir kültür havuzunda, kartalla sivastaydık bu hafta değerli muhteremgiller. kartal demişken kendisini bursadan tanıyorsunuz. hatta edirneden de tanıyorsunuz. kartal da maceraperest ruhlu bir arkadaş. tam bir yol arkadaşı aslında. selam olsun..
velhasıl giriş paragrafını da bitirdiğimize göre gelişme bölümüne geçebiliriz sanıyorum.
bi haftasonu kartalla feysde konuşurken "arkadaşım (yozgat) yerköye gidiyor gel beraber gidelim" demişti. bende hemen planı genişletme işine giriştim. "yozgatta ne var gideceksek sivasa falan gidelim dedim" ve öyle de oldu. bi hafta sonrası için sözleştik. benim içinde değişik bir macera olacaktı hem. tren yolculuğu da ayrı bi çekici gelmişti. ortada bi kaç problem vardı vardı ama pek de önemsememiş biletleri almıştım. biletler sudan ucuz a dostlar. cuma günü nevaleleri toparlayıp ders çıkışı kartalı okulun önünden alıp isteği doğrultusunda önce bi anıtkabir yapalım dedik. (anıtkabiri biz yapmadık tabi ki diyerek seviyeyi yer altına çekmekten geri kalmıyorum bu arada)
inanın canlar burası anıtkabir. hava şansımıza gayet güzeldi. içeride biraz dolanıp müzeyi falan ziyaret ettikten sonra ataya ve milli şefe birer fatiha okuyup nevale zulaladığımız çantalarımızı almak suretiyle mekandan ayrıldık. akşam olmakta ve güneş sessiz sedasız kimseciklere haber etmeden batmaktaydı. tabi biz durumun farkındaydık ve yönümüzü gara çevirdik. biraz goy-goy dan sonra tren perona yaklaştı ve o müthiş yolculuğun ilk sinyallerini yollamaya başladı.
yola çıkar çıkmaz makinemizi kaptığımız gibi meraklı bakışlar arasında bastık deklanşöre. uzun ama rahat yolculuğumuz başlamıştı artık. görüldüğü üzere arka sağda nevaleler bir bir dizilmiş. koltuklar rahat ama yolculuk yavaştı. akşam 6 gibi bindiğimiz tren gün battığında kırıkkaleye yeni ulaşabilmişti. akşam saatler bir bir ilerlemekte ve biz tatlı bir muhabbet ve nevaleler eşliğinde saati gece yarısı etmiştik. yozgat dolaylarında olduğumuzu sonradan öğreniyorum. dışarısı zifiri karanlık ve hava yağmurlu.
ilerleyen saatlerde kartal uyumuştu. saat 1 e doğru kayseriye gelmekteydik. berat diye en fazla 5 yaşında olan bi veletten bahsetmek istiyorum değerli okurlar. bu velet tüm yol boyu uyumamış, uyumadığı gibi de hiç de susmamıştı. hatta ve hatta yolda trenleri gördükçe şaşırıyor tren tren diye bağırıyordu. sanki kendisi denizaltıyla seyahat ediyordu.
neyse beratı kayseride uğurladıktan sonra rayların süregelen "tıkıt tıkıt" sesleriyle dalmışım. kondüktör bey amca "sağolsun" bağırmasıyla şarkışlada uyardı. tam uykuya dalacam derken de sivasa gelmişiz. sabah dört buçuktu yanılmıyorsam.
tüm riskleri alarak bi personel odasına girdik yatmak amacıyla. yarım saat sonra kovulduk tabi. biraz daha dolanarak garda bi saat geçirmiştik.
dışarıda ise yerler hafif ıslak hava soğuk yollar ıssızdı. nisanın ortasında turuncu düşünme şapkamı giydirecek kadar soğuktu hava. gerçi sivas dendiğinde akla gelen ilk şeylerden biri oluyor soğuk. kent daha uyanmamış bi tek biz varız sanki. caddeden yukarı çıkınca önümüze medreseler çıkıyor.
enfes bi manzara. kapadokya canlanıyor gözümde. görür görmez vuruldum buraya da. burası çifte minare. aynısının tıpkısından erzurumda da varmış. (yaz bunu yaz erzuruma gidilecek.) saat 6 suları olduğundan kimsecikler yok. tüm kent bizim sanki. şifaiye-buruciye-çifte minareli medreseler triyosu merkezde iyi bir komplex oluşturmuş. şehrin canlanmasını bekleyip bi mekana oturup kahvaltımızı yaptık. baya bi oturduktan sonra şehir biraz hareketlenmiş saati de 8-9 civarına getirmeyi başarmıştık.
merkeze geri döndük. merkezde sivas kongre salonu ve valilik mevcut. tüm yapılarda tarihi tabi ki. yazı bi yerden tanıdık geldi sanırsam. sivas kongresinde alınan kararlar cumhuriyet tarihi açısından çok büyük önem arz etmekte. içerisi tadilatta olduğundan göremedik ne yazık ki. etrafta bi iki dolandıktan sonra ulu camiye giderken taşhan gördük. hemmen hediyeliklerimizi aldık. güzel de şeyler aldık aslında. sonra hem biraz dinlenmek hem de biraz vakit geçirmek için ulu camiyi bulduk. büyük değil ama gerçekten ulu bi cami. osmanlıdan daha eski olan bu cami 800 yaşından büyük. içeride dolaşırken oraları temizlemekte olan bi hacı amcayla iki kelam ediyoruz.
rahat fotoğraflar çekinelim diye ne kadar ışık varsa yakıyor sağolsun. içerisi baya sade. edirnede ki bursa da ki istanbulda ki camileri gördükten sonra pek tatmin etmese de içeride ki sütunlar insanı mest ediyor. çıkarken de arkamızdan şöyle bağırıyordu kendisi "komünizmin devri bitti devir islam devri". çok da aldırmadan çıktık dışarı.
dışarıda ise manzara gayet güzel. kartalla şöyle bi durup "yamuk lan bu minare. olmamış yapamamışlar" derken sonradan öğreniyoruz ki gerçekten de minare eğriymiş. hatta yerelde de "eğri minare" olarak geçiyormuş. iyi gözlem yapmışız demek ki. bu tarz bi eğri minare de aksaray da bulunmakta. (yaz yaz bunu da yaz. aksaray da görülecek.)
bi kaç türbe hamam kervansaray ziyaretinden sonra yolumuz. "sahibiye medresesi" ya da bildiğiniz adıyla "gök medrese". aynısından bi de tokatta var. orayı gördüğümden buna bi not almaya gerek yok sanıyorum. gök medrese tüm şaşaasıyla kuytu mahallelerden el sallıyor bize. tadilat var giriş yasak. ama kartalında dediği gibi "bize değil.."
daldık içeri. içerisi gerçekten harabe. bakım şart ki bakıyorlar sanıyorum. içeride kısa bi tur attıktan sonra çok da belaya bulaşmadan kaleye çıkıyoruz. aslında kale yok ortada. yani şimdilik yok. yok ama yakında gelir galiba. şimdilik bi anıt var. manzaraya bakıp iyice dinlendikten sonra merkeze geri dönüyor ve buruciyenin içinde çayımızı yudumluyoruz.
somurttuğuma bakmayın. yorulmuşum biraz sadece. o uhrevi ortamda çayımızı yudumlarken halamı arıyorum. tokatta kendisi. konuşup hasret giderdik. şartlar el vereydi de gidebileydik. neyse yaza inşallah. hava otururken gayet güzeldi ama bi iki saat sonra iyice bozdu ve biz arkeoloji müzesini gezmişken sağanak bastırdı. bi yere oturduk yemeğimizi yedik. yağmurun dinmesini bekledik. bi iki saat sonra gara hareket ettik. baktık daha vakit var boş olan bekleme salonunda vurduk kafayı yattık. 2-3 saat kadar uyumuşuz. uyandıktan bi saat sonra tren geldi. günün yorumunu yaparken saatler su gibi akıp gidiyordu ve biz kayseriye gelmiştik. kartalla göz göze geldiğimizde attık kendimizi trenden ve sarıldık makineye.
sıra sıra çekindik fotoları kayseri garda. millette koşuşturmaca telaş tabi. biz gayet free bi şekilde işimiz bitince yerimize geri döndük.
günün yorgunluğuyla bi süre sonra uyuyakalmışım. kalktığımda kayaştaydık. yol bitmiş sabah 6 olmuştu. çok güzel anılarla 11 saat yolu eritmiş ve bolucanımın yolunu tutmuştuk.
siz siz olun medreseleri görmeden, kongre binasını ziyaret etmeden, kemik tarak almadan, sivas köfte yemeden ve mümkünse divriği ulu camini görmeden dönmeyin derim..
C:\WINDOWS\sitem36
biliyorum biliyorum uzun zamandır yokum diyip sitem edip tekrar gitmiştim.. ama yazılar için gezmek gezmek içinse maddiyat gerekiyor azizlerim. (yazar burada sponsor bulamadığından dert yanıyor.) velhasıl haftaya bomba gibi bir yazıyla aranıza dönüyorum. hatta 3-5 gün içerisinde diyebiliriz.
sakkın bi yere gitmeyin çay koyup geliyorum..

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
C:\WINDOWS\sitem35
bu arada 12 günlük bi ara verdiğim ya da vermek zorunda olduğumdan ötürü kendimin huzurunda hepinizden, hepinizin huzurunda kendimden özür diliyorum.
(gastelerin vefat bölümü gibi oldu. kıhkıhkıh)
Chapter Six: Sıcaaağğk!!
bu nida antalyayı anlatmaya yeterde artar sanırım. torosların kuzeyinde hava gayet kuru serinken çubuk boğazını aşıp güneye inince işin seyri değişiyor ki zirvede sisin içine girdiğimizde anlamalıydım uhrevi bi şeyler olduğunu.
aslında arabadan inene kadar her şey çok güzeldi. kepezde kenti yüksek bir noktadan görebileceğimiz bi yer bulduk vee indik.
dışarda ki nemli havayı avucumun içinde sıkıştırıp su elde edebilecek bir seviyeye gelmişken üstümüzde kara bulutlar dolaşıyor, havanın biraz daha ıslanacağını haber veriyordu adeta. tam bu sırada meydana "metin perfomance" ortaya çıkıyor ve o afilli şahiniyle başlıyor lastikleri yakmaya. daha ne olduğunu anlayamadan etrafı duman bulutu kaplamış nefes alınmaz hava daha da beter olmuştu (uyuyorsun türk polisiii).
yaklaşık yarım saat sonra kaleiçine, asıl antalyaya gelirken güneş de yüzünü gösteriyor ve deniz-güneş-tarih triyosu eşliğinde gezimize başlıyoruz.
hiç antalyadan beklemediğim kareler bunlar azizim. sakin küçük bir osmanlı kenti karşılıyor insanı. küçük sessiz sokaklardan geçerken akdeniz selamlıyor bizi. masmavi bir deniz. sakin bir liman.
bu manzaraya karşı bize düşen tek şey bol bol poz verip palmiyeler altında sıccaaak bir çay yudumlamak (hafifte bi rüzgar hani). çayı yudumlarken bi yanım güneşte kalmıştı. kalktığımızda farkettim kıpkırmızı olmuş. yaktın bizi antalyaa! diyerek sitem ediyorum dağlara taşlara.
koyuluyoruz yola. rotamız bize her yerden göz kırpan "yivli minare". aslında alaaddin camiinin bi parçası lakin boynuz kulağı geçmiş azizim. 38 metre yüksekliğinde ki minare 13.yüzyıl selçuklu eseri. yanında pek külliye türbe gibi pek çok feyzli yer mevcut. (ehehe ne çok biliyorum B-] )
etrafta o kadar çok gezip görülecek yer, o kadar güzel manzaralar var ki kendi fotoğraflarımla ziyan etmek istemiyorum. dar sokaklarda tarihi havayı teneffüs ettikten sonra bizimkiler yorulmuş, merkezi bi yere oturuyoruz. fırsattan istifade etrafa bakınıp ölümsüz kılacak manzaralar arıyorum. (hangi birini koysam bilemedim ki..)
(zhehehe eeen birinci manzara bu) baktım bizimkiler oturuyor dedim alayım kamerayı naviyi düşeyim yollara. nitekim öylede oldu.
yol üzeri antalya saat kulesini görüyorum. 2. abdülhamit 1901 de yaptırmış sağ olsun. 14 metre yüksekliğinde ki kulede elektronik bi saat duruyor. (o dönem ki teknolojiye bakar mısın mirim..)
sapıyorum bi ara sokağa "kesik minare" yi ararken sıra sıra ayakkabı boyayan abiler dizilmişler. her dil var adamlarda. bi köşede biraz durdum gözlemledim. gelen turistin ayakkabısını üstün körü temizleyip 5-10€ ne verirlerse alıyorlar. hemmen oralarda bulunan bi taşın üstüne çıkıp bağırdım "nerde laa adalet" biz okuyup dururken koyuyor açıkçası. vel hasıl mekanı buldum.
sonradan öğrendiğim kadarıyla buranın çok civcivli bi tarihi varmış.
öncelikle 2. yüzyılda romalılar buraya bi tapınak inşa ediyorlar gelin beraber tapınak diyorlar. bunu duyan bizanslılar 7.yüzyılda madem tapınıyonuz bi işe yarasın diyerek kiliseye çeviriyorlar. o sırada oradan geçmekte olan araplar 8. yüzyılda burayı harap ediyorlar. parayı denkleştiremeyen bizanslılar ancak 10. yüzyılda restore ediyorlar kiliseyi. 13.yüzyılda selçukluların antalyayı almasıyla camiye çevrilen kiliseye bir de minare eklenmiş. 14. yüzyılda bi arkadaşa bakıp çıkan haçlılar tarafından kiliseye geri çevrilen cami onlar gittikten sonra tekrar camiye geri döndürülmüş. en son 19.yüzyılda 1846'da büyük bir yangın geçiren cami olduğu gibi bırakılmış, tarihsel süreçte yıkılan minaresi de adı olarak kalmış..
sıcak iyice bastırdıktan sonra hızlandırıyorum adımları. son durak noktası "hadrian gate". bu hadrian mimar mıdır mühendis midir ne haltsa her gittiği yere bi şey yaptırmış. yanılmıyorsam kendisi iskoçyaya mini çin seddini yaptıran, iskoçyayı ingiltereden kocca bi duvarla ayıran kişi.
bu gün kapı çok alakasız bi yerde duruyor. halk üçkapılar demiş. mermer kapı da deniyormuş. nedense bu kapıyı çok merak ediyordum. hani fotoğraflarda çok görürsünüz de asla gidemeyecek gibisinizdir de bi bakmışınız gitmişinizdir tarzı bi garip sevinç vardı içimde.
motorları görmiyiverin muhteremgiller. kapıdan geçtikten sonra atıyorum kendimi yine palmiye dolu cıvıl cıvıl sokaklara. sağa sola bakındıktan sonra buluyorum bizimkileri takılıyorlarmış onlarda. çarşı pazar gezdikten sonra iyi bir tatili hak ediyor ve rotayı kemere çeviriyoruz.
devamını anlatmayım isterseniz. deniz kum güneş.. esen kalın. (esen de neyse artık)
siz siz olun antalya falezlerini görmeden, yivli minareyi bi karede ölümsüzleştirmeden, patlıcan reçeli almadan ve mümkünse güüzeeel bir tatil yapmadan dönmeyin derim..