Dudaklarını belli belirsiz oynatıyor, etrafına fısıltılar saçıyordu. Pür dikkat dinlememe rağmen söylediklerinin sadece bir cümlesini anlayabildim, o da: ‘‘Ölümüm, yaşanmış bir ömrün sonu olsaydı keşke.’’diyordu. Cerha haklıydı. Ölümden korkmamız, yaşayamadıklarımız yüzündendi. Bencilceydi bu. Ama hayat tek kişilik bir bilet değil miydi? Bencil olmayı bize o öğretiyordu.
Sustu Cerha. Eğildi ve yatağının altından bir şey çıkardı. Gördüm. Bir anahtar… Biletlerimizi hiçe sayan, ardı meçhul bir kapının anahtarı. Dokuz milimetrelik küçük demirler fırlatan bir anahtar. Titrek bir elde, göğsüme dönük, üzerime metal kusmayı bekliyor. Bu beni ürpertse de şaşırmadım. Çünkü artık hiçbir şeye şaşıramıyordum. Yaşadıkça -ama gerçekten yaşadıkça- anlıyor insan; şaşkınlıklar, hep ilklerimizde yaşanıyor. Bense ilklerimi tüketmek üzereyim.
Nasıl oldu da bu hale geldik, bilmiyorum. Yaşayabildiğimiz her şeyi yaşamıştık. Belki de bu yüzdendi. Yorgunluğumuz, en boktan durumlarda dahi sergilediğimiz bu soğuk kanlılığımız... Filmimizi izlemiştik. Gerisi, yayında ve yapımda emeği geçenlerin olduğu yazılarla dolu karanlık bir ekrandı ve belli ki Cerha, bu bölümü elindeki kumandayla atlamak istiyordu. Sonrası var mıydı, bilmiyorduk. Bilseydik şayet, o kumandayı eminim ki çok daha önceden kullanırdık. Filmin canı cehennemeydi. Fakat... Cehennem diye bir yer bekliyorsa bizi, o vakit gülümserdim zebanime. ‘‘Dünyayı sırtlayacak kadar insan olamadım. Ben yapamadım, buyur sen işini yap.’’
Yaşadıkça derinleşir insan. Ya da derinleşen insan değil, yaşananlardır. Nihayetinde bir çukurdur hayat. Üç metre yükselip on metre battığınız bir çukur… Elde eksi yedi kalır. Yerin yedi kat altı… Hayattır burası. Cennet de cehennemin dibi de aynı yerdir çoğu zaman. Biz o dibi gördük. Cerha ve Matis… Yürüyen sondaj makineleri… Batmadık belki de. Aksine, tüm diptekiler ayağımıza geldi. Ve dipte karşımıza çıkan her şey insanlık artığı değil, insanlığın özüydü. İnsanı insan yapan aşağılıklığa aşina olunca insan, umut gibi namlusu onu tutana dönük silahlarla işi olmuyor.
İnsan, beş harflik bir uçurum, iki hecelik bir uçurtma… Öğrendik. Ama Cerh… Ses! Çok fazla ses. Kulaklarımın algılayabileceğinden fazlası hücum ediyor zihnime. Sonra kan… Sıcak. Kırmızı. Yapış yapış kan. Ve vücudumda açılan sekizinci bir delik. Acı hala yok. Var mı? Varsa da hissedemeyecek kadar uzağındayım. Hissetmek isterdim oysa. Bu kadar kolay olmamalıydı. Lanet olsun! Düşünmeyi bırakmam lazım.
Aynı vahşi ses odayı tekrar işgal ediyor ve kulaklarıma saldırıyor. Aralıyorum gözümü. Cerha yanıma düşmüş. Lakin o şanslı. Beyni bütünlüğünü kaybetmiş artık. Özgür. Bense bir kaç saniye daha düşünmek zorundayım. Düşünmeyi bırakamıyor insan. Hem saf özgürlüğün, hem de sonsuz tutsaklığın olduğu tek yer bir kafanın içi. Buna eminim.
Yorgunum. Ölemiyorum. Ne yani? Ölmek için dahi gücüm kalmadı mı?
Sessizleşiyor her şey. Ve varlığından şüphe etmediklerimin yokluğunu hissediyorum. Düşüncelerim teker teker terk ediyor beni. Öldüm mü şimdi? Neredeyim? Son mu bu? Hiç de abarttıkları kadar korkunç değil oysa.
Daha çok soğuk, daha çok kan… İşte oluyor. Hissettiklerim azalıyor. Hissedebiliyorum. Yaklaşıyor. Işık falan yok. Karanlık var.
Hepsini hayal mi ediyorum? Kendimi ve Cerha’yı dahi hayal mi ettim ben? Olabilir mi? Öyleyse şayet, tam bir mazoşistmişim. Umarım değilimdir.
Sonunda zifiri bir uyku sarıyor gözlerimi. Bedenim yok kadar hafif. Yok belki de. Ait olduğum yerdeyim. Her şey olmanın bir adım ötesi değil mi bu?.. Hiçlik... Sonrası? Bilmiyorum.