O zamanlar yoksuldum, erdemli ama korkunç derecede yoksul. (Şişkin cüzdanların yakınında doğmuş olanlardan, istediklerini, neredeyse her zaman, satın alabilen o insanlardan, bugün dahil, her zaman nefret etmişimdir). Aç ve açıkta kalmayan orta halli bir yoksuldum ama acı çekiyordum.
Ne babamın aşınmış, eskimiş, yer yer lekelenmiş giysilerini,topukları ve arkaları güzelce yamalanmış çoraplarını giymek, ne de yıpranmış şapkalar, küçülmüş, pençe vurulmuş, defalarca tamir görmüş pabuçlar giymek bana dokunuyordu. Yaşamımdaki sevinçler nadir ve mütevazıydı. Yazları bir paralık kiraz veya incir, kışları da kızarmış kestane ya da bir dilim kestane turtası oburluğumu dindirmeye yetiyordu. Yılda bir kez, birisi davet ederse de iki kez tiyatro (maskeli gösteri) ve kafe (dondurma). Bir de yılda bir pazar günü hep aynı yerde piknik (azıcık suyuyla yorgun akan dere, çakıl taşları, kamışlıklar, sıcaktan sararmış otlar,kızarmış balıklar).
Yine de beni üzen şey zavallı burjuvaların bu pek zavallı yaşamından çok, canlı ve güçlü paranın eksikliği, gönlümce harcayabileceğim kendi paramın olmamasıydı.
Babaları iyi halli, anneleri şefkatli, cüzdanları zamanında dolan, yataklarının başucunda kumbarası olanlar, sürekli isteyen, paralarını oyuncaklara, resimlere, pastalara, meyvelere ve abuk sabuk şeylere harcayan züppe çocuklar benim çocukken, gençken, ergenken, neredeyse yirmi yaşına dek ne denli acılar çektiğimi hayal edemezler. (Yalnız on dokuz yaşımı geçtiğimde kazanmıştım bana ait ilk onluk banknotu).
Oysa benim parayla başka şeyler için herkesten çok ihtiyacım vardı. Her şeyden önce kitaplara (evdekiler azdı, kütüphaneye ise geç gidebilmiştim) ihtiyacım vardı, gazetelere (bu boş uğraşlar eskiden beri ilgimi çekmiştir) ihtiyacım vardı; yazmak için kağıda, kaleme, mürekkebe ihtiyacım vardı. Ucuz, küçük harcamalar, az para. Fakat bunlara bile yetecek param olmuyordu. Babam bana hiçbir şey veremezdi ve haklıydı da. Bize bakmak için çok çaba sarf ediyordu. Arada sırada tezgahlardan kitap alırdı ama yılda ancak iki ya da üç kere. Daha sonraları, ailemizde söylendiği üzere kötü alışkanlıklarım için, bana aylık bir lira elli sent vermeyi kabul etmişti. Kötü alışkanlıklarım beyaz kağıt ya da baskılı kağıttı.
Bu durumda ne yapmalıydım? Masraflarım için her ne pahasına olursa olsun sahip olmam gereken, ruhumu beslemek için istediğim parayı nereden bulabilirdim?
Pek çok yola başvurmuştum. Öncelikle tasarrufa. kahvaltıya katık almak için bana günde iki liret veriyorlardı. Bunun yedi sentini harcıyordum. Haftada -beş gün okul vardı- üç liret kalıyordu: Halk kütüphanesinden bir kitap ya da üç defter parası.
Sonra annem vardı. Annem, olması gerektiği üzere, babamdan daha merhametliydi. Benim tutkumu görüyor, bana acıyordu. Zavallıcığın da benden fazla parası yoktu -babamın evdeki harcamalar için günü birlik bıraktığı kadar yalnızca. Yine de ne yapar eder bana haftada, anında, resimli kitaplara (daha çok şey sığdığı için) kareli defterlere ya da edebiyat dergilerine harcanacak iki, üç hatta dört lireti vermenin bir yolunu bulurdu.
Bir başka yol da yaptığım küçük hırsızlıklardı ve bunu itiraf etmekten utanmıyorum. Evdeki küçük hırsızlıklarımı yıllarca dikkatli fakat sürekli bir biçimde sürdürmüştüm. Bazen sabahın erken saatlerinde babam daha yataktayken alaca karanlıkta odamdan çıkar askılıkta asılı duran ceketinin cebinden birkaç metelik yürütürdüm; yahut babamın unutmasından yararlanarak alışverişten artan paranın üstünü geri vermez, ya biraz daha fazla harcadığımı ya da paranın bir kısmını yolda düşürdüğümü söylerdim. Azar işitirdim ama sakladığım o birkaç kuruşun bana verdiği cesaret çok büyüktü!
Ticareti de denemiştim ama pek bir şansım olmamıştı. Paket kağıtları toplayıp satıyor, şeftali çekirdeklerini biriktiriyor, kullanılmış pulları alıp satıyordum ama bunlardan zorlukla ve yok denecek kadar az para kazanıyordum. Bir keresinde okulda küçük bir tasarruf sandığı kurmuştum. Öğretmen bunu fark etmişti: Cezalandırılmış ve her şeyi geri vermek zorunda kalmıştım.
O kadar para biriktirmeme, annemin yardımlarına, küçük sahtekarlıklarıma ve ticarete karşın yine de hiç, bir gazete alacak dahi param olmazdı. Yazabilmek uğruna kitaplardaki boş sayfaları ya da okul defterlerimdeki sayfaları koparttığım günlerdi; kalemimi batırıp yazabilmek adına hokkanın dibindeki mürekkep tozunu biraz sirkeyle sulandırdığım, çaktırmadan gazete makalelerini ya da bir kaç sayfa kitap okumak için köşe başlarında ya da kitap sergilerinde her zamankinden uzun süre kaldığım hazin günlerdi.
Ne tutku dolu zamanlardı! Soğukla, yalnızlıkla, umutsuz yoksullukla karamış günler! Kelimelerle düşünceleri gaddarca birbirine karıştıran kötü mürekkebin dağıldığı emici kağıt; ucu kırık yazmayan bir kalem ve evde başka bir tane daha olmayışı; yeterince param olmaması ve o kitabı yarım liret ucuza vermemekte inat eden bir kitapçı yüzünden yaşanan kaç hayal kırıklığı!
Zekice planlara, dualara, düzmecelere rağmen hep yoksuldum, kimsenin görmekten hoşlanmadığı sessiz ve yoksul çocuktum. Kitapçılar paramın artık liret değil sentlerden ibaret olduğunu bildikleri için bir kitabın fiyatını sorduğumda beni pek umursamaz, genelde hiçbir şey satın almadığım ya da az paraya eski kitapçıklar aldığım için tezgah sahipleri orada uzun süre kitap sayfalarını karıştırıp okumamdan hoşlanmaz, gazete satıcıları çaktırmadan okumaya çalıştığımdan bana ters ters bakarlardı.
Ama o yıllarda yaşadığım aşağılanmaları hep gururla hatırlarım. Uzun süredir arzuladığım bir kitaba hayran hayran bakarak ve fiyatını sormaya cesaret edemeden bir vitrinin önünden kaç defa geçmişimdir! Kim bilir kaç kere cebimdeki azıcık parayı yoklamış, daha azsa ya da kaybetmişsem diye tekrar saymış ve dükkana bembeyaz bir yüzle, ürkek ve suskun bir halde girip dükkan sahibinden yalnızca kitabın ismini söylemesini kim bilir kaç kere beklemişimdir... Kitapçılar, patronlar, arkadaşlar, akrabalar, herkes beni ne kadar da küçümserdi o zamanlar! Cılız, sessiz ve pespaye, miyop gözleriyle dik dik bakan, cepleri kağıtlarla dolu, elleri mürekkepli, ağzının kenarında hüzün ve öfke çizgileri olan velet; ve alnımın ortasında derinleşmeye başlayan düz çizgim.
Yine de ne istiyordum ki? Usta bir kalemle çizilmişçesine hepsi de dapdaracık giyimli, kelebek papyonlu model erkekler gibi dolaşmak mı acaba? Yoksa kusana ve karnım ağrıyana kadar et ve tatlı yemek mi? Güzel evler, yolculuklar, tüfekler, tahta atlar ya da kukla tiyatroları mı istiyordum?
Çirkin ve iticiydim -biliyorum ve bunu o zamanlar da biliyordum- ama yine de o çirkinliğin ve o zavallılığın altında gerçeği bilmek, tanımak ve tamamıyla ışığa bulanmak isteyen bir ruh ve o kirli şapkanın, o dağınık saçların altında her düşünceyi anlamak, her yere girmek ve her şeyi düşlemek isteyen bir zihin vardı; kimsenin görmediği şeylere bakmasını bilen, çoğunluğun boş ve terk edilmiş bulduğu yerlerden beslenen bir zihin. Neden kimse bunu anlamadı ve bana hakkım olanı vermedi?
Ama ne o yoksulluktan dert yanıyor ne de geçmişteki aşağılanmalardan utanıyorum. Kolay hayat, belki de, beni daha kalleş, daha az tutkulu ve nihayetinde daha sefil biri yapardı. Sahip olamayan ve olamayacak birinin bitmek bilmez kırgınlığı beni başkalarından ırak tuttu ve ruhumu acılarla bilenmeye mecbur bıraktı, ki bu onu daha arı, daha keskin ve daha onurlu kıldı.