Hayatın sizi nereye sürükleyeceğini, neye karar vereceğinizi ya da sizi bir çıkmaza sürüklediğini hissetmiş miydiniz? ...
𓃗

blake kathryn
d e v o n

Andulka
hello vonnie
Sweet Seals For You, Always
sheepfilms
we're not kids anymore.
Monterey Bay Aquarium
The Bowery Presents
ojovivo

Product Placement

Kiana Khansmith
Not today Justin

oozey mess

@theartofmadeline
todays bird

PR's Tumblrdome

bliss lane

Discoholic 🪩

seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from Armenia
seen from Sri Lanka
seen from United States
seen from Israel

seen from United Kingdom

seen from Malaysia

seen from Türkiye
seen from Philippines

seen from Canada

seen from Malaysia
seen from United States

seen from Ireland
seen from Spain

seen from Türkiye

seen from United States

seen from United States
@nurilks
Hayatın sizi nereye sürükleyeceğini, neye karar vereceğinizi ya da sizi bir çıkmaza sürüklediğini hissetmiş miydiniz? ...

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
konser falan
#KIYI #sigara #wattpad #story #life
KIYI
BÖLÜM: "FIRTINA"
Dolunay.
Gece etrafı sessizliğiyle boğduğunda, siyah bir örtü oluşur havada. Eğer isterse kömür karası siyahlığa parıldayan küçük elmaslar serper. Bazen yıldızlar yok olur ama orada bir yer de olduğu her zaman belli olur. Bir şey aşağıya doğru sarkar o gece de kocaman bir şey. İnsan bakışlarına o şeye çevirdiğinde bazen mucizeleri anlatır, bazen ise ölümün ne kadar yakın olduğunu. Bazen anlar insan zamanın ne kadar can yakarken ne kadar da can verdiğini. O ay bir gün bir hastanenin üzerine doğmuş; o an da bir bebek doğmuş. İşte, o ayın tam o şekli bir bebeğin kanlı vücudunun inine inmiş ve o kızın adı Dolunay olmuş.
O Dolunay büyümüş ve gözlerinde kimsesizliğin ruhu çökmüş. O ruh da vücuduna can vermiş ama gözleri gibi ruhu da kimsesizliğe bürünmüş. O ruh da gözyaşları akarken, kendinden başka kimseye sarılmamasını öğretmiş. Öğrenmiş ve işte o zaman büyümüş. Büyümüş ve satıların arasında ölmüş. Ölmüş ve tekrar büyümüş... Bu böyle devam edip durmuş, durmuş ve durmuş...
Karanlık evreni esir aldığın da hava da sanki bir ressamın elinden çıkan eşsiz ışıltıya baktığım da yalnız olmadığımı hissediyordum. Sanki bu sonsuz gezegen benim kırılgan elimi tutacak ve beni sonsuzluğun inine çekecekmiş gibi geliyordu. Her daim adımı tam taşıyan bir bedene sahip olmadım. Hiçbir zaman insanlara tam yüzümü gösteremedim. Genelde çok çevrem olmasına rağmen kendimi yapayalnız hissederdim. Amacım yıldızların arasında olmaktı; insanların değil.
Kayseri'nin sonbaharında kaybolarak, parçalı bulutlu gökyüzüne baktım. Sararmış ağaç yaprakları kendilerini intihar edercesine yere doğru sallanıp kendi ölümünü gerçekleştiriyordu. Deri ceketimin fermuarını boğazıma kadar çektim ve okulumun boyası dökülmüş demir kapısına yaslanarak, en yakın arkadaşımı beklemeye koyuldum. Kalabalıktan birkaçı kendimi gizlememe rağmen görüp selam vermeyi ihmal etmiyordu.
Sessizlik, sanki bana yakışmayan bir elbise gibi duruyordu belki onların gözünde. Oysaki bu elbiseyi benim ne kadar çok sevdiğimi kimse bilmiyordu. Karanlıktan kaçan bir insana aydınlığı göstermek benim satırlarıma uymuyordu. "Doli!" Bu gökyüzünü yırtacak kadar heyecanlı ses karşısında hafif bir şekilde gözlerimi devirdim ve arkamı döndüm. Genellikle yüzüme yerleştirdiğim mesafeli bir maskem vardı. Böylelikle çoğu kişi o maskenin altında yatan solgun yüzümü görmüyordu. O maske benim hayatımı kurtaran bir şifa iksiri gibiydi. Tek ümidim beni bir gün zehirlememesiydi.
Ece.
Hayatımda beni anlayan tek arkadaşım. Herkes eline bir kitap alırdı ve okumaya başlardı ama kimse kendini o satırlarda doğmadığını hayal etmedikçe, gerçekten okuyamazdı. Ece ile bizi tanımlayan en iyi benzetme bu olurdu. Bazen tek bakışından ne olduğunu anlayabiliyordum. Hatta nefes alıp vermesinden ne hissettiğini bile. Ben izin verirsem o da benim ne hissettiğimi anlıyordu. Anlamak bazen çözmeye yetmiyordu ama birinin kuyunun ucunda beklemesi iyi geliyordu bazen insana. Çocukluktan beri gelen bu arkadaşlığımız bizim apartmanın karşısına düşmesiyle başlamıştı.
Dikkatli bakınca yanında bizim karşı sınıftan olduğunu hatırladığım Erdem diye bir çocuk duruyordu. Erdem, siyah ve gür kıvırcık saçları ile herkesin ilgisini çekerdi. Boynunun sağ kaplayan ve onunla nefes alan yaprak dallarından oluşan ve siyah renkteki zarif dövmesi de ona çok yakışıyordu. Erdem ile doğru düzgün hiç konuşmadığım için oldukça mesafeli bir şekilde yanlarına gittim.
Ece, masmavi gözleri ve doğal sarı tonlarındaki saçlarıyla televizyondan fırlayan mankenler gibi duruyordu. Boyu da uzundu ve kedine has zayıflığı vardı. Bembeyaz dişleriyle bana gülümserken "Selam." Dedim Ece'ye bakarak. Erdeme de hafifçe başımla selam verdim. O da aynısını yaptı ve sessizlik bizi esir alınca Erdem cebinden sigara paketini çıkardı ve bize doğru tuttu.
Ece ile aynı anda başımızı iki yana salladık. İkimiz de sigarayı çok tüketen bir insan değildik. Bir dönem Ece paketlerce sigara tüketirken yanında içtiğim olmuştu ama onun dışında sevmezdim. Hatta bazen kokusu bile midemi bulandırıyordu. Erdem de omuz silkip, sigarasının ucuna can verdi. Bakışlarım yüzüne kilitlense de koyu kahverengi gözleri gözlerimle buluşunca, bakışlarımı başka yöne çevirdim.
Okuldaki öğrenciler yavaş yavaş azalmaya başlamışlardı. Ece 'ye doğru sabırsızca bir bakış yolladım. O da bu bakışı anladığını belli eden bir hareket yaptı ve sigara içmekte olan Erdem 'e dönüp "Ya bize testleri versen de biz gitsek mi artık?" Diye kibarca sorunca Erdem dudaklarında tuttuğu sigarasından derin bir nefes aldı ve izmariti yere atarak ayağının ucuyla izmaritin adeta nefesini kesti.
Erdem bana doğru bakıp kaşlarını yavaşça çatınca ben de kaşlarımı istemsizce çattım. Bu bakışta başka bir şey daha vardı ama ben bunu anlamayacak kadar onu az tanıyordum fakat gözlerinin arkasında perde misali uçuşan bir duygunun barındığını anlamıştım: Huzursuzluk. Bu his, ağzımın içinin kurumasına sebebiyet vermişti. Neden bana böyle baktığını anlamak için kuru dudaklarımı kıpırdattım ama sonra bunun kendi kuruntum olduğunu düşünerek sessizliğin kıyısına kendimi geri çektim.
Gözlerini hemen benden çekti ve başını sallayarak çantasından bir deste zımbalanmış testleri bize verdi. Ece elinden alıp Erdeme baksa da o bana bakarak sakince "Hoşça kal." Derken, yanımızdan hızlı ve sert adımlarla ayrıldı. Arkasından bakarken, tekrar sigara içtiğini arkasına bıraktığı gri dumandan anlamıştım.
Bu bakışı fark etmediği belli olan Ecenin homurdanması ile şimdiki zamana döndüm: "Hödük ya bari bir teşekkür etseydik." Ece'ye doğru bakarak omuz silktim ve evimize doğru gitmek için otobüs durağına doğru gittik. Uzun bir otobüs yolculuğunun ardından o kalabalık atmosferden kendimizi dışarı attık.
Ece her zaman yaptığı gibi uysalca koluma girdi ve bana bakıp en can alıcı gülümsemesini yolladı. Ben de yavaşça ona tebessüm ettim ve beraber evimize doğru yürümeye başladık. Şimdi ise; Ece Dilhan diye bir çocukla geçireceği hafta sonunu bana aktarıyordu. Genelde dinleyen taraf hep ben olduğum için sakince onu dinledim ama bir süre sonra kendi düşüncelerimin akıntısında kaybolmuşken, omzuma sert bir darbe alınca hafifçe irkildim ve ona doğru dönerek "Kırsaydın," diye homurdandım.
Ama Ecenin yüz ifadesini görünce kıkırdamamı bastırmadım ve evimize gelene kadar onun azarlamalarını çektim. Kendi evimize doğru geldiğimizde yolun ortasında öylece durduk ve birbirimize baktık. Sonra aniden gülmeye başladık. Neye güldüğümüz hakkında hiçbir bir bilgim yoktu. Yavaşça gülmemizi kestik ve kızaran yüzlerle birbirimize sarıldık.
Bazen Eceye sarılmak ruhuma iyi geliyordu. Sanki kanayan bir şeyler vardı ve o yaraya pansuman basıyordu. Çocukken de ben ne zaman bir yerimi kanatsam hep bana yardımcı olurdu. İnsan büyüdükçe, ruhunu sarmanın nasıl bir şey olduğunu da kendini keşfettiğinde anlayabiliyordu.
"Hafta sonu ne yapacaksın?" Diye sorunca ağzımı hafifçe aşağıya doğru sarkıttım ve "Kitap okurum ya da film izlerim." Dedim muzipçe. Gözlerini devirirken "Bir hafta sonunu da farklı mı geçirsen acaba?" Diye hayıflandı. Bir süre sonra birbirimizden ayrıldık ve "O hödükle mi çıkacaksın sahi Ece?" Dedim ciddiyetle. Biçimli kaşlarını çattı ve "Düzgün konuş eniştenle," dedi yarı şaka yarı ciddi bir sesle. "Senin inanılmaz bir kız olduğunu söylemiş miydim acaba?" Dedim ben de onu yarı şakacı yarı ciddi bir tonla.
Tek gözünü kapadı ve "Imm, birçok kez." Sonra da kıkırdamaya başladı. Başımı iki yana sallayarak kendi evime doğru ilerledim ve yüzüm ona dönük arkaya doğru ilerlerken "İyi eğlenceler güzel kız, kendine dikkat et." Dedim baş parmağını ona doğrultarak. Bir kahkaha aramızda çıkıp gökyüzüne doğru kayıp gitti.
Ece de aynı benim gibi yürürken "Ederim ve sana da iyi tatiller." Aynı anda birbirimize güldük ve önümüze dönerek kendi apartmanımızın kapısına doğru ilerledik. Siyah okul çantamın ön gözünden anahtarlığımı çıkardım ve apartmanın kapısını açtım. O sırada Ece'nin kendi apartmanına girdiğini anladığımda arkamı döndüm ve onun kapısına doğru baktım. İçimden garip bir ürperti esip geçti ve havaya baktım.
Kasvetli, ruhum gibi.
Tekrar önüme döndüm. Kapıyı açtığım an burnuma yemek kokuları sinince, merdivenleri ikişer üçer çıkmaya başladım. Kendi evimize geldiğim an zile hızlıca bastım. Basarken de bir yandan spor ayakkabımı ayağımdan kurtarmaya çalışıyordum. Bir an anahtarı elimde unuttuğumu fark edince kendi halime gülerek, kapıya yöneldim. Kapıyı annem açınca tam aç olduğumu söylemeye hazırlanıyordum ki, gözlerinin kırmızılığı dikkatimi çekti. Gülüşüm anında üzerine beton dökülmüşçesine donuklaşırken, kaşlarım gerginlikle çatıldı.
Derimin etrafına yayılan tedirginlik duygusunu yok etmeye çalışarak "Ne oldu, anne?" Dedim. Bana bakıca, kahverengi gözlerimiz birleşti ve ağlamaya devam etti. Şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemediğim bir anda anneme doğru gittim ve sarılmaya çalıştım ama yavaşça geri çekilince ellerim havada asılı kaldı. İçimde hiçbir duygu hissetmeden ona baktım.
Sanki boş yolda bir araba ilerliyordum. Kimse yoktu. Bu duruma alışıktım. Çoğu zaman annem tarafından duvarlarla karşılaşıyordum. O soğuk duvarlar bile daha sıcak geliyordu bana. Yine de bazen, özellikle gece çöktüğünde yukarıdan da ayın ışıltısını gördüğümde, kırgınlığımla başa çıkmak çok zor oluyordu.
Sakince boşta kalan ellerime baktım ve derin bir nefes alıp vererek kollarımı yavaşça iki yanıma indirdim. Zaman, bana bir çocuğun annesinden nasıl uzaklaşmak zorunda olduğunu acı bir şekilde öğretmişti. Ben de kırgınlığımı yatağımın altına gömerek, öfkemle sarılıp uyumaya alışmıştım.
İçeriye girdim ve kapıyı kapatarak çantamı kapının yanına koydum. Ardından ceketimi çıkararak asarken, sıcak tutuklarını bildiğim pofuduk ev terliğimi ayağıma geçirdim ve anneme baktım. "Anne ne oldu?" Diye tekrar yeniledim ama tam bana doğru bakan misafirleri görünce anneme doğru gergin bir bakış attım ve kafamı 'ne oluyor?' dercesine iki yana salladım.
Annem, bana bakarak yavaşça gülümsedi. "İçeri gelsene." Hızlı adımlarla salona doğru ilerledi. Bu hareketi karşısın da yine annemin bir şey yaptığını düşündüm ama misafirlerin karşı koltuğun da oturan babamı görünce kaşlarımı daha da derin çattım. Babam bir memur olduğundan bu saatler de hiç eve gelmezdi. Üzerinde bulundurduğu resmiyet beni görünce yok oldu. Kırışık yüzü anında sakinleşse de bu tepkisi beni daha rahatsız etmişti.
Şaşkınlık, vücudumdaki kan gibi yüzüme yayıldı. Ardından şaşkınca birbirine kenetlenmiş ne yaşlı ne de genç duran çifte baktım. Kadının saçları benimki gibi siyaha yakın bir kahveydi, gözleri de benim göz rengimden daha da açık bir kahverengiydi. Üzerine giydiği ve ona tam oturan bir kalem etek ile ona biraz bol gelen sade beyaz gömlek ile çok resmi duruyordu. Yanında oturan adamın ise tıpkı babam da olduğu gibi ama ondan iki kat pahalı olduğu belli olan siyah bir takım elbise vardı. Saçları seyrekleşmiş adama bakınca içimden bir ürpertti geçti. Hani, bir insanın suda boğulduğunu görüp ona seyretmek gibi.
Garip ve saçma.
Kaşlarımı çattım ve sakince "Hoş geldiniz." Dedim ama ben daha ne olduğunu anlamdan kadın ağlamaya başlayınca; yüzüme şaşkınlık tohumları serpildi. Gerginlikle anne ve babama baktım. Burada neler oluyordu? Kadının kahverengi gözlerine bakınca bir bataklığa doğru çekildiğimin hissiyatına kapıldım. Soğuk maskemi yerine getirerek "Acaba burada neler oluyor?" Diye sordum. Babam bana sevgiyle bakarak "Otursana." Dedi. Ona sorgulayan bir ifadeyle bakınca "Hadi." Dedi gergin dolu bir sesle. Meydan okurcasına yüzüne baktım ama çoktan bu savaşı pes etmiş birinin gözlerine bakınca, bu direnmenin anlamsız olduğunu fark ettim.
Gözlerimi sakince kapatıp açtım ve vücudumu dikleştirerek beni bekleyen kasırgaya hazırlandım. Ailemin ve bu garip çiftin karşılarına gelen tekli koltuğa oturdum ve beklemeye koyuldum. Gözlerim ise soğukça bu evimize fırtına gibi aniden gelen ailede takılı kalmıştı. "Dolunay," dedi seslendi babam. "Efendim?" Diye sordum hâlâ gözlerim bu misafirler de iken. "Sana bir şey söylememiz lazım." Dedi annem ciddi bir sesle.
Az önce ağlayan kadının sesinden eser bile yoktu. Bu huyuna hayran kalıyordum işte. Ne yaşarsa yaşasın toparlanabiliyordu. Hızlı ve etkili bir şekilde hem de. Yavaşça onlara doğru döndüm ve "Evet?" Dedim. Ama babam bir anda ağlamaya başlayınca olduğum yerde kala kaldım.
Babamın da benim gibi üzerine giydirdiği bir ifadesi vardı. Pek değişmeyen bu ifade bir an da yerle bir olunca; içimden derin bir ürperti geçti ve irkildim. Bu yıkıma şahit olmak bedenimde derin bir hasar bıraktı. Bir süre sonra yanına gittim ve yanına diz çökerek "Ne oluyor burada!" Diye sordum. Aklıma bir sürü soru çullansa da hiçbiri mantıklı gelmiyordu.
Yıllar, başını eğen bir ağaç gibi önüme eğilmişti ve bana anılarımı görmeme yol açmıştı ama hiçbir zaman babamın ağladığı bir an yoktu. Sadece gözleri dolardı ama onun dışında anılarımda bu ela gözlerden düşen tuzlu sular yoktu. Öfke benliğimi çok sakin de olsa aniden kopacağım bir fırtınayla beni esir almaya başlamıştı bile. Babamın ağzından bir hıçkırık havaya dökülünce benim de gözlerim doldu.
Bu ifade karşısında olduğum yerde kalakaldım ama tuzlu gözyaşlarım yanağımdan yere doğru aktı. Babam titreyen sağ elini saçlarıma koydu. Gözlerim bu anda kalırken, ruhuma derin bir oyuk açılmıştı. Yıllarca bu duyguyu yaşamak istemiştim ve şu anda bu oluyordu. Belki çok küçük bir an sarı elbisesiyle yere düşüp babasının yanına gelen o küçük kız olmuştum. Başımı iki yana sallarken "Ne oldu baba?" Dedim kırılganlığımı belli etmemek istercesine. Bunu dediğim de bana sarıldı. Annem de bana kolunu attı.
Ve ben, ilk defa gerçek bir ailenin kolların da asılı kaldım.
Bir süre öylece kaldık ama sonra ben yavaşça ayrıldım ve ikisinin gözlerinin içine baktım. "Seni hep çok sevdik bunu sakın unutma, Dolunay." Dedi babam ve başını koltuğa doğru yatırdı. Olduğum yerde bu manzarayı izlerken vücudum titremeye başladı. Ağzımı yavaşça açtım ama bir boğaz temizleme sesi duyunca kelimeler havaya dökülmeden intihar etti ve hızla arkamı döndüm. Onların burada olduklarını bile unutmuştum. Adamın gözlerinin içine baktım ve "Siz kimsiniz?" Dedim kısık sesle. İlk defa birileri beni böyle görüyordu. Bu durumda beni oldukça rahatsız ediyordu.
"Bunu açıklayabilirim." Dedi adam bilgece. Başımı öfkeyle salladım ve "Evet?" Derken ayağa kalktım. Vücudum bu sallantılı duygulara sahip olunca, hafif bir baş dönmesi gösterdi ama bunu umursamadan adama bakmaya devam ettim. Yanındaki kadın hızlıca bana bakarak "İyi misin kızım?" Diye narince sorunca ona kaşlarımı çatarak bakarken, başımı hızlıca salladım ve tekrar adama odaklandım.
Arkadaki aileme bakmaya cesaretim yoktu. Tekrar bu tanımadığım insanların yanın da ağlamak istemiyordum. "Dolunay, bu nasıl söylenir bilemiyorum ama senin çok güçlü bir kız olduğun belli." Dedi ve sonra sustu. Sanki uzun zamandır beni tanıyormuş gibi konuşması beni daha da rahatsız etmişti.
Sesindeki otoriterlik karşısında kaşlarım daha da derinden çatıldı. Adam bir süre aileme baktıktan sonra tekrar sertçe boğazını temizledi. Sanki söylemek istediği şeyler boğazına yapışıp kalmıştı. "Ben..." Dedi ama sonra yanlış bir şey yapmış gibi hızlıca kaşlarını çattı ve sustu. Benim de kaşlarım daha derinden çatıldı. Gözlerimi yavaşça kıstım ve adama daha dikkatli bakmaya başladım. Hiçbir duygu yoktu içimde hafif bir öfke dışında. Şu an bir at gibi uysaldım ama yanlış bir şey olduğun da beni seven elleri kıracağımı biliyordum.
"...Bu nasıl söylenir bilemiyorum ama..." Dedi ve yine sustu. Sanki çıkacak kelimeler bir türlü bu ela gözlü adamdan çıkamıyordu. Birden kaşlarımı daha da çattım ve bu durum canımı acıttı. Babam ile bir benzerliklerinin olduğunu duruşundan anlamıştım. Bakışlarından da. Sanki bir yerde karşılaşmışız gibi bir tanıdıklık ve ilk defa görmüş gibi bir yabancılık hissediyordum. Yüzüme tamamen rahatsız olmuşçasına bir ifadenin çöktüğünü biliyordum.
Sonra yine bana baktı ve o an da başka bir evrene yuvarlanmışımız gibi hissetim. "...Ben Menderes, yani..." Bir anda kalbim yerinden çıkacakmış gibi hissettim. Bu his bana garip bir heyecan kattı. "...Öz baban." Birisi sanki üzerime cam bir şey fırlatmış gibi irkildim. Kendime düzenlediğim evrenim durmuş gibiydi. Beynim de mermiler ise çoktan tükenmişti. Gözlerimi kırpıştırdım ve kafamı geriye doğru götürdüm. Bu çok eğlendirici bir şakaydı biliyordum. Bir yanım sinsice bu duruma neden kimsenin karşı çıkıp çıkmadığını sormadan edemiyordu. Kendimi yalın ayak bir şekilde çamurlu toprağa doğru gittiğimi hissettim. Üstümde beyaz bir gecelik vardı ve saçlarım rüzgârın etkisiyle her yana uçuyordu.
Beynimdeki bütün düşünceler denizin sonsuzluğuna gömülmüştü. Ardından kadın konuşmaya başladı: "Ben de Meral ..." O da gözyaşlarını sildi ve vücudunu dikleştirerek "...Öz annen." Deyince gülmeye başladım. O kadar çok gülüyorum ki hayatım da hiç böyle güldüğümü hatırlamıyordum. Yaşadığım liman yıkılmış gibiydi. Ya da başkası tarafından hiç acımadan yakılmışta olabilirdi. O liman yanıyordu ve su bile söndürmeye yetmiyordu.
Kendim, o uçurumun kenarına gelmek için koşar halde buldum. Biri sanki bileğimden tutup aşağıya doğru çekince, düştüm ve her yanım kahverengi renge büründü ama umursamadan koşmaya devam ettim. Ucunda ne varsa onu görmem lazımdı. Hissetmem lazımdı. Koşmaya devam ederken, kasvetli hava beni daha da çok engelliyordu. Sonunda oraya vardığımda ise denizin rengi gözlerimin ağına takıldı. Zaman aktı ve gözyaşlarım gözlerimden aktı. Saçlarım her yana uçtu ama az önce söylenen cümleler bozuk kaset gibi sürekli kafamda yankılandı.
Bir süre gülmem ağlamaya dönüştü ve hızlıca aileme dönerek "Şaka değil mi bu?" Sesimin titremesine rağmen, bir kahkaha daha ağzımdan kaçıcınca. "Hiç güleceğim yoktu. Bak iyi oldu bu." Dedim ve gözyaşlarımı silerek yeniden gülmeye başladım. Ama onlar çok ciddiydi, benim aksime.
Tekrar Ağlamaya başlayınca içimdeki savaşçılar öfkeyle ayağa kalktı ve gardını almadan vücudumun her yerine dağıldı. "Saçmalamayın. Böyle şaka mı olur?" İstemsizce bağırdım. Aileme doğru gittim ve "Konuşsanıza!" Diye bağırdım öfkeyle. "Konuşun da bu adamın yalan söylediğini idrak edeyim." Bağırıyordum çünkü öfkemi nasıl yok edeceğimi bilmiyordum. Şakası bile komik olan bir şeyi yaşadığıma inanmak garibime gidiyordu. Öfkeden ne yapacağımı bilmedim ve tekrar kahkaha atmaya başladım.
Sonra gözümden kocaman bir yaş damladı yere doğru döküldü ve o an kaderim cayır cayır yanmaya başladı. "Nasıl?" Diye sordum şu an sakinlikle. Sonra aileme baktım ve "Yalan değil mi bu?" Gözlerine bakıyordum. Onaylamaları için gözlerimle yalvarıyordum ama onlar konuşmadı. Bana acıyla bakmaya başladıklarında sadece kaderimin değil her şeyimin yandığını fark ettim. Gittikçe yok oluyormuşum gibi hissetmeye başlamıştım. O uçurumun kenarında kalakalmıştım.
Yalnız başıma.
Bu sefer yalnızdım ve adımlarım benden habersiz daha da uca gelmişti. Atlamayacağımı biliyordum. Zaman akarken, bu gözler bana bakarken bunu yapmayacağımı biliyordum. Ben de sadece izlemeye koyuldum. Sonunu bekleyen bir kitap gibi satırlarımın okunmasını beklemeye başladım. Şaşkınlıkla ağzımı açtım ve gözlerimi bu an da olduğumu ikna etmek istercesine birkaç kere açıp kapattım fakat sonra içimde beklettiğim fırtına kopmaya başladı.
"Hayır!" Öfkeyle bağırdım. "Bana bunu yapmadınız değil mi?" Dedim son kalan sesimle bağırarak. Sonra tekrar "Hayır!" Bu sefer çatallaşan sesim ile bağırdım. Kaderimin çizgisi yok olmuştu. Yıllarca ailem dediğim insanlar aslında yalandan ibaret olduğunu anlamak kadar daha acı ne olabilirdi ki?
Bu düşüncem ile öfkeden elime gelen ilk şeyi aldım ve bu aptal çifte fırlattım. "Defolun gidin bu evden!" Kendimi kontrol altına almak istiyordum ama bu çok zordu. Sesimin titremesi kalbime bir acı gömdü. Yanlarına gittim ama onlara dokunmak bile istemiyordum. O an da yüzlerin de oluşan şaşkınlıktan tiksindiğimi belli edercesine bir şeyler aradım. Sonra bir tane cam bir antika tabak buldum ve bu sefer duvara doğru fırlattım. Vazo binlerce parçaya ayrılırken, titrememe engel olamıyordum.
"Yalancılar!" Olabildiğince fazlaca bağırdım. Ardından annem "Dolunay!" Diye haykırınca ona doğru döndüm. Zaman sanki ikimizin arasında kilitli kalmıştı. Annem beni ilk defa görüyordu. Dudaklarım titremeye başlayınca, sağlam adımlarla yanına doğru gittim ve tam önün de dikilerek "Sen benim ne olursa olsun; annemdin." Bir an annem ile ikimiz kaldık. Gözlerimiz buluştuğunda bana acımasını değil de şefkatle bakmasını bekledim. Zaman beni kendi cinayetimi işlemek için bile kendine çekse, ben yine annemi seçerdim. Annem beni seçmemişti. Ben de kanlı ellerimle kalakalmıştım.
Yıllarca bir masalın içinde büyümüştüm ve şimdi büyüme vaktiydi. Gerçekler yüzüme bir tokat gibi çarpınca, dudaklarım titremeye başladı. Bu cümle kalbime bir ömür boyu hatırlayacağım bir acı bırakmıştı. Altına da annem benim kanımla imza atmıştı.
Hiçbir şey belli olmasa bile, annemle bizim ilişkimiz hep belliydi zaten. Ben onun yanın da görünmez bir yaratık olurdum, bazen görünmek isterdim ama o beni görmezdi. O yüzden, bir süre sonra ben de umursamamaya başlamıştım ama bu durum karşında gerçekten de kelimeler ne diyeceğini bilemiyormuş gibi öylece bana bakıyordu. "Ben senden hiçbir zaman nefret etmedim, edemedim ama sen ne yaptın? Yıllarca bana yalan söyledin." Sonra babama doğru döndüm ve o an da çocukluğumu bile artık kurtarmadığımı fark ettim. "Söylediniz." Öfkeme bulaşan acıyı görmezden gelirken, gözümden yaş akmıştı. "Allah sizin belanızı versin!"
Önüme gelen saçlarımı aldım ve nefes almak için boğazımı tuttum. Bir acı bir acıya binerdi ama altında ben kalmak acımı daha da çok öfkeye dönüştürüyordu. Ne diyeceğimi ne hissedeceğimi bilemez olmuştum. Gözlerim bunları görmek, kulaklarım olanları duymak istemiyordu. Uçurumun kenarına doğru bu sefer emin adımlar attım ama yine yapamadım. Gözlerimden yaşları sildim ve omuzlarımı dikleştirdim.
Sonra bu aptal aileye doğru döndüm "Bunlar doğru mu?" Gözlerine bakarak, aptalca bir soru sordum. Kadın bana baktı ve "Dolunay..." Dedi ama "Konuşsanıza!" Diye bağırdım. Ardından derin bir sessizlik oldu. Öyle ki bu sessizliği sadece benim hızlı nefes alışverişim bozuyordu. Zaman kavramı sanki erimiş, ayaklarımın altında ezilmiş gibiydi.
Bunların olmasına dayanamazdım. Bunu yapamazdım. Öfkeyle tırnaklarımı avucumun içine bastırdım. Ağlamamak için kendimi durdurmaya çalışıyordum ama bunu bir türlü becermedim. Bu sessizliğin gittikçe beni uçurumun ucuna sürüklediğini fark ettim. Tek bir adım kalmıştı. Ölümle yaşamım arasında tek bir adım. Sonunda konuşan Meral Hanım oldu ve bu cevap beni uçurumdan aşağı süzülmeme yetti. Kaderim bu an da pili bitmiş bir bebek gibi son buldu. Artık yaşamıyordum: "Doğru."
Hızlıca onlara baktım ve yüzlerine tükürdüm. "Allah sizin de belanızı versin!" Diye bağırdım ve elime gelen sandalyeyi ikisine doğru fırlattım. Son anda kendilerini koruduklarını gördüm ama ben çoktan o odadan çıkmıştım. Arkamı döndüğüm an ağlamam şaha kalktı. Bana bunu nasıl yaparlardı? Uzun koridordan ilerken, canım daha da yanıyordu. Odama doğru gittim ve kapıyı hızlıca arkamdan kilitledim. Kendimi kontrol altına almaya çalışıyordum ama bedenim saldırgan bir aslan gibiydi. Kontrol artık ben de değildi. Bu yüzden önüme ilk gelen çalışma masamdaki her şeyi yere doğru attım.
Ardından giysi dolabımdaki bütün kıyafetleri yırtarcasına yerinden attım. Komodinin üzerindekileri, kitaplığımdaki bütün kitapları yatağımdaki yorganı... Olduğum yerde biraz kaldım. Yıllarca büyüdüğüm o odanın ortasında kalakaldım. Ben bu odada büyürken arkamdan neler döndüğünü anlamamak beni kahrediyordu.
Ellerimi belime sardım ve yatağın köşesine doğru çöktüm. Delirmiş gibi sallanırken "Bana bunu yapamazsınız!" Mırıldanıyordum. Sonra bakışlarım beyaz ahşap çerçevenin kırılmış camında takılı kaldı ve gözyaşlarım yine akmaya başladı. Bu bizim geçen sene ailecek gittiğimiz Erciyes dağında, anı olarak çektirdiğimiz fotoğraftı. Hepimiz gülüyorduk. Kar taneleri üzerimize lapa lapa yağıyordu.
Birden sanki odanın içine yine iri kar taneleri yağmaya başladı ve ben o güne doğru gittim. Annem ve babam birbirlerine sarılmıştı ve ben de son anda onların arasına girerek, fotoğrafı çektirmiştik. Gözlerim, onlarda takılı kaldı. Bu kadar samimi olmayı nasıl becermişlerdi? Daha da önemlisi bana her baktıkların da ne hissetmişlerdi? Nasıl beni sevmiş gibi yapmışlardı. Bir titrememe kendini gösterip gitti. En azından her gün yapma zahmetine girmemişlerdi. Sanki yaşayan ben değilmişim gibi geliyordu. Ben mi çok tepki veriyordum? Bu soruyu kendime yöneltmek bile ruhumun kan ağlamasına sebebiyet vermişti.
Gözyaşlarım aynı anda anne ve babamın gülüşlerine damladılar. Sanki bu damlayan gözyaşları değil, bedenimden ayrılan kanımdı. Beni bunca zaman nasıl kandırmışlardı? Bunları yaparken vicdanlarını nasıl susturmuşlardı? Hâlâ içimde bir yerler de aslında bu gelen çiftin bana yalan söyledikleri geçiyordu ama sonra anne ve babamın odadaki bakışları gelince o son umut kırıntıları da içim de söndü. Bakışlarım fotoğraftaki gülümsememe kaydı. Yorgundum ama yine de gülümseyebiliyordum. Yine de yoluma devam edebiliyordum. Peki ya şimdi ne olacaktı? Bir daha asla böyle gülemeyecektim. Bir daha asla bu kadar mutlu olamayacaktım. Onlar benden son gülümsemeleri de çalmıştı.
Onlar benden beni çalmıştı. Geriye de sadece kanlar akan romanlar kalmıştı.
Kafamı gerginlikle sağa doğru çevirince kendimle yüzleştim. Binlerce ben varmışım gibiydi. Her bir aynanın için de bir tane gizliymiş ve beni sonsuzluğa itiyormuş gibi hissediyordum. Titreyen bedenimi yukarı kaldırdım, kaldırırken çerçeveyi de kendimle sürüklemiştim. İlk başta dikkat çeken şey; gözlerimdi. Koyu kahverengi gözlerimin ağına öfke takılmıştı.
Gözlerimin, beyazlıları bir bedenin kanaması gibi kıpkırmızı olmuştu ve bir balon gibi şişmişlerdi. Yüzüm, bir duvar gibi bembeyaz olmuştu. Dudaklarım ise rengini kaybetmiş, yok olmaya yüz tutan bir antika bir parça gibi öylece duruyordu. İnce ve uzun bedenim ise fırtınaya yakalanan küçük bir sandal gibi sallanıyordu. Gözlerimdeki ifadelere odaklandım. Aynaya doğru iyice yaklaştım. Arada nefesim kesilirken, iç çekişlerim beden izinsiz havaya feryat ediyordu.
Gözümdeki öfke karışımı çaresizlik karşısın da kaşlarım derinden çatıldı. Normal de sadece bu ifadeyi kendim görürdüm ama içerdiklerin de bu duruma şahit olması beni mahvediyordu. Hiç beklemediğim an da çocukluğumdaki anılar bu odanın için de gebe kaldı ve kanlar içinde doğdu. Güldüğüm, ağladığım, kızdığım, çaresizliğim... Hepsi şimdi bu odadaydı ve gözüme doğru aktarılıyordu.
Her halim arkamda duran bir Azrail gibi canlanıyordu. Her anım bana acıyla bazen de mutlulukla arkamda doğuyor sonra da ölüyordu. Şimdiki zaman geldiğimde ise sadece elinde kan içinde duran ben vardı. Bana acıyla bakan bana karşın öfkem her yana fışkırdı. Başımı iki yana salladım ve anıların yok olmasına izin verdim.
Öfkeyle başımı iki yana sallarken, kendimi bir iki afım geriye götürdüm ve elimdeki çerçeveyi aynaya doğru fırlattım. Bu hareketi yapmak öfkemi biraz da olsa dindirmişti. Tıpkı şimdi bedenimde taşıdığım bu duygular gibi paramparça olan aynaya baktım. Cam kırıkları ayağımın dibine kadar gelmişti. Kafamı yere eğdiğimde kırık ayna parçalarından kendi siluetimi gördüm.
Gördüğüm an içine düştüğüm çukurun yeni farkına varmışım gibi başını iki yana sallayarak "Ben bu hak etmedim!" Diye bağırdım. Acı gerçek benim gibi diz çöktü: "Ben bunu hak edecek ne yaptım?" Ben nasıl bir hata yaptım? Gözlerimi kapattım ve soğuk ayna parçalarının üzerine doğru yattım. Sanki kulağım ben cam kırıklarına yattığım an dış dünyaya açılmıştı. "Dolunay, ses ver!" Ağlayan biri tarafından ses duydum ama sesin kime ait olduğunu anlayamıyordum. Binlerce ses vardı ama ben bir tek kendimi duyuyordum.
Yaşadığım bu ihaneti nasıl unutacaktım? En önemli soru karşım da duran kapıda belirdi: "Bundan sonra ne yapacaktım?" Derin derin nefesler alırken gözyaşlarım sakince akmaya devam etti. "Kızım, cevap ver!" işte bu sesi tanımıştım. Baba. "Bana 'kızım' deme!" Ses verdim biraz bağırarak. Hâlâ sesim nasıl bu denli öfkeli ve sert çıkıyordu bilmiyordum.
Elimi serbestçe bıraktım ve öylece uzanmaya devam ederken, elime uzun ve keskin bir cam kesiği geldi. Avucuma doğru baktım. Kim bilir kaç gece bu avucumun içine bir el girsin istemiştim. Sağ elimle kavradığım keskin camı derimi hafifçe bastırdım. Orada aniden bir şey alev almış gibi yanma hissi oluştu ama bu şu anki durumumdan daha iyiydi. Amacım kendime zarar vermek değildi, zaten hafif bir şekilde bastırmıştım.
Sağ elimi karnıma doğru götürdüm ve sessizce kaderimin yankısına ağlamaya başladım. Yine dış sesler yok olmuştu sadece ben ve sağ elimdeki yanma hissi kaldı. Gözlerim bir gelip bir gitmeye başlamışken yavaşça elimi kaldırdım ve koyu renkteki akışkan sıvının koluma doğru akmasını seyrettim. Vücudumun bu denli hafiflemesi olağan bir şey miydi bilemiyordum. Elimden o camı atmak istiyordum ama kaslarım buna izin vermiyordu. O camların üstünde yatarken bile, ölüm beni izlemiyordu.
Sonra, elimi hissetmemeye başladım. Kanımın akışının yavaşladığına kanı getirdim. Artık gökyüzündeydim. Sonsuz evren beni kendi kucağına almıştı. Bakışlarım bulanıklaşırken, düşüncelerimin akışı bir an da durdu. Bilincim kara sulara bulanıp geri çıkartılıyordu âdeta.
O karlı dağın tepesine çıktım ve kendimi ailemin arasında buldum. Gülüyordum ve onlar benimleydi. Dudaklarıma bir gülümsenin çöktüğünü hissettim. Kafamı iyice kapıya doğru çevirdim. Gözyaşım gözümün pınarından yere doğru acelece yol aldı.
Ben de Öldüm.
Bilincim hâlâ benimleydi ve bu ihaneti nasıl kaldıracağımızı bana sorgulatıyordu.
Ama cevap, ben de yoktu. Böyle bir ihaneti nasıl kaldıracağımı bilmiyordum. Yıllarca, yabancı insanların içinde büyümek gibiydi. Beynimin içinde bir dürü ses vardı ama dağın tepesine çıkan tek bir ses olmuştu: "Neden?" Bu kelime kadar dipsiz kuyu var mıydı? Kapımın hızlıca açıldığını, kırılan menteşenin rahatsız edici tınısından anlamıştım. Gözümden bir yaş daha aktı.
Zaman, benden daha ne alacaktı?
Sonra, gökyüzü beni kucağından atınca, yere düşmeye başladım. Düştüm, düştüm ve en sonun da derin bir ormanın içindeki çalılıklara girdim ve o ağaçlar benim üzerimi bir yorgan misali hızlıca örttü. Ardından kar yağamaya başladı ama üşümüyordum. Sadece bana yapılan ihaneti düşünüyordum.
Yerde, cenin pozisyonu aldım ve telaşlı bağırışlar duydum ama ne olduğunu kestiremeyecek kadar kendimi onlardan ayırmıştım. Şu an olduğum yer, hayal bile olsa huzurluydu ve benim bunu bozmaya pek niyetim yoktu. Derin bir nefes alıp verdim ve sadece hayalimle yaşamaya karar verdim. Karlar yağmaya devam etti, gözlerimden de yaş. Zaman da benden kaçıp gitti ama bana yapılan ihanet hayalimde bile gerçekliğini kaybetmedi.
Ben, Dolunay.
İsminin anlamını bir türlü taşımayan o kız. O kız, bir daha kimseye kendini göstermeyecekti... İçindeki fırtına onu ezip geçecekti...

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming