Her insanın; kadın veya erkek, hayalinde beğendiği bir çift meme figürü vardır. Benim kişisel tercihim, doğduğum saatten itibaren küçük memeler olmuştur. Annemi emmeyip, teyzemi emişim de bunun kanıtı olarak, ileri sürülebilecek delil olduğunu söyleyebilirim. Hedonist yapım, bokumdan belli olacak kadar kör gözüne parmak olmuş açıkcası... Özellikle, üzerine dikkat çekmek istediğim ana tema; özgüven… Ülkemizde nüdist (çıplaklar) kamp olsaydı belki, özgüven konusunda kat edeceğimiz yol, hayal edilemeyecek kadar çok ve daha sağlıklı bir düşünce yapısının kapılarını aralayabileceğini iddia edebilirdik… En azından, dünyadaki birçok örnek, hayal ettiğimiz bu düşünceyi destekler nitelikte!
Meme konusunda fetişit bir insan değilim. Her memenin kendi güzelliği ve çekiciliği olduğunu her zaman itiraf etmiş biri olarak, kişisel tercihlerimin, ön yargı niteliğinde olmadığının altını rahatlıkla çizebilirim. Kadınların, en önemli cinsel objelerinden biri olan meme, bir kadını tanımak ve onun hakkında fikir sahibi olmak için önemli bir anekdot.
Ben ve benim gibi küçük meme seven bir çok erkeğin dışında, kadınların küçük meme konusunda, yine bir çok erkekte küçük penis saplantısı olduğu gibi, küçük memeden hoşlanmadıklarını Plastik ve Estetik Cerrahi Uzmanı Op. Dr.Defne Erkara' nın web sitesinde (1) okuduğumda, konunun epey teferruatlı olduğunun farkındalığını yaşadım.
Erkara; Bunca yıllık meslek hayatımda pek çok küçük memeli kadınla konuştum. Şikayetler bir yerden sonra birkaç maddede toplanıyor:
1. eşimin yanında soyunamıyorum
2. aynaya bakınca kendimi güzel hissetmiyorum
3. giydiğim yakışmıyor
4. uygun mayo, bikini bulamıyorum
5. dolgulu sütyenlerden bıktım
6. özgüvenim azaldı
7. kendimi kadın gibi hissetmiyorum
Bu şikayetlerden bir veya bir kaçını geçmişte bana asistanlık yapmış bir bayan arkadaşımdan bizzat duymuşluğum var. Memelerinin çok küçük olması nedeniyle rahatsızlık duyduğundan, dolgulu sütyen kullandığını söylemişti. Ben de, memelerinin harika, yani küçük olmasının güzelliğinden bahsederek, Türkiye' de çıplaklar kampı olsa, mutlaka oraya gidip, gururla sergileyebileceğinin altını çizerek söylemiştim. Bu sözlerime şaşırmaması imkansızdı ve öyle de oldu! Gerçekten mi dediğinde, yüzümdeki ciddiyet, sözleriminin arkasında olduğumu destekliyordu. Kendisinden sütyenini çıkarmasını rica edip, ki beni kırmadı, dakikalarca o iki güzelliğe baktığımı dün gibi hatırlıyorum.
Zevkler ve renkleri tartışmak için bir başlık üretmedim. Herkesin zevki, beğenisi kendine has özellikler taşır. Fakat, küçük memeli kadınların bundan rahatsızlık duymak yerine, taşıdıkları bu güzellik madalyasını, utanmadan ve çekinmeden taşımaları gerektiğini; hatta her şeyin, küçüğünün daha güzel olduğunu hatırlatmak istiyorum. Örneğin ben, aletimi elime alıp ölçerek; sonra porno filmlerdeki aletlerin ölçüleri ile kıyaslama yapmak aklıma gelmez. Elimdekinin değeri, benim özgüvenimle ilgili çünkü…
Erkara’ nın da özetlediği şikayetlerin en dikkat çekeni özgüven! Sayılan şikayetlerin de ana unsuru bence. Tekrar dikkatli okuduğumuzda, özgüven sorunu ortadan kalktığında, diğer altı maddenin hiçbir hükmü kalmıyor…
Natüralist yaşam felsefesinin ya da nüdist yaşam felsefesinin kişiler üzerindeki olumlu etkilerinden bir tanesi de özgüven duygusunun yeniden hayata geçirilmesidir. Natüralist yaşam felsefesine dair yazılarımda, özgüven konusuna birçok defa değinmiş, felsefenin amaçlarından bir tanesinin bu olduğunun altını çizmiştim. Şişman, zayıf, büyük veya küçük meme, penis boyutu, selülit gibi özelliklerimizle karşı kıyaslama yaparak, bedenimize küsmek yerine; kendimize özgü unsurlar ile bedenimizle barışmamız gerekiyor. Bedenimizle her ne kadar barışık bir hayat sürebiliyorsak, özgüvenimiz de o oranda artarak yaşamdan keyif almamıza ve mutlu olmamıza neden olacaktır.
Emperyalizmde insanların mutluluğu metaya bağlandığı için, özgüven, kapitalizmin baş düşmanı haline gelmiştir. Barışık olabileceği tek nokta, sizin özgüven kazanmanız için, size önerdiği metadır.
90-60-90 ideal meme (!), nasıl ve neye göre hesaplandığı belirsiz olarak kadınlara sunulur. Şuh ve şehvet kokan kadınlar, filmlerde hep iri memelidir… Tahta göğüslü, şuh ve şehvet kokan bir kadın filmlerde göremezsiniz! Gören varsa, bana bu filmin link veya adını yollamasını isterim.
Küçük meme, cana can katan ve benim hayatımın güzelleşmesine katkı sağlayan en büyük güzellik. Şiirin dörtlüğü gibi; derin anlamlar içeren ve defalarca okunduğunda düşünceleri zenginleştiren bu küçük memeler, kendisine karşı yöneltilmiş tüm emperyalist baskılara bir duruştur aynı zamanda. Ve bir kadının güzelliği, çekiciliği, seksiliği, şehveti; kendisinde duyduğu o özgüvende yattığına inanan biri olarak, her kadının varlığının kendine has olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality
Anya is LIVE right now
FREE
Free to watch • No registration required • HD streaming
Ölmüş dostlarıma mektuplar/ duvarların arası soğuk
(Olay 21 Haziran 2001 tarihi dolaylarında meydana gelmiştir)
Zengin bir anlatım biçimiyle tarif edemesek de dört duvarın yalnızlık içinde ne kadar soğuk olduğunu basit bir anlatım biçimiyle tarif edebiliriz. Sessizlik ve kendinizle baş başa kaldığınız günlerdir o dört duvarın arası
Hakan! Erol’ u anlayabiliyorum da senin ona uymanı bir türlü anlayabilmiş değilim. Ha, evet! Sarhoşluk muhabbeti ve arkadaşlık mefhumu değil mi yapılanların nedeni? Bana kalırsa esasen, üçümüzün de tahta eksikliği… Balatalarını yakmış üç insandan ne beklenebilir ki?
O gün, siz ağır cezada yargılanırken ben de başka bir nedenle, muhaliflik suçu nedeniyle (2001 yılı) ceza almış, şahitliğimin sonrası Bandırma F Tipi kapalı cezaevine atta olmuştum. Soğuk duvarların arasında, sıcak insanlar ile tanışmış, hayata başka bir yönden bakmanın lezzetini de tatmıştım. Çek- senet, otobüsçüler (1) ve mezarcılar (2) oradaydı. Duyduklarım, her zaman duyulacak cinsten değil, doğruluğu da ispatlanacak niteliğe sahip değildi. Su üstüne yazılmış yazı gibiydiler…
Orada olmamız, hiçbir zaman suçlu olduğumuz anlamına gelmediğini de o gün öğrendim. Örneğin; benim soğuk duvarların arasına girmem, bana isnat edilen suç; gerçek ile hiç alakası olmayan, benim dahi okuduğumda çok şaşırıp, vay canına diyerek, göğsümü kabartan iddianameydi. İşin aslı ise, dernek evraklarını eksik vermemdi. Arkadaşımın bana vermediği nüfus kâğıdı fotokopisi nedeniyle, “İçinde bulunduğu mevkii, kendi nam ve çıkarları için kullanmak” gibi bir suç isnat edilmesi de bayram değil, seyran değil, eniştem beni neden öptü gibiydi.
Hapis yattıktan sonra dahi, bu dava 10 yıl sürdü. Ankara’ da beni evimden alıp, bir gece nezarethanede yatırdıktan sonra mahkemeye çıkarttılar. Ellerimde kelepçelerle adliyeye gelişimi hiç unutamıyorum. Bu kadar caf caflı seremonin nedeni; dosya hakimine, odasında ifade vermek ve sorulan soruları cevaplamaktı. Dışarıdan gören bir başkası beni terörist zannetmesi bile olasıydı ve adalet arayanlar o günleri, 2001’ li yılların Türkiyesini nasıl unuttu anlamış değilim. Balık hafızası bu olmalı!
Geçmişte kalsa da bizzat bu olayı yaşamış bir insanın unutamayacağı gerçeklikleri içinde barındırıyor. Dışarıdan, insanların sizi farklı ön yargılar ile değerlendirip hakkınızda hüküm vermesi de en acı olan taraf.
Evet Hakancığım; sizin de yaşadıklarınız, buna benzer ama kendi gerçekliğinde, kendi haklılığını taşıyan olaylardı.
Değişmeyen tek şeyin, zihniyet olduğunu, başımıza gelen olaylar ile fazlası ile anladım. Sizin vefatınızdan sonra, ülkede o kadar çok şey değişti ki… Köprünün altından akan sular, geçmişi bugüne nazaran özletirken, gelecek konusundaki düşüncelerimizde umutlarımızın yitmesine neden oldu. Şu anki insanları bilemem. Ama şahsım adına, evrimleşen bir nihilist düşünceye sahip olduğumu savunabilirim. Tam da 21’ inci yüz yıla yakışan ve olması geren bir anlayışla… Mevcut ritüel ve eleştirilerin tersine, 22’ inci yüz yıla taşıyacak bir nihilist yorumlama ve anlayışla.
Baktığımızda, zengin düşüncenin hala “Sefiller” romanı karakterleri çerçevesinde hayata gülücükler atması, kronik bilgi ve metaforik bilgi eksikliğinden kaynaklandığını da görebilmek mümkün. Yazıların sosyal medya, geçer medya ve platformlardan çok, suya yazıldığı günlerin yakamozlarını seviyorum. Çünkü kulağımız işitip, gözümüz görüyor; kaba deyimle, et ete değmeden zevk olmaz kuralını biliyorduk, şimdiki virtüel seksin tersine…
Erken doğan, zenginlik günleri hatırasında; yalnız, soğuk duvarlar arasında şiirler okuyup, kibir gülücükleri atmasını sabırsızlıkla bekliyorum.
(1) Otobüs: Argoda, kadın sermaye ve pezevenk anlamı taşıyor…
(2) Mezarcı: Halk dilinde; arkeolog ve kaçak kazı yapan kişiler için kullanılıyor…
Ölmüş dostlarıma mektuplar/ yaklaşan noel ve yılbaşı
Bu noel ve yılbaşı da sizlersiz geçecek. Her biriniz için ayrı yıllar geçti siz olmadan. Tadı buruk, lezzetsiz bir içki içer gibi… Bu yıl, geçmişe göre daha bir sıkıntılı ve dünyanın yaşadığı büyük bir salgın altında olacak. Kısıtlamaların ve yasakların gölgesinde yeni yıla gireceğiz!
Kişi yeni yıla nasıl giriyorsa, bütün bir yılı öyle geçeceğine inanılıyor… Belki şehir efsanesi, belki de bir batıl inanç. Zaten böyle olmasını da isteriz: Şehir efsanesi ve bir batıl inanç.
Bir de kırmızı don ritüeli var ki evlere şenlik. Tam gece yarısı kırmızı don giyip, çıkarmak o yıl zengin olunacağına dair inanç taşımamıza neden olur! Lakin zenginleşenler, o kırmızı donu satanlar sakın olmasın?
Geleceğe dair umutlar taşıdığımız için, kendimizi kandırmak adına batıl inanç, şehir efsaneleri uydurarak ve sonra buna biz de inanır hale gelerek, hayatımıza renk dokunuşları yapmıyor muyuz? Bu janjanlı kılıflar olmasa, hayatımızın pek renkli tarafları olmayacak.
Atalarımızdan bu yana, bizlerden torunlarımıza ve onların torunlarına hep devinim halinde olacak aynı senaryoları sürekli oynayarak, kâh ilkel toplumla, kâh uzay çağı toplumuyla garip bir sürecin parçası olmaya devam edeceğiz.
Sizler yaşarken de bunları yaşadık. Ama sizler, hayatımın içinde ve her birinizin kendi renkleriyle hayatıma dokunuşlarınızla. Ne çok şey konuştuk ne çok umutlar besledik noel ve yılbaşı gecelerinin ertesi günlerinde. Sonuçta, gelecek de bir gün geldi ama o umutlarımızın ve projelerimizin bir şekilde gerçekleşme olasılığı olmadı. Ya hayatın akışı ya da araya giren ölümler en büyük engel oldu.
2021 için fazla heyecan duyulacak bir yıl olmadığı, dinlediğimiz haberlerden kendini belli ediyor. Covit 19 virüsünün mutasyona uğradığı ve gücünün 10 kat arttığına dair söylemler, nasıl 2021 için umut dolalım, heyecan duyalım sorusunu akıllara getiriyor. Olasılık olarak ölüm riskimizin yüksek olduğu ülkemizde, her şeyi Allah’ tan bekler duruma geldik. Kadercilik ve tevekkül, neredeyse tavsiye edilir korunma yöntemi olarak bizlere yakında sunulacağı aşikâr. Aşı, tam kapanma gibi unsurlar havalarda uçuşsa da yetkili mercilerin kulakları İsmet Paşa’ nın kulaklarını hatırlatır nitelikte. Sonuçta, imanın şartında; “Hayır ve şer’ in Allah’ tan geldiğine ve geleceğine inanmak” olduğuna göre; eğer kaderimizde ölüm varsa ve vakit, saat da dolduysa; Allah’ ın takdiri der, geçeriz mantığı ne yazık ki bizim gibi 3. Dünya ülkelerinin de bir kaderi…
Görünen o ki; yeni yıla Covit- 19 ile gireceğimizden, şehir efsanesi veya batıl inanç’ ta olduğu gibi 2021 yılımızın bu illet ile geçeceğini düşünmek olası. Ama bu sefer kırmızı donlarımızı Covit-19 gitsin, kış Covit-19 kış, demek için giyip çıkartacağımıza da eminim.
Bu bağlamda dostlarım, moraller eksi derecede. Yukarı tükürsen bıyık, aşağıya tükürsen sakal diyecek ne halimiz ne de o tükürüğü savuracak heyecanımız kaldı. Memleket, bir kesim için has bahçenin gülleri ile bezenmişken, bir kesim için de askıda hayat ile devam ediyor. Gel de eski günleri arama, gelen gideni aratıyor deme! Ama ne yazık ki bu söylemler, tam da yerine oturuyor. Derler ya, cahilden korkma ama okumuş cahilden kork durumları, aynen öyle cinsinden.
Şu an önümüzde iki yol var. Ya ölüp kurtulacağız ya da bir şekilde başka ülkeye gidip, sıfırdan bir hayata başlayacağız. Ama Covit- 19’ un kapısı vize istemeden herkese açık olduğu için, ne yapalım? Kaderimizde ölüm de var diyelim…
Bazen çevremde eksilen insanlara baktığımda, yaşımın genç olmasına rağmen, hayatın hiçliği üzerine daha fazla düşünmem gerektiğini anlıyorum. Dost ve yakın çevre kategorisine giren birçok insan, eylül yaprakları gibi toprağa düşüyor…
Otuzlu yaşlarımdayken, teyzemin rahmetli kocası, eniştem bir gün bana şu soruyu sordu: “Murat, 30 yaşındasın ve hayattan ne anladın?” Cevabım öyle ilginç veya derin felsefe içeren şeklinde olmadı. Tabi ki hiçbir şey anlamadığımı söyledim. Ve yeniden ekledi, ben 60 yaşındayım, ben de bir şey anlamadım. Bir o kadar daha yıl yaşasak yine bir şey anlamayacağız dedi.
Gerçekten haklıydı! Şu an geldiğim yaş itibariyle hala hayattan bir şey anlamış değilim. Ve hangi yaşa gelirsem geleyim, yine de bir şey anlamayacağım kesin.
Acaba arızalı olan ben miyim, diye düşünmüyor değilim ama eniştemin sözlerine baktığımda, benim ve onun gibi düşünen insanların varlığının da olacağıydı…
Ölmüş yakın dostlarıma baktığımda, yaşadığımız günleri anımsadığımda, hayatın avuçlarımızdan su gibi akıp gittiğini görebiliyorum. Gün ve gün de hayatımızdan, sevdiklerimiz ve yakın dostlarımız eksiliyor. Su gibi akıp gidiyorlar. Sonra geriye dönüp baktığımızda, bu acayip durum nedeniyle hayattan bir şey anlamadığımızı görebiliyoruz.
Çalışmak için yaşadığımız bu dünyada; bazen seküler, bazen kadim kitap bilgileri ile kendimize ruhsal gıdalar alıp, bir huzur bulsak da aklımızdaki ortak sorular eksilmiyor. Bu sorulara hiçbir zaman cevap bulamadığımız gibi, bu sorulara cevap bulduğunu yazanlara da tam anlamıyla güvenemiyoruz. Güvensek de bir şüphe kırıntısı ile…
Daha ne kadar yaşarım bilmiyorum ama kalan hayatımda da yaşadığım günlerden pek bir şey anlamayarak, toprağın altına gireceğim kesin.
Bu bağlamda, özürlü kardeşlerimiz aklıma gelmiyor değil! Ya onlar için? Hayat daha çekilmez ve çile dolu değil mi? Hayattan anlayabildikleri, sadece hayata tutunmaktan öte mücadele değil mi?
Kendimizi bir şekilde kandırıp, umut sosuyla bu hayatı yaşanabilir kılmaya çalışıyoruz. Ya siz ölmüş dostlarım. Aramızdaki o ortak hedefler, düşünceler ve gelecek planlarımızın umudu vardı, değil mi? Onlar da sizin ile birlikte toprağın altına girdi. Ölümün o soğuk yüzü gibi… Hayatımın diğer yanına giren kocaman bir karanlık, umutlarımın üzerinde hep kendini hissettirerek. Her umut ve heyecanda, ankisiyetem kendini hatırlatarak.
Belki de bu bir şans! İronik olarak hayata yeni bir bakış açısı yakalamama neden oldu. Eniştemin o sorusunda olduğu gibi, geçen zamana geriye doğru bakıp, hayatta anlayabildiğim tek şeyin bir gün gelip, elimi tutup götürecek olan ölüm. Yanımızdan hiç ayrılmayan ve bize her gün yaşadıklarımızla kendini hatırlatan ölüm, yaşamın bir sonucu. Bir dostumun dediği gibi; anne karnına düştüğümüz günden itibaren çürümeye başlıyoruz. Çevremizdeki yaşlı insanlara bakın. Kokularının nasıl değiştiğini, bedenlerinin bir sebze- meyve gibi çürümeye başladığını göreceksiniz.
Tekrar eniştemin sorusuna dönersem, şu an o soruyu bana sormuş olsa, 30 yıllık bir çürümüşlüğüm var derdim. Ve hala da çürümeye devam ediyorum, herkes gibi…
Ölen sevgili dostlarım, sizler fazla çürümeden ama başka nedenlerle bu hiçlikten göçtünüz. Bu, çürümenin yanında, hayatta başka ölümleri, nedenleri hatırlatıyor insana. Bizim bugünlerde yaşadığımız virüs salgını gibi örneğin. En azından sizler, bizim gibi paranoyak olmadan öldünüz!
Covit 19 bir yandan, genel siyasi hava bir yandan hayatımızı çekilmez kılmaya başladı. Sanki iki ucu keskin bir bıçağın üzerinde, bıçak sırtında yaşıyor havasındayız
Kişisel hak ve özgürlüklerimizin, sağlık nedeniyle kısıtlanmasına elbette ki toplum sağlığı açısından memnuniyet duyarak kabulleniyoruz. Bireysel sağlığımız, toplumsal sağlığın bir sonucu olarak hayatımızda önemli bir klik.
Bu noktaya kadar, halk sağlığı açısından katlandığımız kişisel hak ve özgürlüklerimizin kısıtlanması veya ihlal edilmesi kabullendiğimiz durum iken, bunu görev bilip, yeni vazifeler çıkartmaya başlanıldığında, işin rengi ve hüsniyet bir anda değişivermektedir.
Bu bağlamda, siyasi bir görüşün dayatması veya dünya görüşüne göre hayatı yeniden şekillendirme çabaları mı, gibi bir soru ister istemez akla geliverse de yine de iyi niyet kuralları içerisinde düşünüp, büyüklerimiz her şeyin en iyisini bilirler demekle yetiniyoruz…
Her şeye rağmen, bıçak sırtında olduğumuz su götürmez bir gerçek. Korku ve endişe içinde virüsten kaçarken, acaba yarın ne yasaklamalar hayatımıza girecek beklentisi içerisindeyiz. Biliyoruz ki büyüklerimiz, bizim adımıza her şeyin daha iyisini bilir. Belki yarın, sokakta osurmak da yasak olabilir! İç gazların, havada asılı duran virüs partiküllerini tetikleyerek hareket ettirmesi ve bunun sonucunda yayılmasına neden olabilir. Sigara dumanı gibi, osurmak da toplum sağlığına hasar verici nitelikte olabilir.
Veya orgazm. Sevişme sırasında yüksek ses desibeline ulaşan iniltiler, bu ses dalgalarının yayılması sonucu yine virüsleri harekete geçirebilir, sigara dumanı gibi topluma sağlığına zarar verebilir.
Mesele, işin bilimsel ciddiyeti ile alakalı. Sigara, alkol gibi nesnelerin virüs ile mücadelesizlikte, etkin bir mücadele yapılamamasının öznesi haline getirmek, aklı çalışan bir kimsenin inanmayacağı bir gerçektir.
Almanya’ da da alkol yasaklanmış, ama sokakta toplu olarak, kamusal alanda içilmemesi yönünde! Markette veya büyük alışveriş marketlerinde satılan alkol’ ün virüs ile mücadelede etkin olamayacağı anlayışına dayanılarak…
Benim prezervatif almam, bütün ülkede nasıl doğum kontrol ve cinsel hastalık bulaşma riskini ortadan kaldırmıyorsa, alkol satın almam da ülkede virüs salgınını çoğaltmaya neden gösterilemez. Alkol kısıtlamasının, farklı anlamları olduğu alenen ortadadır. Sadece saf taklidi yapıp, haklısınız beyim denildiği de unutulmasa gerek. Kısaca, kral çıplak.
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality
Anya is LIVE right now
FREE
Free to watch • No registration required • HD streaming
İktisat derslerimizde hocalarımız; arz kavramı üzerine eğitim verirken, kıt kaynakların değerinin yüksek olduğunu ifade etmişlerdi. Su hayatımızda çok önemli bir yere sahip iken oldukça ucuzdur. Çünkü doğada su, bizler için yeteri kadar vardır; elmas ya da altın, hayati değer olarak hiçbir faydası olmamasına karşın pahalı olması, bizlere verilen en önemli örnekti. Kapitalizmin de temel kuralı; arzı fazla olan mal- hizmet değersizdir…
İşçi ücretlerinin düşük kalması ve işçi sömürüsünün bu kadar fazla olması ile birlikte, artı değerin yüksek oranlarda tutulmasının başlıca sebebi; yaratılan işsizlikle doğru orantılı olduğunu bütün ekonomistler bilir. Fabrikanızda veya girişiminizde çalışan işçi üzerinde her zaman baskı kurabileceğiniz; Demokles’in kılıcı, işsizlik oranlarıdır.
Aynı suda olduğu gibi, işsizlik oranları yüksek olduğu sürece, sermaye sınıfı için işçilik ucuz olacak ve yüksek oranda artı- değer yaratımında kendilerine olanak sağlayacaktır. Her an kapının önüne konulma endişesi ve gelirden yoksun kalma tehdidi ile çalışan işçi, işverenin kendisine reva gördüğü ücreti bir şekilde kabullenmek zorunda kalacaktır. Geçindirmek zorunda olduğu bir ailesi, en azından kendisini geçindirmek zorunda olduğu bir ücret gelirine ihtiyacı vardır.
Yaşadığımız şu aralık ayında müzakeresi yapılan asgari ücreti düşünelim. İşsizlik oranlarının arttığı ve pandemi süreci gibi değişkenlerin emekçiler üzerindeki psikolojik baskısını bir göz önüne getirelim. Sarı sendikalar ve Monarşistlerin hep bir ağızdan Bremen mızıkacılarını oynamalarına şaşırmamak lazım. Bunun temel suçlusunu da emekçi kesimin, sınıf bilincini oluşturamamasında gördüğümü, altını çizerek söylemek isterim.
Emekçi kesimin her konuya; sınıfsal hakları söz konusu olduğunda, kulağını tıkayıp, başına kuma gömen deve kuşu olduğu sürece, elde edilebilecek hakların ve ücretlerin de çeperi dar alanda kalacaktır.
Yoksulluğun bir kader haline geldiği ve işsizliğin arttığı günümüzde, asgari ücretin öyle yüksek değerlerde çıkacağını hayal etmek; aç tavuğun kendisini buğday ambarında görmesine benzer. Ayda aldığı maaş çeperi 10 binlerin üzerinde olan insanlar, yine atalarımızın dediği gibi; tok, açın halinden anlamaz… Anlamayacaktır.
Eğri oturup, doğru konuşalım dememiz gerekiyorsa, bugün asgari ücret en az 15 bin lira olabilir. Bunu gerçekçi hale getirmek gerekirse; maliyet muhasebesi üzerinden hareketle, güncel asgari ücrete ulaşabiliriz. Dolar ya da Euro, Güney Sahillerimiz dışında güncel hayatımızda kullandığımız bir para birimi olmamak ile birlikte, dolaylı ve direkt olarak hayatımıza etki eden bir para birimi olarak hayatımızda rol oynadığına göre, asgari ücret meselesi olduğunda AB standartlarına uygun bir asgari ücret değerlendirmesi neden yapmayalım. Muhalefet ve sendikaların asgari ücreti 4 bin lira civarında hayal ederek önermelerde bulunmaları ise, samimiyetten uzak, bir iş yapılıyormuş gibi havasını sadece yansıtmakta.
Yıllardır, iş adamlarının ve esnafın vergi ve sigorta borçları silinip yapılandırılırken; bu vergi ve SGK borçları içerisinde emekçilerden kesilen vergi ve SGK payları da silinme veya yapılandırma ile iş adamı ve esnafa hibe edilmektedir. Tam da bu noktada, bam teline dokunulan durumda sendikalar nerede? Bu silinen vergi borç içerisindeki işçi vergisi ve SGK kesintileri içindeki işçi payı, işçilere iade ediliyor mu? Edilmediğine göre, bunun nasıl bir izah edilebilir noktası vardır? Sendikalar, bu konuya neden müdahil olmuyor? Muhalefet partileri neden sessiz?
Sonuçta; asgari ücret ne 15 bin lira olabilir, ne de emekçilerin haklarında bir düzelme! Nesnel koşullar, bu önermelerin olamayacağı konusundaki en büyük veri. Birincisi, sarı sendikaların önerdiği komik asgari ücret teklifleri, işveren- sendika arasındaki akraba ilişkilerine en canlı örnek olarak okursak; emekçilerin tüm sistem içerisindeki hak ihlalleri konusunda, sendika ve muhalefetin gösterdiği makyajlı mücadeleler, emekçilerin; sindirim sisteminin hazmedemeyeceği kadar kursağına oturan bir gerçek. Ve emekçiler; kursağına da bağrına da taş basarak, önemli gün ve haftaları bekliyor…
Türk kökenli bilim erkeği ve kadının yurt dışında gösterdiği bilimsel başarılar, aklı selim birçok insanın durup düşünmesini gerekli kılıyor!
Keseye uygun ürünler satan, tüketiciye dost zincir marketler zihniyetini anımsatan, herkese üniversite, anne- babaya dost zincir üniversiteler anlayışı bilimin her kesime yayılması bağlamında önemli olduğunun altı defalarca çizilebilir…
Açılan bu üniversitelerde, akademik personelin bilgi ve birikimlerini sorgulamıyorum. Okur- yazarlıkları olduğuna göre ve isimlerinin başında titrleri yazdığına göre, belli bilgi ve birikime sahip olduklarını zaten sorgulamak hatalı olur.
Kütüphane ve araştırma olanakları, zaten şu dijital çağı yaşadığımız günümüzde pek de sorun değil…
Dünya görüşleri ve yaşam biçimleri ise bizim sorunumuz değil…
Bunları, zihnimde oluşan soruların parametrelerini oluşturmadığını belirtmek için dile getirdim. Asıl sıkıntı yaratan ve ana arteri oluşturan sorun veya sorular, zincir üniversitelerin varlığı nedeniyle ortaya çıkan ajanda notları.
Geçmişten günümüze, araştırma veya ortaya yeni bir buluş koyabilmenin belli maliyetleri olduğu kesin. Bu konuda, Nobel Kimya Ödüllü Prof. Dr. Aziz Sancar’ ın da işaret ettiği başarılı bilim erkeklerimizden Gebze Üniversitesinde, Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü’nde Öğretim Üyesi olarak çalışan Doç. Dr. Nuri Öztürk’ ün şu sözlerine dikkat edelim:
“Nobel almak bir kriter olmamalı. Yurtdışı ve yurtiçinde çok sayıda bilime katkısı olan insanımız var” diyen Öztürk, şöyle devam ediyor: “Türkiye’de bilim adamı olmanın en önemli zorluğu araştırma için ayrılan bütçenin yetersizliği. Yurtdışındayken deneylerimde ne gerekiyorsa hiç düşünmeden talep ediyordum ve ertesi gün bu malzemeler elimizde oluyordu. Ancak ürünler çok pahalı olduğu için burada bir ürünü satın alacağınız zaman; ‘Bu deneyi ne kadar yapmak zorundayım?’ diye düşünüyorsunuz. Ayrıca malzemelerin bizlere ulaşması da ayları buluyor.” (1)
Ticarethanelere dönüşen zincir üniversitelerimizde, bilimsel araştırmalara ayrılan bütçenin ne kadar olduğu önemli. Akademik kariyer içinde olan ve araştırmalarıyla dikkat çeken değerli akademisyenimiz Doç. Dr. Nuri Öztürk’ ün sözleri, bilime ve bilimsel ilerlemeye önem veren herkesin dikkat etmesi gereken bir açıklama.
Aynı zamanda, ülkemiz üniversiteleri hakkında durum tespiti yapan sürmanşet fotoğraf!
Değiştirmemiz gereken zihniyet, üniversite okumak ile bilimsel çalışmalar arasındaki ayrımda, bazı protokollerin oluşturulması. En önemlisi de ünvanların ucuzlatılmaması. O unvanı, hak ederek alan ile almayan arasında sınırlar grileştiğinde, bilimsel anlamda, uluslararası arenada alacağımız sonuçlar, ancak yurt dışında yaşayan bilim erkeği ve kadınlarımızın başarıyla övünmekle sınırlı kalacaktır.
Doç. Dr. Nuri Öztürk gibi akademisyenlere, en az 10- 20 milyon dolar gibi hesaplarında olan bütçeler vermediğimiz sürece, beklentilerimizin ne olacağını merak ediyorum. Öztürk gibi insanlar; yazlık yaptırayım, lüks yaşam içinde olayım derdinde olmayan ama bilim tarihine ismini yazdıracak insanlar olduğunu bir an düşünüp doğru tespit yapalım.
“Gerçek, sizi özgür kılacak” (1) , Mesih İsa’ nın 2000 yıl önce söylediği bu söz, hipergerçekliğin havada uçuştuğu şu günlerde her zaman sağlam bir kaya gibi gerçekliğini korumuştur.Hipergerçeklik kavramını ortaya atan J. Baudrillard bu kavram için tam olarak şöyle der; “bundan böyle bir varlıkla çeşitli görünümleri; gerçekle gerçek kavramına özgü bir ayna/yansıma (metafizik) olamayacaktır. bundan böyle gerçekle gerçek kavramı arasında düşsel bir beraberlik de olmayacaktır. çünkü genetik minyatürleştirme denilen şey, simülasyon evrenine özgü bir boyuttur. günümüzde gerçek artık minyatürleştirilmiş hücreler, matrisler, bellekler ve komut modelleri tarafından üretilmektedir. bu sayede gerçeğin sonsuz sayıda yeniden üretimi mümkün olmaktadır. bundan böyle rasyonel bir gerçeğe ihtiyacımız olmayacaktır zira “gerçek” ideal ya da negatif süreçlerle başa çıkabilecek (boy ölçüşebilecek) bir durumda değildir. artık işlemsel bir gerçek vardır. aslında gerçek bu değildir çünkü onu sarıp sarmalayan bir düşsellikten yoksundur. bu atmosferden yoksun bir hiperuzamda kombinatuvar modellere benzeyen, sentetik bir şekilde üretilmiş gerçek, diğer adıyla hipergerçektir.” (2)
Hipergerçeklik kavramını yadsımak mümkün değil. Gerçekliğin Flu hale geldiği günümüzde; gerçekliği, hipergerçekliğe karşı doğru okumamız gerektiğinin altını çizmekte fayda var. Yeniden üretilen gerçeklik, yeniden, yeni gerçekliklerin sonsuz sayıda üretilmesine olanak veriyor. Böylece anlamın yitmesi ve kabullenişle hipergerçekliğin büyülü dünyasına alışıyoruz…
2 Ağustos 1991 yılında başlayan Körfez Savaşı konusunda Baudrillard (3), bunun bir yanılsama, hipergerçeklik olduğunu savunur. Nitekim, tüm savaş haberlerinin CNN tarafından dünyaya servis edilmesi de ayrıca soru işaretleri oluşmasına yol açıyor ve acaba Baudrillard, haklı mıydı? Sorusu yeniden gündeme geliyor…
Bu bağlamda, 1991 yılından sonra yeni bir hayat düzeninin kapımıza geldiğini, bugün yaşadığımız Pandemi süreci gibi doğrudan değil ama dolaylı yollardan bizi hapis ettiğini, kendi karantinasına aldığını söyleyebiliriz. Cam ekran, hayatımızın merkezinde; sosyal medya ile desteklenerek bu gücünü üzerimizde daha da ağırlıklı hissetirmeye başlayarak; bilgi bombardımanına tutulduğumuz herşeyi gerçek olarak algılamamıza, pozisyon almamıza ve bunu kabullenmemize neden olmaktadır.
Bu, köleci döneme dönüşümüzün kabullenilişidir. Modern köleler olarak, geçmişteki köleci toplumdan daha köleci bir anlayışla efendilere hizmet edilir. Demokrasi kılıfı ile, bizi en iyi sömürecek veliaht efendimizi seçeriz. Bir oy hakkımızla demokrasi gereklerini gerçekleştirerek! Peki ya sonra… Sessizlik. De facto, yaşadığımız bu hipergerçeklik örneği, biraz yaşamımıza giren olgulara bakarak daha da çoğalacaktır.
Son dönemde yaşadığımız pandemi, hipergerçekliğin maskesini küçük bir oranda da olsa indirebildiğini söylemek mümkün. Küçük bir oran, çünkü perde arkasını bilmediğimiz, gri renkli alanlar da yok değil! Küresel sermaye ve efendilerin sağır odada aldıkları kararları bilmiyoruz… Belki de söylenenler dahi gerçek değil, hipergerçek olabilir. Bunun hakkında da hiçbir bilgimiz yok.
Bilmesek de, ön kestirebileceğimiz, gerçek kavramının, hipergerçelik kavramının önüne geçeceğidir ve bu konuda her zaman söylendiği gibi yeni bir dünyanın bizi beklediğidir. Çalışma hayatından, sosyal ilişkilere kadar bir çok taşın yerinden oynadığı 21. yüz yılın bu ilk çeyreğinde, oynayan taşların 22. yüz yıla nasıl bir hayat şekli ile taşınacağı en büyük soru! Tasarlanmışsa, zaten uyulacak; tasarlanmamışsa, spontane gelişen yeni bir dünya geleceği mi olacaktır? Görünen şu ki, dünya ikikutuplu bir eksene ayrışıp, gerçek- hipergerçeklik kavramları arasında mücadelelerin olacağı bir yöne doğru evrimleşmekte, daha derin sorunların sol- sağ kavgasından daha fazla olacağına işaret etmektedir. Çünkü fikir tezatlığı değil, köle- efendi; efendi köle dengesinde yeni bir tasarım, felsefi ideolojinin yok olduğu bir dünyanın varlığı, çizilen çeperler içinde yer alacaktır. Gri tonlar, sosyal demokrasi burada yer almayacaktır…
Nitekim, bir şekilde, gelecekten yansımaları yaşadığımız çağda deneyimleyebiliyoruz. Ve öne sürdüğüm tezimin de bir anlamda hissedilir derecede sınandığına işaret.
Sonuçta, İsa Mesih’ in vurgu yaptığı gibi, gerçek kavramı en çok arayacağımız bir unsur olacak. Hipergerçekliğin bize dayattığı tüketim kültürü ve siyasal iklim, insan bünyesinin hazmedemeyeceği bir duruma geleceği aşikardır. Tarih, bunun örnekleri ile dolu değil mi?
Balığınızın kaç santim olduğu çok önemli. Her şeyi boyut ile ilişkilendirdiğimiz konularda, elimizde tuttuğumuz balığın da kaç santim, yanı standart ölçüde olup olmadığını bilmeliyiz. Elbette, hamsi seveni de var! Levrek seveni de… Lezzetçilik meselesi sonuçta. Neyi yemek istediğiniz önemli değil mi?
Ankara’ da hamsi pik yaptı ve sonunda 50 TL bandını gördü. 5- 10 TL’ ye alıştığımız hamsinin, döviz ve menkul kıymetlerden daha hızlı tavan yapması, bir anlamda doğanın da bittiğine işaret. Bu anlık fotoğrafa dikkat etmek, fiyata takılı kalmamaktan çok önemli. Yarın ne olacağı belli olmayan bir gelecek, rekolteden ziyade, denizlerimize kızıl gözlük ile bakmamızı gerektiriyor. Bahtımıza yaz çıkarsa ne ala, ama ya kış çıkarsayı da bilimsel şüphecilik içinde değerlendirmeliyiz!
Karadeniz ve Marmara gibi denizlerimizde iki tür hamsiye sahip olmamız (bilmeyenler açısından; Karadeniz hamsisi, Marmara hamsisine göre biraz ufak olur) imrenilecek bir şans iken, trol ve algarna gibi avlanma metotlarının yanı sıra, kaçak avcılık ve fabrikaların denizleri kirletmesinin top yekûn sonuçlarını görebiliyoruz. Örneğin; Marmara Denizi değil de Marmara Çöplüğü demek daha doğru olurcasına…
İşin kötü tarafı; üç tarafı denizlerle çevrili ülkemizde, deniz görmeyen ve balık nedir bilmeyen insanlarımız ne yazık ki var! Zengin deniz ürünleri olan ülkemizde, kalkınamamışlığımızın nedenlerini ararken, insanımıza yapılmayan yatırıma da bakmakta fayda yok mu? Ya da insanımızın, bilinçli şekilde yarı cahil mi bırakıldığını mı, düşünmeliyiz? Bu bağlamda, denizlerimize karşı tutum geliştirilmesini isterken ütopik kaldığımın farkına yıllar içerisinde şahit olsam da çevre Aktivisti olarak ve benim gibi olan bütün dostların bu aymazlığı defalarca söyleyip, halkı uyarması önemlidir.
Hayat suda başlayıp, karaya çıktığından beri, deniz bize karşılıksız olarak besin maddelerini sunmuştur. Ama 20. Yüzyılın ve 21. Yüzyılın insanı, doğaya ihanet ettiği gibi denizlere de hiçbir şey olmayacak gibi davranmış, sonuçta 7. Kıtayı da okyanuslarımıza kazandırma başarısını elde etmiştir.
Peki, denizlerimizi ne kadar sahipleniyoruz? Yaz aylarında serinlemek için girdiğimiz kıyı şeritlerinden çok, aynı zamanda balıkçılıkla uğraşan aileleri ve yarattığı katma değer açısından da ülke ekonomisine katkı sağlayan denizlerimizi ne kadar koruyabiliyoruz? Sadece denizlerimiz mi? Ya ormanlarımızı, tarım arazilerimizi ne kadar bizimdir, diyebiliyoruz?
Sahiplenip, koruyamadığımız ortada. Değil çocuklarınıza bırakabileceğiniz bir miras, sizin dahi ilerleyen yıllarda göremeyeceğiniz balık, orman ve tarım arazileri gibi tarihe karışmış nostaljileriniz olacak.
Denizlerimizde denetimlerin artması, balık ve deniz ürünlerine karşı bilinçli bir toplum olmak; orman arazilerimize her koşulda sahip çıkmak ve tarım arazilerimizi ranta emanet etmemek vatanseverliğimizin bir parçası olmalı.
Elimizde tuttuğumuz hamsi, minimum 9 cm olması gerektiğini söylüyor uzmanlar. Nasıl ki boyut sorununa takılıyor isek, balıklarımızın boyut sorunlarına da takılalım. Sermaye sınıfı, dünyanın neresinde olursa olsun deniz ürünlerinin en kıyak olanını yiyebilir ama bizler, elimizde olanı kaybettikten sonra hiçbir zaman yiyemeyiz… Sermaye sınıfı, denizleri acımazsızca kirletirken, biz onların kirlettikleri denizlerin temizliği için parasal bedel öderiz. Çünkü onlar, çevre için karlarından ayıracakları paraları yoktur! Ormanlarımızı sermaye sınıfı verdiğimiz vergilerle yok ederken, biz onların doğayı yok etmesi için daha fazla vergi veririz. Yine, zenginliklerine zenginlik katmalarına yardımcı olmak için. Sermaye sınıfı tarım arazilerimize göz dikip, yeni rantlar peşinde koşarken, biz ithal ürünlere, ülkemizin döviz kaynaklarını aktarırız… Rüyamda görsem, hayırdır inşallah diyeceğim; tarım ülkesi Türkiye’ nin tarım ürünü ithal etmesi, mesela!..
Sonuç, Hacivat- Karagöz misali!
Toplumsal olarak çevre sorunlarına karşı topyekûn inisiyatif koymadığımız sürece, nihai sonuç alabilmek mümkün olmayacağı aşikâr. Nedenle, kendimizi kandırmanın da bir anlamı yok…
Sigara içme yasağı tatsız bir şaka olmaktan çıkıp özgürlüğümüze yönelen açık bir saldırıya dönüşüyor. Yakında sokaklarda da sigara içmenin yasaklandığını görebiliriz, neden olmasın? Bu aslında daha da vahim bir olayın belirtisi: Yaşamın bütün zevklerinin sağlık ya da ekonomi gerekçesiyle mahkûm edilmesine doğru gidiliyor. Zar zor elde edilmiş onca özgürlükten sonra iğrenç ahlakçılık halkasını yeniden mi boynumuza geçireceğiz? Zevk ilkesi mutlaka savunulmalıdır (Sigara İçiyorum, Ne Olmuş Yani? / 1993, Jean Jacques Brochier)
Yasaklar hayatımızın vazgeçilmezi. 12 Eylül 1980 darbesinden bu yana, çeşitli yasaklar hayatımızda yer aldı. Kanun marifeti ile olmasa da ekonomik anlamda getirilen, yanağı okşayan nur yüzlü amca misali hayatımıza girdi. Empatik, sempatik meşrulaştırmalar ile…
Problem mi? Problem!
Hayatımıza getirilen her kısıtlama, totalirizmin otoritesini daha fazla hissetmemize neden oluyor. “Seni seviyorum” kelimesini dahi totaliter bir tutum gören zihnim, anlamlandıramadığım nedenlerle gelen yasakları bir türlü anlamıyor. Demokrasilerde seçim ile iş başına gelen hükümetlerin, sanki bize yasak koymaları, baskı kurmaları amacıyla seçtiğimiz sonucuna varıyorum? Verdikleri vaatler, yaşam kalitemizi yükselteceklerine dair ütopyalarla bize kurdukları distopik gelecek, hiçbir zaman gerçekleşmemişken; üstüne üstlük gelen yasaklamalar da işin noel hediyesi durumuna geliyor!
Problem mi? Problem!
Sigara İçiyorum, Ne Olmuş Yani? / 1993, Jean Jacques Brochier’ ın bundan yaklaşık 30 yıl önce yazdığı kitap, bugün yaşadığımız yıllardaki olaylara oldukça fütürist bir yaklaşımdı o yıllar için. Fakat, gölgelerde saklanan o ayak seslerini bir müzisyenin notaları duyması gibi duyabilmiş olan Brochier’ in yanıldığı söylemek mümkün değil…
Kitabın tamamını okuduğunuzda, aslında mevzuun sigara değil, özgürlüklerimize doğru yapılan yasaklamaların evrimleşmesini, meşrulaşmasını görebileceksiniz. Çünkü özgürlükler; bir gecede değil, tuğlaların üst üste konularak çevremizde oluşturulan duvarlar ile yok edildiğini; sağlık, ahlak ve ekonomik nedenlerle, yıllar içerisinde alın teri ve kan ile edilmiş özgürlüklerin saçma sapanlıklara heba edildiğini göreceğiz.
Problem mi? Problem!
Binakondularda; hipergerçeklik içindeki dünyamızda, dijital platformlarla büyülenirken, yarına kalmamış özgürlüklerimizi dizi filmlerde seyretmeye devam ederek, ne kadar özgür ve ekonomik kalkınmışlığımızı alkışlayacağız. Akciğer sağlığı yerinde ama beyni gitmiş, psikolojisi bozuk sağlıklı insanlar olarak.
Oysa mesele sağlıksa; psikoloji sağlığın neresinde? Ruh hali, geçer… İşte çözüm için bulunan mükemmel sonuç: Ruh hali, dönemseldir…
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality
Anya is LIVE right now
FREE
Free to watch • No registration required • HD streaming
Kentsel dönüşümleri dikkatle inceliyor, eski binaların yerine BİNAKONDULAR’ ın yükselişini hayretle gözlemliyorum. Beton yığınlarından oluşmuş, janjanlı binaların ötesinde görebildiğim pek bir şey yok!
Modern görünümlü, sosyal alanlı binaların yapılması ile kentlerin betonarme yığınına çevrildiği son dönemlerimizde, varoş ve gettoların bu alanlara bloklandığını görmemek olası değil. Her ne kadar estetik görünümden uzak, yaptık oldu zihniyetini yansıtan bu betonarme yığınlarının olması olumlu bir adım olsa da, varlıkları bile hala varoş kafası taşıdığının bir anlamda anıtı. Gelecek nesillere bırakılmış canlı tarihi bir belge ve kimsenin üzerine yamanamayacak kadar sahibine münhasır kakofoni…
Örneğin; Ankara’ nın varoşlaşmasını simgeleyen en güzel örnek, Ankara Garından başlayıp İlk Meclisin önüne kadar olan kısımdır bence. Cumhuriyet’ in ilk yıllarındaki fotoğraflar ile bugünün fotoğraflarına baktığımızda görebildiğimiz acı tablolardan birisidir. İlk nüveleri tarihi atmosferine bağlı kalınarak geçmiş ile günümüz arasında harmanlanarak, yaşayan bir bellek olarak kalması gerekirken, kent planlamasından yoksun ucubeye adım adım dönüştüğünü içler acısı şekilde görüyoruz.
Bu verdiğim küçük örnek bile bizlere, altını çizdiğim o zihniyet varoşluğunu başka bir açıdan tasdikliyor. Binlerce örnek ise yeter artık dercesine haykırmakta.
BİNAKONDUCU veya GÖTÜRCÜ zihniyet, sonuçta bize uzaydan gelmedi. İçimizden çıkan, göreve gelmiş; kentsel değil, beyinsel dönüşüm gerçekleştiremediğimiz bir anlayışın ürünü. Her yanımızın, yaşayan tarihimizin erozyona uğrayarak, bilinç kalitemizin düşmesinin bir sonucu olarak zihniyet varoşluğunu algılamak gerekiyor.
İstanbul’ dan başlayıp, ülkenin her yanında görebileceğimiz, yaşam kalitesini de düşüren bu zihniyet, ne yazık ki her dönemde prim yapan ve alkışlanan zihniyet olması da manidar. Osmanlı’ nın, 1950 sonrası Türkiyesinden daha ileri ve modern olduğunun altını çizmek abartı olmaz. Devletin yazdığı tarih kitapları ile sadece yaşadığımız anı karşılaştırıp, fotoğraflara bakmak, kanıt arayanlara en güzel belge.
Baskıcı, sevmediğimiz padişahların bile open- mind (açık fikirli) insanlar olduğunu görmek, bana yaşadığım yüz yılı mağara devri olarak tanımlamama neden oluyor.
Kafanızın üstünde taşıdığınız fes ya da şapka olmuş o kadar önemli değil. Kafanızın içinde taşıdığınız geniş görüşlülük, estetik ve kültürel birikim asıl olan. Köy damı yerine betonarme içinde yaşayan büyük baş hayvanın, yeni yaşadığı yer ile sınıf atladığını söyleyebilir miyiz? Hayatlarımız gibi… Müstakil konutlardan, kibrit kutusu rezidanslara girerek, çalışmak için yaşamaya zorlandığımız varoş ve getto hayatlara mahkûm, sınıf atlamış gibi kandırılarak.
BİNAKONDUCULUK, fes’ i çıkarıp şapka giymek gibi… Ya da şapkayı çıkarıp, fes giymek gibi…
Aldığımız aile terbiyesi gereği, orospuya dahi orospu denilmeyeceğini öğrendik. Ama gel gör ki; insanların gururu ve diğer insanlara üstten bakan egolarının bir yansıması olan, alkol kullanıcılarına karşı kullandıkları, onları ötekileştirdikleri, ayrımcılığa tabi tuttukları ve insanı irrite eden, ürettikleri kavramlar var ki, üzücü: Alkolik ve şarapçı!
Yılların imbiğinden geçip gelen, belli nedenlerle söylenmiş birçok deyim dilimizden men edilmiş, bazı sıfatlar, muadil isimlerle değiştirilmiş ve kullanılmaları hali cezai hükümlere bağlanmışken, bazı insanların, sırf kendi inanç ve düşüncelerine uymuyor gerekçesi ile de birçok deyim ve sıfat, dolanımına devam etmektedir.
Özellikle günümüzde; aşağılamak, ötekileştirmek ve ayrımcılığa tabi tutmak bağlamında alkol kullanan insanları “alkolik”, “şarapçı” gibi sıfatlarla tanımlayarak, pek matah bir şey yapıldığı sanılmaktadır. Keza, bu önemsediğim ve dikkate aldığım bir şey değil elbette. Karşımdakinin ne menem mal olduğunu bildiğim sürece! Fakat genel anlamda insanı irrite etmek bağlamında kullanılan bu sözlerin, kişilik hak ve onuruna, maddi ve manevi saldırı olarak algılanarak bir cezai hüküm çerçevesine bağlanması gerektiği inancımdır.
Yıllar önce ki o zamanlar bu kavramlar hakaret hissi uyandırmadığı dönemlerdi, şu an ismi lazım değil, benim doğup büyüdüğüm ilçemde akrabamın lakabı “şarapçı” idi. Çünkü zamanında şarap mahzeni işlettikleri ve geçimlerini buradan sağladıkları için, göçmenlere has, kalıcı bir lakap takma olmuş. İşin ironik yanı da bu insanlar, mahzen kapanıp, yerine apartman dikildiği zaman ve yaşları da kemale erdiği zaman hacıya gitmişlerdi. Ama söylediğim gibi, göçmenlerin koyduğu lakap kalıcı olması nedeniyle, adları, “hacı şarapçı” olarak devam etti. Lise yıllarımda buna her zaman çok gülüyordum. Şimdi ise daha fazla gülüyorum. Bir lakap, dinin afyonluğu ile bu kadar bütünleşemez!
Nerelerden, nereye geldiğimizi şu kısa ömrümde görmek, gerçekten hayret uyandırıyor bende. Daha düne kadar, hoş görü ve mizahı elden bırakmayan, şimdi ise bir birini ötekileştiren, ayrımcılığa tabi tutan ve ekonomik güç ile ilişkili küçümsemeler…
Bu bağlamda, insanların iyi niyetini anlayabilmek, karşısındaki insana ne kadar hoş görü ile baktığını anlayabilmek için dilimizi geliştirmemiz gerektiğine inanıyorum. Dilimizi kısırlaştırma ve kısıtlaştırmaya yönelik her türlü operasyonlar, G. Orwell’ ın 1984 romanını haliyle aklımıza getirecektir. Nedenle, dilimizdeki nicel birikimleri her halükarda nitel sıçramalara dönüştürmek dilin doğasında var. Diyalektiğin ana teması… Alkolik veya şarapçı gibi insanı irrite eden sıfatlara karşı, “alkol tiryakisi” kavramını daha sıcak buluyorum. Çay tiryakisi der gibi insanın içinde sıcaklık ve dostluk, duygudaşlık oluşturan bir kavram gibi.
Velhasıl, alkol sağlığa zararlı olabilir. Ama alkol’ e kadar; Kibir, hırs, şehvet, kıskançlık, açgözlülük, öfke ve tembellik gibi insanın fıtratında olan ve büyük günah sayılan kavramlar da hem toplumsal hem de kişisel olarak zararlı değil mi? Diğer zararlı mefhumları, saymak ile bitmeyeceği ise aşikâr!
Umarım, bir gün şu Orta doğulu geri kalmışlık kafasını bırakıp, Orta Asya’ daki ilerici, hoş görü ve duygudaşlık kurabilen kodlarımıza dönebiliriz.
Her zaman yanılgı ve meal hatası yaptığımızı vurguladığım Mustafa Kemal Atatürk’ ün bir sözü var: “Muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak”. Biz bu sözü, Avrupa ve Amerika’ nın geri kalmış zihniyetine ulaşmak şeklinde yorumlayıp, kıyas’ ı bu yönde geliştirmişiz. Ben bu sözün; Maya- İnka- Aztek ve Sümerliler gibi bugünün çok ilerisinde medeniyetler kurmuş devletleri işaret ettiğini düşünüyorum. Ve döneminde Atatürk’ ün bu medeniyetler üzerine yaptırdığı çalışmalara dayandırıyorum. Bizim farkında olmadığımız ama Avrupa’ nın çok iyi beslendiği Sümerlileri okumak ve kadrajımızı tarihe çevirmek yeterli…
Alkol tiryakisi bir insanın kitapları arasına sıkışmış şarap mantarından daha doğal ne olabilir ki? Bu şarap mantarı ki, bir de Eskişehir yüklü hatıralar taşıyorsa, insanı bir anda alıp götürüverir Porsuk Çayı’ nın kıyılarına.
2016 yılının bir Şubat ayında o tarihi Eskişehir Garına vardığımda, hareket saatime oldukça bir vakit vardı. Hava ne kadar soğuk olsa da Yahudi’ nin kutsal topraklarına ulaştığında yaşadığı heyecan içindeydim. Bir Yahudi için İsrail ne kadar önemliyse, benim için de Eskişehir o kadar değerliydi. Eski Rektörüm ve şimdinin örnek ve tartışılmaz belediyecisi, CHP’ nin ve Mustafa Kemal Atatürk’ ün yolunda bir aydın olan Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’ in yeniden yarattığı Eskişehir, bana her halükarda Hamburg’ u ve Hamburg Belediye Başkanlarının özverisini hatırlatıyordu. Bilimsel akıl ile kent şiirselliğini yaratan bir cümle ile özetleyebileceğimiz, Yılmaz Büyükerşen’ in Eskişehir’ i, her daim tadına doyulmaz lezzetler insana sunma konusunda iddialı.
Bu bir anlamda; Her zaman yanılgı ve meal hatası yaptığımızı vurguladığım Mustafa Kemal Atatürk’ ün bir sözüne beni getiriyor: “Muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak”. Bizler bu sözü, Avrupa ve Amerika’ nın geri kalmış zihniyetine ulaşmak şeklinde yorumlayıp, kıyas’ ı bu yönde geliştirmişiz. Ben bu sözün; Maya- İnka- Aztek ve Sümerliler gibi bugünün çok ilerisinde medeniyetler kurmuş devletleri işaret ettiğini düşünüyorum. Ve döneminde Atatürk’ ün bu medeniyetler üzerine yaptırdığı çalışmalara dayandırıyorum. Bizim farkında olmadığımız ama Avrupa’ nın çok iyi beslendiği Sümerlileri okumak ve kadrajımızı tarihe çevirerek, hem Eskişehir’ i, hem de Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen’ i bu bağlamdan hareketle değerlendirmek daha akılcı olacağı kanaatindeyim. En azından benim değerlendirmelerim, böylesine derin bir diyalektik ve tarihsel materyalizm üzerinden oluyor.
Bir şarap mantarı, eğer altını doldurabileceğiniz bir çizgi ise, geriye dönüp, hem felsefe hem sosyoloji ve hem de iktisadi açıdan size çok şey anlatacaktır. Eğer ki yaşadığınız anın kıymetini duyumsayarak yaşamışsanız. Başlığımda olduğu gibi… Nasibim olsun; bir kilim, bir şarap bana yeter! Eğer boş bir teneke gibi bayırdan yuvarlanıyorsanız, ne saraylar ne de dünyanın en pahalı şarap ve halıları yeterli gelmeyecektir.
Nihayetinde; Yılmaz Büyükerşen’ in Eskişehir’ inde, Porsuk Çayı’ nın kıyısında ve soğuk bir şubat gününde, bir Kilim size çok şeyler hatırlatacaktır. Denemeye değmez mi?
Mezarlıkların en güzel yanı, bir gün bizimde burada olacağımızı net ve yalın bir dille anlatmasıdır
Ölüm, aslında yeni karşılaşılan bir durum değil! Ama başımıza geldiği zaman, yeni karşılaşıyor ve sürpriz bir sonuç gibi davranış haline bürünüyoruz.
Çoğunlukla hayatımızın yaşanmışlıkları içindeki bir deneyim olmamasını isteyerek ama nihayetinde tecrübe etmek zorunda kalarak, bir kabullenme sürecine girdiğimiz gerçekliğimiz haline dönüşüyor.
Yaşam; anne rahmine düştüğümüz gün çürümeye başladığımız ve çürümemizin ölümle noktalandığı süreç. Ve toprağın altında, tamamen eriyip gidinceye kadar… Son kalan parçalarımız ise kılçıklarımız (kemik) oluyor.
Binlerce yıldır yaşadığımız küre üzerinde birçok medeniyet ve topluluklar, arkeoloji sayesinde olabildiğinde hatırlamamıza neden olurken, sıradan ve günlük hayatın içinde yer alan insanları ne hatırlayabiliyor, ne de bireysel olarak onlar hakkında bilgiye sahibiz. Hatta imparatorlar, krallar hakkında dahi, bilinmesi istenilen şeyler hakkında ne bir bilgiye ne de fikre sahibiz. Zamanında hiç yaşamamış, hiç orada bulunmamışlar gibi yitip, toz olup gitmişler.
Bu nedenle mezarlıkların en güzel yanı da bu değil mi? Bir gün biz de bir mezarın içinde son çürüme noktamızı tamamlayıp, eriyip gideceğiz ve bir süre sonra kimse bizi hatırlamayacak. Aile içindeki torunlar dahi…
İnsan hayatını bir meşe, bir çam ağacı veya başka bir ağaç ile karşılaştırdığımızda önemsizliğini daha belirgin bir şekilde görebiliyoruz. O ağaçlar, bireysel kimlikleri olmayan ama genel kimlikleri ile hep aynı ad ve saygınlığa sahipler. Bizler, genel olarak insan ama sadece bireysel kimliklerimiz ile saygınlık veya aşağılık gruptan olmaya, ölüp gittiğimizde de hiç yaşamamış olduğumuz, hiç hatırlanmayacak olduğumuz ve dünya üzerinde var olduğumuzun dahi bilinmeyeceği varlıklarız.
Romantik düşünceler bir kenara, aynı şehirde yaşadığımız ve aynı şehirde soluk alıp verdiğimiz insanlardan dahi haberimiz yok! Ki bırakalım geçmişi…
Belki de mezarlıkları dolaşmak; bir zamanlar bu insanlar bu dünyada var olmuş, belli standartlarda hayat sürmüş ve çeşitli nedenlerle son noktayı koymuşlar diyebilmek açısından iyi bir deneyim. İç yolculuğumuzu yapmak ve hayatımıza dair dipnotlar alabilmek için bu ziyaretler, yaşantımıza olumlu dokunuşlar yaptığını birkaç tecrübemle hissettim. Yolda yürürken, aniden durup, çevremde akan insanlara ve trafiğe bakıyorum. Bir devinim ve çalışmak için yaşamak zorunda oldukları bir hayatın içindeler. Sebepsizce, saçma sapan bir hayat, atalarından beri geliştirilmiş köle olma zihniyetinin günümüzdeki yeni terimlerle ifade edilen janjanlı ambalajlı hali.
Köle zihniyetinden kurtulmak ve özgür bir hayat yaşayabilmek ne kadar aklımızın ucundan geçiyor? Bunu olanlara baktığımızda söyleyebilmek mümkün değil. Ama şu şekilde, daha doğru telaffuz edebilmemi mümkün: Bu tür şeyleri düşünmek ayıp!