Metronun içi tıklım tıklımdı. Sabahın o soğuk saatinde herkes birbirine yaslanmıştı, ama kimse kimseye bakmıyordu. Ben de öyleydim; elimde tutunacak bir demir bile bulamadan yabancıların omuzları arasına sıkışmıştım. Tam karşımda genç bir adam telefonuna bakıyor, yanındaki kadın gözlerini yummuş, kafasını cama dayamıştı. Bir çocuk annesinin eteğine yapışmış, korkuyla etrafı süzüyordu. Hepimiz aynı vagonda, aynı yöne gidiyorduk; yine de her birimiz sanki kendi adasında yaşıyordu.
O sabah aklıma yıllar önce ölen babam geldi. Kalabalıkta böyle sıkıştığımda hep onu düşünürdüm. Bana, insanın en çok başkalarının arasındayken yalnız kaldığını söylerdi. Küçükken bu sözün ne demek olduğunu anlamazdım. Şimdi anlıyordum. Yüzlerce insanın nefesini duyabiliyor, ama içimdeki sessizliği bölecek tek bir ses bulamıyordum. Metro bir istasyonda durdu. Kapılar açıldı, birkaç kişi indi, yenileri bindi. Yüzler değişiyor, ama boşluk aynı kalıyordu.
Kaç yıldır aynı hatta gidip geliyordum. Aynı reklam panoları, aynı yorgun bakışlar. Bazen düşünürdüm; bu insanların hepsinin belki bir evi, bir sofrası, kendisini bekleyen biri vardı. Peki beni bekleyen var mıydı? Cebimden telefonu çıkardım, rehberi açtım. Ekranda onlarca isim vardı. Yine de arayıp hiçbir şey demeden sesini duymak isteyeceğim biri yoktu. İnsanın bu kadar çok kişi tanıyıp da nasıl bu kadar yalnız kaldığını hep merak etmişimdir.
İneceğim durak yaklaşırken kalabalığı yararak kapıya doğru ilerledim. Tam o sırada yaşlı bir kadın dengesini kaybetti, koluna tutundum. Bana baktı, gülümsedi. "Teşekkür ederim evladım." dedi. O kadar basit bir andı ki içimdeki o soğuk düğüm bir an gevşedi. Belki de yalnızlık, kalabalığın çokluğundan değil, birbirimize bakmayı unutmamızdan geliyordu. İndim; peronun ışığına doğru yürürken kararımı verdim. Eve gidince annemi arayacaktım, sadece sesini duymak için.











