Kalabalıkta hissedilen yalnızlık, insanın barındırdığı ne tuhaf çelişkilerden biridir. Dört bir yandan insanlarla çevrili olmak, sıcak bedenlere değmek, bir başkasının nefesini duymak, insanı yalnızlıktan kurtarmak yerine bazen tam tersine yalnızlığını derinleştirir. Bu ironi, belki de en üzücü olanıdır; çünkü yalnızlık artık bir seçim değil, bir duruma mahkûmiyet hâline gelir.
Metroda, pazarda, konser salonunda hissettiğim bu duygu tanıdık ve tatsızdır. Çevremde herkes kendi yolunda, kendi dünyasında ilerlerken ben, bir cam duvarın ardından onları izler gibi hissediyorum. Onlar birbirlerine dokunuyor, konuşuyor, gülüyor. Ben de oradayım, ama aynı zamanda değilim. Bu, var olmamaktan daha katıdır: var olmak ama görülmemek, duymak ama işitilmemek.
Belki de işin merkezinde bu yatıyor: kalabalık, insanı kimliğinden arındırır. İnsan, kocaman bir makinenin dişlisine dönüşür. Makine kendi dişlisini tanımaz; onu bir sayıya, bir işleve indirger. Bu işlevsel varlık, aslında insanın kendisinin yerine geçer. İşte bu, yalnız olmaktan çok daha yalnız hissettiren bir şeydir.
Ama belki de burada öğrenilecek bir şey vardır. Belki böyle anlar, insanı gerçek bir bağa, tek başına değil de gerçekten birlikte olunması gereken o derin karşılaşmaya doğru çekmelidir. Kalabalıkta yalnız olmak, sonunda yalnızlığın taşınması değil, doğru insanları bulmanın acısız yolu olur belki.













