Camın kenarına oturmuş, dışarıya bakıyordum. Yağmur bir süredir dinmeden yağıyordu. Damlalar cama çarpıp aşağıya doğru ince yollar çiziyor, birbirlerine karışıp büyüyor, sonra kayıp gidiyorlardı. Onları izlemek bana çocukluğumu hatırlatıyordu. Küçükken de böyle günlerde annemle oturur, camdaki damlaların hangisinin daha hızlı ineceğine dair yarış tutardık. Ben genellikle kaybederdim ama umurumda olmazdı. Önemli olan onun yanında olmak, elinin sıcaklığını hissetmekti. Şimdi o yok, ben yalnızım ve dışarıda hâlâ aynı yağmur yağıyor.
Sokakta kimse görünmüyordu. Yalnızca karşı apartmanın önünde bir adam, şemsiyesini açmaya çalışıyordu. Rüzgâr şemsiyeyi ters çevirmiş, adam onu düzeltmek için uğraşıp duruyordu. Bir an gülümsedim. İnsanın hayatı da böyle değil miydi, diye düşündüm. Elimizdeki şemsiyeyi ne kadar sıkı tutsak da rüzgâr çoğu zaman kendi bildiğini okuyordu. Çayım soğumuştu ama içmeye üşendim. Bardağı iki elimle sardım, sıcaklığı kalmamış olsa da alışkanlıktan tuttum.
Yağmurlu havalar insanı geçmişe götürüyordu. Yapmadıklarımı, söyleyemediklerimi, gitmediğim yolları düşünüyordum. Belki de yağmurun en güzel yanı buydu, bize durup düşünmek için bir bahane sunması. Telefonum titredi. Ekranında sevdiğim kadının adı yazıyordu. Eve doğru yola çıktığını, birazdan geleceğini söylüyordu. İçimde küçük bir ısınma oldu. Demek ki bu ıslak ve gri günün sonunda beni bekleyen sıcak bir kucak vardı.
Camdaki damlalara bir kez daha baktım. Artık onlar bana hüzün değil, umut anlatıyordu. Her damla, bir süre sonra dinecek olan bir yağmurun habercisiydi. Perdeyi araladım, ışığı biraz daha içeri aldım. Dışarısı hâlâ ıslaktı ama içerisi yavaş yavaş aydınlanıyordu. Kapının açılma sesini duydum. Ayağa kalktım, çayı masaya bıraktım. Yağmur hâlâ yağıyordu ama artık ona bakmama gerek kalmamıştı.













