Arkeoloji/sanat tarihi çalışmaları, kültür varlıklarıyla ilgili gelişmeler, koruma etkinlikleri, tarih-kültür alanlarına ilişkin araştırmalar, faaliyetler
IŞİD Palmira Antik Kenti’nin Bir Bölümünü Daha Yok Etti
IŞİD militanları, Suriye’deki Palmira Antik Kenti’nde yer alan ve Roma döneminden kalan ünlü antik tiyatronun bir kısmını yıktı. Tiyatronun sahnesindeki anıtlar ve bazı taş yapılar da tahrip edildi.
Yıkılan eserler arasında dört sütunlu yapılardan oluşan Tetrapylon da bulunuyor. Reuters’a konuşan Suriye Müzeler ve Tarihi Eserler Genel Müdürü Memun Abdulkerim, Palmira’daki sütunlu yolun kavşağında yer alan Tetrapylon’un yüksek zemin üzerinde yükselen ve her yanında dörder sütundan oluşan bir anıt olduğunu söylüyor.
16 sütundan sadece dördünün ayakta kaldığını ve taş zeminin yıkıntılarla kaplı olduğunu kaydeden Abdulkerim, uydu görüntülerine göre tahribatın muhtemelen 26 Aralık ile 10 Ocak tarihleri arasında meydana geldiğini söyledi.
Suriye devlet televizyonunun aktardığı bilgiye göre terör örgütü antik kentin en ünlü yapısı olan ‘Tetrapylon’ (dört kapı) yapısını da yok etti. ABD’li sivil toplum kuruluşu ASOR’un yayımladığı uydu fotoğraflarında tahribatı görmek mümkün.
Suriye devlet televizyonu, DEAŞ’ın dün aynı noktada toplu infaz gerçekleştirdiğini de bildirdi. Haberi aktaran Suriye devlet televizyonu, IŞİD militanlarının dün aynı noktada toplu infaz gerçekleştirdiğini de hatırlattı. Toplu infazda en az 12 kişinin öldüğü iddia ediliyor. Katledilenler arasında askerler, öğretmenler ve muhalifler bulunuyor.
Palmira Antik Kenti’ni yok edecekler
Rusya’nın havadan desteklediği Suriye ordusu, dün Palmira’da IŞİD’e karşı operasyon başlatmıştı. Rusya Genelkurmay Başkanlığı yetkilisi yaptığı açıklamada yüklü miktarda patlayıcının Palmira’ya doğru yola çıktığının istihbaratını aldıklarını söylemişti.
Rudskoy, bu patlayıcıların IŞİD tarafından kültürel mirası imha etmek için kullanılmak istendiğini belirtmişti.
İlk olarak 2015’te ele geçirdiler
IŞİD 2015 Mayıs ayında Palmira’yı ele geçirmişti. Bunun ardından örgüt, kent harabelerinden kaçırıldığını söylediği bazı heykellerin parçalanma videolarını ve fotoğraflarını yayımlamıştı.
IŞİD şu ana kadar, dünyanın en önemli kültürel miraslarından biri sayılan Palmira Antik Kenti’nde, iki adet 2000 yıllık tapınak, bir antik kemer ve kule mezarları yok etti. UNESCO ise Palmira’da yapılanları savaş suçu olarak nitelemiş ve kınamıştı.
IŞİD ayrıca hayatını Palmira’ya adayan Arkeolog Halid el-Esad’ı, tarihi eserlerin nerede saklandığını söylemediği için başını keserek idam etmişti.
Palmira’da 1. ve 2. yüzyıldan kalma tapınaklar ve sütunlu yol, o dönemin en iyi korunmuş eserleri arasında yer alıyor. Palmira Antik Kenti aynı zamanda “Çölün Gelini” olarak da biliniyor.
Suriye’deki iç savaştan önce Palmira, ülkenin en önemli turistik merkezlerinden biriydi. Her yıl binlerce turist, antik kenti görmek için bölgeye akın ediyordu.
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming
Pontus Krallığı, Roma’nın iç karışıklıklar nedeniyle Anadolu’daki müttefiklerine yardıma gidememesini fırsat bilerek, Roma’nın Anadolu’daki topraklarını ele geçirmeye başladı. MÖ. 88 yılında Roma’ya savaş açan Pontus Kralı 6. Mithridates, Roma’nın Asia eyaletini tamamen ele geçirdi. Anadolu’da yaşayan bütün Roma vatandaşlarını (yaklaşık 80.000 kişi) idam ettirdi ve ardından Yunanistan’da Roma etkisini azaltmaya başladı.
6. Mithridates
Roma’nın halkçı parti lideri Marius, Mithridates’e karşı sefere çıkmak üzereyken aristokrasi taraftarı General Sulla ordusuyla Marius hükümetini devirdi. Sulla senatoya aristokrat ağırlıklı yeni senatörler seçtirerek bütün kararları aristokratlar lehine çevirdi.
Halkçı Parti Lideri Marius
Roma’nın Asia eyaletini tekrar ele geçiren General Sulla, kesin çözüm sağlamadan Pontus Krallığı ile barış yaptı. Sulla tekrar İtalya’ya döndüğünde kendisini süresiz olarak diktatör ilan etti. Marius taraftarları öldürüldü. İktidarı iyice güçlenen Sulla ve aristokratlar, bir dizi kanunla Halkçı Parti’nin tekrar güçlenmesine engel olacak önlemler aldı.
Sulla
MÖ. 79 yılında Sulla’nın ölümüyle Marius taraftarları İspanya’da tekrar ayaklandı. Sulla’nın yerine geçerek kendini diktatör ilan eden General Pompeius, bu isyanı ve kölelerin isyanını bastırarak kahraman olarak İtalya’ya geri döndü. MÖ. 70 yılında tekrar güçlenmeye başlayan Halkçı Parti’nin tarafına geçen Pompeius, Sulla döneminde getirilmiş olan kanunları yürürlükten kaldırdı.
Pompeius
Pompeius artan iç savaş tehlikesine karşı, kendisini kral ilan etmesinden korkan rakiplerini yatıştırmak için ordularını terhis etti ve yetkilerini senatoya devretti. Bu arada Halkçı Parti lideri Marius’un yerine yeğeni Julius Caesar geçmişti. Preoleteria temsilcisi Crassus, Caesar ve Pompeius güçlerini birleştirerek devlet yönetimini ele geçirdiler. Triumvirlik adını verdikleri ittifakları ile senatoya kendi taraftarlarını yerleştirdiler ve Cicero gibi aristokratları sürgüne gönderdiler.
Crassus’un doğuda İran’daki Parthia Krallığına karşı savaşırken öldü ve Pompeius ile ile Caesar birbirinden kuşku duymaya başladıkları için Triumvirlik dağıldı. Pompeius’un konsül olarak İtalya’ya dönmesi ile etkisine aldığı senato, iç savaş riskine karşı Caesar’ın ordularını terhis etmesini emretti. Bu karara uymayan Caesar, MÖ. 49 yılında ordusuyla İtalya’ya yürüdü ve iç savaş başladı.
Pompeius’u yenen Caesar kendisini süresiz diktatör ilan etti ve bütün yetkileri elinde toplamaya başladı. Ordusu ile beraber başkomutanlık görevini de devam ettiren Caesar, senatonun da yetkilerini kısarak bütün önemli kararların kendi onayından geçmesini sağlayacak yeni düzenlemeler yaptı.
Caesar
Senatodan, yönetimden dışlanarak maddi kayıplara uğratılan aristokratlar, Roma’yı diktatörden kurtararak cumhuriyeti yeniden kurmak isteyenlerle birleşerek Caesar’a suikast düzenledi. Julius Caesar, MÖ. 44. Yılında Brütüs ve Cassius’ın başını çektiği bir grup tarafından senatoda öldürüldü.
Her ne kadar suikastçiler ve destekçileri yeni bir cumhuriyet kurmak için hazırlık yapmış olsa da, Caesar’ın yardımcısı ve konsül Marcus Antonius ordu ile yönetimi ele geçirdi. Caesar’ın yeğeni Octavianus ve Caesar’ın diğer yardımcısı General Lepidus ile 2. Triumvirliği kurdu. Suikaste karışmış kişilerden başlayarak cumhuriyeti savunan bütün senatörlerin ve atlı sınıfın yasal haklarını ve mülklerini ele geçirdiler. Cicero gibi ünlü kişiler de dahil muhalifleri idam ederek, sürgüne göndererek ve hapse atarak dağıttılar. MÖ. 42 yılında cumhuriyeti savunan son güçler de yok edildi.
Octavianus
Savaş sonunda Lepidus, Octavianus ve Marcus Antonius, Roma topraklarınının yönetimini paylaşsa da, anlaşmazlıkların çıkması uzun sürmedi. Octavianus önce politik bir hamleyle Lepidus’un topraklarını elinden aldı. Sonrasında ise Antonius’a savaş açarak kazandı ve Roma’nın tek hakimi oldu. Octavianus’a MÖ. 27 yılında senato tarafından yüce anlamına gelen Augustus ünvanı verildi. Aynı yıl senato, prokonsül yetkilerinin en geniş şekli imperium ve Roma ordularının başkumandanlığı ünvanlarını verdi. Bundan böyle Octavianus, bu yetkilerini de ifade etmek için imparator ünvanını kullanmaya başladı.
Doç. Dr. Necmi Karul'la neredeyse her köyde bir definecinin olduğu Türkiye'de arkeolojinin toplumsallaşmasını, bunda medyanın rolünü ve savaşların kültürel mirasa etkilerini konuştuk.
Türkiye’de neredeyse her köyün bir definecisi olması arkeolojiye olan düşkünlüğümüzden mi ileri geliyor? Peki medya arkeoloji haberlerini nasıl veriyor? Savaş kültürel mirasımızdan neler götürüyor?
Tüm bu soruların yanıtı için İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Prehistorya Anabilim Dalı’ndan Doç. Dr. Necmi Karul’ın kapısını çaldık.
Karul, 12 yıldır Bursa’da Aktopraklık Höyüğü’ndeki Arkeopark’ta kazı çalışmalarını sürdürüyor.
Köprü kurulamazsa alan başkalarına kalır
Arkeolojiyle aramız nasıl?
Arkeologların aşamadıkları meselelerden biri. Biz bulduğumuz şeyin eskiliği, tekliği, farklılığını vurgulamaktan toplum için ne ifade ettiğine yer bırakmıyoruz.
Ne yazık ki yaptığımız işin faydalanıcılarıyla arkeolog arasında köprü kurulamıyor ve bu alanı başkalarına bırakıyoruz. Kim bunlar: defineciler, koleksiyonerler, sansasyonel haber yapanlar.
İnsanların uzak ya da yakın geçmişleriyle bir bağ kurmalarını sağlayamıyoruz. Bu nedenle insanın doğa, çevre ya da insan ile kurmayı beceremediği, sağlıksız ilişkilerden geçmiş de nasibi alıyor.
Maalesef geçmişe sadece meta olarak bakanların temiz havayı, suyu ya da çevreyi korumak gibi kaygılarının da olmadığını görüyoruz. Kısacası yaşamla olan bağlarımız açısından arkeolojinin toplumsallaşması çok önemli. Burada arkeoloğun ya da konusu geçmiş olanların geçmişi bilgiye dönüştürmek kadar o bilgiye ulaşılmasını kolaylaştırmak, anlaşılabilir bir dile tercüme etmek ve toplumun sorularına cevap vermesi gerekiyor.
Bu anlamda arkeolojik alanların eğitim amaçla kullanılması, bazı okullarda arkeoloji derslerinin olması gibi olumlu gelişmeler var.
Arkeolojik esere maddi değer biçilemez
Medyanın arkeoloji konusunda karnesi nasıl?
Medya çalışanlarının her konuda uzman olması beklenmemeli ki bu zaten mümkün değil. Arkeologların kendilerini biraz sizlerin yerine koyarak bilgisini sizlerle, kısa, anlaşılır, ağır bilimsel terminolojiden arınmış bir dile dönüştürüp paylaşması gerekir.
Ama sizin de arkeoloji konusunda bazı ilkelere sahip olmanız beklenir. Kimi bilgi hataları hoş görülebilir ama ilkesiz olmak başka bir sorun. Konu etkileyici şekilde ifade edilebilir ama hata büyükse haberin anlamının kalmayacağını; etkileyici olmak ile doğru bilgiyi paylaşmayı terazinin iki tarafı gibi görülemeyeceğini kabul etmek gerekir.
Nedir bu temel hatalar?
Örneğin arkeolojik bir esere maddi bir değer biçilmesi, sanki bir rayici var! Ya da bundan bir tane var, en eskisi gibi çoğu kez gerçeği yansıtmayan haberler. Sıkça yapılan bu hatalar bizi bilinçli mi yapılıyor sorusuyla karşı karşıya bırakıyor.
Dünyanın hiçbir yerinde arkeolojik eser yasal olarak alınıp satılmıyor. Eğer bu mümkün değilse fiyatlandırmanın nasıl bir anlamı olabilir? Ne işe yarar, neye hizmet eder?
Bir esere değer biçerseniz ancak o zaman benzerleri için bir piyasa oluşturabilirsiniz. Dolayısıyla medyada yer bulan rakamlar bir anlamada bu kara piyasaya hizmet eden manipülasyonlardır.
Her köyün bir kadrolu definecisi var
Bu tarz habercilik Türkiye’de var olan defineciliği daha da mı körüklüyor?
Henüz arkeologların gitmediği yerlerin definecilerin düzenli uğrak yeri olduğunu gösteren çok örnek var. Hepsinin hikayesi de benzerdir, ülkenin her yerinde aynısını duyarsınız; ya 40 metre tünel ya da 40 küfe altın ile başlar. Maalesef bu şekilde başlayan hikayelerin bir diğer ortak yanı da yaptıkları tahribattır.
Defineciliğin kumar gibi hastalıklı bir bağımlılık olduğunu düşünüyorum. Ne yazık ki ülkemizin hemen her köyünde adeta kadrolu bir defineci vardır. Bu kadar çok tutkulu insan şaşırtıcı belki ama bu tutkunun kaynağı geçmiş merakı değil de çabuk zengin olma beklentisi ve geçmişin kendine ait tarafı olduğunu hissedebilecek, bilecek bir derinliğin olmaması.
Bu durumdan yararlanan profesyoneller de yok değil; sahte eser üretenler, ‘definenin yerini gösteren haritalar’. Kısacası defineciler kadar dolandırıcılar da tahribatı arttıran bir unsur.
Madem tarihi eser alım satımı yasal değil o halde neden detektör satışı serbest, neden gazeteci şu kadar milyon dolar değerinde bir eser bulundu diye haber yapabiliyor. En basit anlamıyla defineciliği teşvik eden çok fazla neden var.
Yasalarda definecilik suç, ancak suç üstü gerektiriyor, dolayısıyla tespiti çok güç. Ama en trajik olanı definecilik suçu ile ceza alan biri toplumda başka suçlarda olduğu gibi ayıplanmıyor. Bu da geçmişe aidiyetin toplumsal düzeyde ne kadar zayıf olduğunun bir göstergesi. Dolayısıyla yasalardan çok defineciliğin karşısındaki insanların sayısını arttırmak daha önemli ve bu noktada da arkeolojinin toplumsallaştırılması önemli.
Her müdahale bir tahribattır
Peki insanların kendi oturdukları evin bile yıkılmasına hatta ölmelerine neden olan definecilik nasıl bir tahribat yaratıyor?
Arkeolojik çalışma yöntemleri titizlik gerektirir. Ama nihayetinde bilimsel kazılar da bir müdahaledir, bir bakıma tahribattır; temas ettiğiniz, yerinden aldığınız her şey için bir daha aynı koşulları, ortamı oluşturma şansınız yoktur. Dolayısıyla bilimsel çalışmalar bu çelişkili durum hesaba katılarak titizlikle gerçekleştirilir. Definecilik ise ne olduğunu hiç bilmediğimiz ve bir daha bilemeyeceğimiz, eskiye döndüremeyeceğimiz bir tahribat anlamına gelir.
Müzelerin alımı karaborsayı engellemek için
Öte yandan müzelere bulduğumuz nesneleri parayla satabiliyoruz. Bu bir çelişki değil mi?
İnsanların karşılaştıkları arkeolojik eserleri, bu kendi bahçesinde de olabilir, kara piyasaya sürmelerini engellemek, bir bakıma bir suç işlenmesinin önüne geçmek ya da bu eserlerin bulundukları ülkede kamu malı olarak kalmalarını sağlamak için kurulmuş bir sistem. Eser müzede oluşturulan bir komisyon tarafından değerlendirilip ödeme yapılmakta. Kuşkusuz bu başımıza iş açmaktansa atalım gitsin ya da evimde saklayayım diyenler için de teşvik edici bir uygulama olarak kabul görüyor. Devlet kendisi fiyat biçiyorsa neden serbest piyasası olmasın diye bir soru sorulabilir, ama bunu bir paradoks olarak görmektense arkeolojik eserleri toplumun ortak varlığı olarak kabul etmek daha doğru olur.
Göbeklitepe belgeseli
TRT Belgesel’de yayınlanan ‘Suların Ateşin ve Taşların İmparatorluğu’ isimli belgeselde, insanlık tarihinin en önemli yapılarından Göbeklitepe’de, Hz. İbrahim’in yıktığı putlar olduğunu ileri sürüldü. Göbeklitepe’nin en önemli dikilitaşlarından biri olan ve T biçimli dikilitaşın bir put gibi kırılma sahnesi de belgeselde canlandırıldı. Ne düşünüyorsunuz?
İçler acısı, üzerinde durulması gereken, olur böyle hatalar diyerek geçiştirilmeyecek kadar ciddi bir durum. Yönetmen ‘arkeolojik olarak bu budur denen hiç bir satır yokken hedef gösterme kötü niyetten kaynaklanır’ diyor, kazı başkanı Klaus Schmidt’in kitabından yararlandık diyor. Anlamak mümkün değil; Schmidt kitabında bunlar put mu demiş? Hikaye arkeolojik yerlerde geçtiği halde ‘arkeolojik olarak bu budur’ demedik nasıl bir savunma! Evet asıl arkeolojik bir şeyler söylenmesi gerekirdi, böylelikle Göbeklitepe’yi dekor yapıp alakasız bir şey söylememiş olurdunuz. Açıkçası arkeolojik bir alanın etkisinden yararlanıp, konunun çok tehlikeli bir şekilde saptırıldığını görüyoruz. Belgeselin danışmanlığı için arkeolog yerine başka meslekten insanların seçilmesi de anlaşılır gibi değil. Sonuçta belgeselin gösterimden kaldırılması çok yerinde bir karar. Bu tedbirleri zamanında almaz, yine medyadan gereken tepkiyi vermezseniz sorumluluğu büyük olur.
Neyi kaybettiğimizi bile bilmiyoruz
Savaşla birlikte kültürel mirastan neler kaybediliyor?
Son yıllarda özellikle komşu ülkelerde müzelerin, arkeolojik alanların nasıl bir acımasızlıkla tahrip edildiklerine şahit olduk. Hatta bu tahribat o kadar acımasız ki, sadece höyükleri havaya uçurmak, eserleri kırmakla yetinmediklerini, eserleri bir daha restore edilemeyecek şekilde makinelerle tıraşlandıklarını gösteren videolar izledik.
Sanırım insanlık tarihi geçmişiyle ilgili böyle bir tahribatı hiçbir zaman yaşamadı. Tarihte işgal edilen yerlerde, kendi meclisini ya da tapınağını eskisinin yıkıntıları üzerine inşa eden, bunu bir güç gösterisi olarak yapan toplumlar biliyoruz. Bu orada yaşayan insanlara boyun eğdirmenin, artık senin değerlerinin yerini benim değerlerim aldı demenin araçlarında biri olmuştur. Ama bu bile çoğu kez daha metaforiktir, yeni yükselecek yapıda eskisinin malzemesi devşirilerek kullanılmaya devam etmiştir. Bugün yaşanan ise tamamen geçmişi silme üzerine kurulu bir anlam taşıyor.
Bir diğer mesele ise savaşla birlikte yaygınlaşan tarihi eser kaçakçılığı ve onun beslediği definecilik. Tahribat o kadar üst seviyedeki bu sadece savaşın yoğun olarak yaşandığı yerlerde değil, denetimin azaldığı yakın çevresinde de gerçekleşiyor.
Savaşın neden olduğu bir diğer önemli sonuç ise, bu bölgelerde uzun süredir arkeolojik kazıların yapılamaması. Bu sayede oluşan tahribat genelde gözden kaçıyor. Özellikle daha önce kazı yapılan yerler, açığa çıkarılan kalıntılar hem doğanın hem de insan tahribatına açık durumda.
Bu durumun yakın coğrafyamızda yaklaşık bir otuz yıllık geçmişi var. İran-Irak savaşıyla başlayan süreçte zamanla yüzlerce büyüklü küçüklü yerleşim yeri tahrip oldu, yüzlerce kazı çalışması yapılamaz hale geldi. Nitekim güney komşumuz Suriye, insanlık tarihinin görkemli kültürlerine ev sahipliği yapmış, on binlerce yılın kalıntılarını barındıran bir coğrafya da aynı şeyleri yaşıyor. Bu yıkım sadece toprak altında kalmış yerleşimleri değil Halep gibi tarihi dokusu oldukça iyi korunmuş bir kenti de girdabı içerisine aldı yok etti.
Arkeolojik anlamda Anadolu’nun bir parçası olduğu Yakındoğu insanlık tarihinin bütün aşamalarının yaşandığı nadir bir coğrafya. Dolayısıyla buradaki arkeolojik bilgi dünyanın başka yerleriyle kıyaslanamayacak kadar derin ve farklılıklar içermekte. Ve ne yazık ki savaşlar yüzünden biz bu zenginliği geri gelmeyecek şekilde kaybediyoruz.
Neyi kaybettiğimizi dahi bilmiyoruz, bu da madalyonun bir diğer yüzü. Bildiğiniz, bilgiye dönüştürdüğünüz bir yeri, eseri kaybetmek ile neyi kaybettiğinizi dahi bilmemek arasında büyük bir uçurum vardır. Kaybettiğimizi ve kesinlikle bir daha öğrenemeyeceğimizi biliyoruz. Geri getiremeyeceğimiz şeyler…
Arkeolojik yer seçme Türkiye'de lüks
Sizin elinizde olsa en çok nerde kazı yapmak isterdiniz? En önemli gördüğünüz ya da en merak ettiğiniz?
Türkiye çok hızlı yapılaşmanın olduğu, büyük sanayi projelerinin gerçekleştiği bir yer. Otoyollardan, boru hatlarına, barajlara kadar büyük alanları etki altında bırakan projeler bunlar. Dolayısıyla yer seçmek lüks sayılır. Türkiye büyüklüğünden ziyade tarihin hemen hemen her döneminden kalıntıları barındıran bir coğrafya. Ve bu kalıntılar bir dağın zirvesinde, bir ovada ya da İstanbul Yenikapı’da olduğu gibi suyun metrelerce altında karşınıza çıkabilir.
Benim uzmanlık alanım tarihöncesi ve özellikle yerleşik yaşamın başlangıcı. Bu dönem beni heyecanlandırmaya devam ediyor. Önceliğim ise baraj gibi projelerden etkilenecek tahribata açık yerler.
Arkeolojik alanda bir yaşam
Bursa Aktopraklık Höyük’te bir arkeoloji okulu kurduğunuzu biliyoruz, bu konudan biraz bahseder misiniz?
Aktopraklık, Neolitik Çağa tarihlenen, geçmişi günümüzden 8000 bin yıl kadar öncesine giden bir yer. Burada açığa çıkardığımız kalıntıların bir kısmını koruma altına alarak gezilebilir bir alan haline getirdik. Ayrıca verilerinden yola çıkarak tarihöncesi dönemi anlatan iki köy canlandırması kurduk.
Ayrıca yakındaki Eski Kızılelma köyünden terk edilmiş, yaşları 150-200 yıl olan evler taşıyarak bir de geleneksel bir köy canlandırması yaptık. Bunlar bir zaman tünelinin farklı durakları şeklinde gezilebilmekte. Ayrıca ilk ve ortaokul öğrencilerine ve şimdilik yılda bir kez de Türkiye’nin farklı üniversitelerinden gelen öğrencilerle yaz okulları düzenliyoruz. Çömlek, taş alet yapma, metal eşyalar üretme ya da bitkilerden boya elde edip tarihöncesi dokuma yöntemleri gibi atölyeler düzenliyor, bunlarla ilgili teorik dersler veriyoruz. Bu eğitimleri yaygınlaştırarak arkeolojinin toplumsallaşmasına katkı sağlamaya çalışacağız. Yakında açılacak, yapımını Bursa Büyükşehir Belediye’nin üstlendiği Aktopraklık Doğa Tarihi ve Arkeoloji Müzesi ise bu çabamızı daha da kurumsallaştıracak.
Oteli her yere yapabilirsiniz ama Sultanahmet tek
Peki İstanbul’a baktığımızda neyi kaybediyoruz?
Şu sözlerle başlayayım, arkeologlar her şey, her koşulda yerinde kalacak ve korunacaktır demiyor. Ama İstanbul bir tane. Ve bu bir taneliği bugünkü halinden değil tarihsel geçmişinden geliyor.
Suriçi ve çevresi… Hani dünya yıkılsa bile, hani öncelikli kurtarılacak eşyalar vardır ya işte ilk kurtarılacak, göz bebeği gibi bakılacak yerlerden biridir Suriçi.
Örneğin Four Seasons otel inşaatı uzun bir süre gündem olmuştu. Dünyada bu otelden çok sayıda olduğunu ancak Sultan Ahmet’in tek olduğunu unutmamak gerekir. Oteli her yere yapabilirsiniz.
Suriçi geçmişi en az 8500 yıl öncesine giden, yakın geçmişimizin anıtları ile bezenmiş, Tahtakale gibi, gökdelenler olmasa da yüzlerce yıldır büyük bir ticari merkez olmayı sürdüren, kısacası dünyada benzeri olmayan bir yer.
Yere gömülen çöpler
Kentin bu kimliğinin korunması lazım. Ancak bu kimlik kimileri için ranttan daha fazlasını ifade etmiyor. Bu da kontrolü güçleştiren bir durum. En basiti, Suriçi’nde yere metrelerce gömülen çöp varilleri, bölgenin ne yer altını ne de silüetini hesaba katan yüksek binalar gibi çok sayıda olumsuz örnek verebiliriz. Yakın geçmişi ile övünmeyi seven bir toplum olsak da Suriçi’ndeki birçok Osmanlı çeşmesi tahrip olmuş durumda.
Gezmeye gittiğiniz bir yerde “bu alana girmeniz için birkaç kilometre yürümeniz, araç değiştirmeniz lazım” denmesi ancak orada yaşayanların ve yönetenlerin alana verdiği kıymeti gösterir. Biz ise kentin kalbine her türlü aracı sokuyor, araç trafiğini teşvik ediyor, oteli inşa edip, “ben size bu işin tam kalbinde oda satıyorum” demeyi tercih ediyoruz.
Mevcut yapıların ticari işletme olarak değerlendirilmesinin yanlış olduğunu söylemiyorum ama planlamanın koruma öncelikli olması lazım. Kimsenin biraz daha fazlasını talep dahi edemeyeceği şekilde sınırların çizilmesi ve kimse için bunun delinmemesi gerekir. Belediyelerin özellikle bu konuda sağlam bir gardının olması lazım.
Otopark yapmak için kolonu kesilen bir binadan belediye ancak yıkıldığı zaman haberdar oluyor, ya da İstanbul Sur’una trafik rahatlasın diye kapı açılabiliyorsa bundan herkes sorumluluk hissetmeli.
Çok sayıda yanlış restorasyon uygulamasına rağmen İstanbul Surları dünyanın en iyi korunmuş Ortaçağ surlarından biridir. Bunun kıymetini bilmek başta konuştuğumuz gibi arkeolojinin, geçmiş bilincinin hurafelerden sıyrılmış bir şekilde toplumsallaşmasıyla sağlanabilir.
Aidiyet azaldıkça kenti terk etmek kolaylaşır
Ama şimdi bostanların yerine farklı projeler var.
Kentin anıtsal, Mimar Sinan gibi büyük ustaların yapıtlarından ibaret olmadığını düşünmek lazım. Parkların, bostanların yine bu kentin kültürel mirasının bir parçası olarak korunması gerekiyor. Sulukule’deki Roman mahallesi bir başka örnek. Sulukule’ye Romanları Fatih Sultan Mehmet yerleştiriyor. Bu semt Fatih’in ismini taşıyorsa Romanları orada yaşatmak önce o semtin, sonra hepimizin sorumluluğu olmalıydı.
Aynı sorumluluğu İstanbul’un her köşesi için, silueti için, toprak altı için taşımalıyız ve bütün bunları günün ihtiyaçlarına cevap verecek bir kent ile birlikte sağlamak mümkün. Tabii buna niyet etmeniz gerekir, kararları verenin bu sorumluluğu taşıması, bilime değer vermesi, kentte yaşayanın kenti ile ilgili kaygısı, beklentisi ve önerisi olması lazım.
Son günlerde bu ülkeyi en kısa yoldan nasıl terk ederim diyenlere şahit oluyoruz. Etrafınızda aidiyetinizi sağlayan şeyler ortadan kalkınca bu süreç hızlanır. Bu değerler de ancak onları yaşattığınız sürece vardır. Yaşatmadığınız da ise kent sizin olmaktan, siz de o kentin bir parçası olmaktan çıkarsınız. O zaman zaten sizin için orayı terk etmek en kolay şeydir.
History Channel’ın 2013 yılında ekranlara getirmeye başladığı ve kısa sürede fenomen haline gelen, şu anda dördüncü sezonu devam eden Vikings dizisi günden güne daha çok ilgi odağı olmaya devam ediyor. Bunun sebebi olarak; konunun orijinalliği, kostümler, oyunculuk gibi birçok ana ve ara maddeyi çekinmeden sıralayabiliriz. Dizinin bu kadar gündemde kalması, üzerinde birçok araştırma ve incelemeye girilmesinin yanı sıra gözlerden kaçan bir detay bulunmaktadır: Tarih boyunca Vikingler ve Türklerin akrabalığına dair “Vikingler akrabamız mı?”, “Ragnar ve silah arkadaşları uzaktaki yakınlarımız mı?” sorusunu gelin kaynaklarla inceleyelim.
İsveç tarihinin en ünlü tarihçilerinden biri olan Prof. Olof Hellqvist’in 1993 yılında yayınladığı iki ciltlik devasa İsveççe Etimoloji Sözlüğü’ne (Svensk Etymologisk Ordbok) baktığımızda; “göl” sözcüğünün Eski Kuzeyce (Urnordiska) “guljö, gjöl” sözcüğünden geldiği, İzlandaca “gil ”, Norveççe “gyl, gjöl”, Fince “kulju” olduğunu belirtiyor. Ayrıca İskandinavya’da bu sözcükten türeyen yer adları belirtilmiş: Göljahult, Gölyaryd, Göljemåla, Gölinge… Göl sözcüğü ile başlayan bu serüven İsveççe ve Türkçe arasında, peşi sıra yüzlerce ortak kelimeyi gündeme getirmeye başlıyordu.
İsveççe’nin Türkçe ile benzerlikleri hakkında ise Mr. Johan Ihre, tarih kitabını yazmadan 5 yıl önce, Odin ve yanındakilerin Türk olduklarını Snorre Sturlesson’un yazılarına, Kuzey söylencelerine, masallarına ve destanlarına dayanarak kanıtlamak istemiştir. Daha da ileri giderek İsveççe ile Türkçe arasındaki benzerlikleri incelemiştir.
Prof. Sven Lagerbring ise benzerliklerden şu şekilde bahsediyor: Eski masallarımızda eski İsveççe’nin Odin tarafından getirildiği anlatılır. Oden, Herwarar masalının birinci bölümünde Tirkiar (Türkler) ve Asiemaen (Asyalılar, Asyalı adamlar) olarak tanıtılan büyük bir kitlenin önderiydi. Are Frode de aynı öyküden bahseder. Burada tanımladığı soy ağacında, Odin’in oğlunun adının Yngve Tirkia olduğunu söyler. Sturlesson’un, Ynglinge masalı 5. bölümünde, Odin’in, çok mülkünün bulunduğunu açıkladığını ve Tyrkland’dan (Türkiya) yolculuğunu ayrıntılarıyla anlatır. Türkler çok uzun zamanlardan beri Hazar Denizi’nin ve Kafkas Dağları’nın kuzeylerinde çok geniş topraklara sahiptiler. “Asaların (Asya adamları – Asyalılar) nerede oturduklarını belgelemeye gerek yok. Ptelemaeus onları bu bölgelere, Don Nehri’nin (Eski İsveççe: Tanais) doğusuna koyuyor. Bunu Sturlesson da doğruluyor. Odin ve onun geldiği yer konusunda Latin yazarlardan bilgi aldığına dair bir veri bulunmuyor. Tüm Türkler diğer pek çok akraba halklar gibi göçebe idiler. Büyük bir olasılıkla, o nedenle “gezgin – göçer” anlamındaki İbranice schut (Latince: Vagar) sözcüğünden esinlenilerek Schyther (İskitler) olarak anılmışlardır. Buna bağlı olarak da tüm ülkeye, Grekler ve Romalılar tarafından Scythia (İskitya) adı verilmiştir.
Ynglinge Masalı
İzlanda tarihinin kadim eserlerinden biri olan Ynglinge Masalı (Ynglingesagan) kitabından birkaç bölüm ise şu şekildedir:
Ynglingesagan II. Bölüm: Asya’da, Don Nehri’nin (Tanakvist) doğusundaki ülkeye Asaland (Asa ülkesi, Asya) ya da Asa hem (Asya Yurdu) denirdi. Buradaki baş kaleye de Asgård (Asyalılar kalesi) deniyordu. Buraya bir önder egemendi. Adı Odin’di. Akrabaları Tirkialar idi.
Ynglingesagan V. Bölüm: Kuzeydoğudan güneybatıya doğru uzanan ve İsveç’i (Svitjod) diğer ülkelerden ayıran büyük bir dağ vardır. Bu dağın güney yamacı Türkiye’den (Türkland) uzak değildir. Burada Oden in çok geniş mülkleri vardır.
Ynglingesagan XXI. Bölüm: Sveigder ülkeyi babasından devraldı. Tanrılar yurdunu ve ilk Odin’i ziyaret etme sözü verdi. Kendisiyle birlikte on iki yoldaş dünyayı dolaştı. Türklerin ülkesine (Turkland) ve Büyük İsveç’e (Svitjod det stora) geldi. Orada pek çok akrabasını buldu. Bu yolculuk beş yıl sürdü. Sonra İsveç’e (Svitjod) geri döndü.
İşte bu yazılı kaynaklarda da geçtiği üzere kadim Viking irfanı ve Türk Tarihi arasında birtakım benzerlikler yakalamak mümkün. Her iki tarihin, mitolojilerine de bakıldığında aynı şekilde benzerlikler görülüyor. Kim bilir belki de Ragnar, Floki ve diğerleri bizim uzaktaki yakınlarımızdır.
Medyanın Arkeoloji Cehaleti Göbekli Tepe’yi de Vurdu
Şanlıurfa’nın Haliliye ilçesinde yer alan Göbekli Tepe, yüzyılın en önemli arkeolojik keşfidir. Bir kült alanı, dünyanın en eski tapınağı vb. şekilde lanse edilen Göbekli Tepe’de; T biçiminde büyük taşlar (megalit) bir mimari bütünlük içerisinde inşa edilmiş ve taşların üzerilerine insan ve hayvan kabartmaları yapılmıştır. Yaklaşık 6 metre boyutlarına çıkabilen dikilitaşların 12.000 yıl önceye ait olması, hem arkeoloji dünyası için hem de dinler tarihi ya da geçmişe gizemli bir alan olarak bakan her oluşum için büyük bir sürpriz olmuştur.
Arkeoloji camiası bugüne kadar kabul edilen bir sürü bilimsel veriyi geçersiz hale getiren bu keşfi tartışırken, bazı çevreler Göbekli Tepe’nin “kutsal kitaplarda sözü edilen cennetin kapısı olmasından, uzaydan gelenlerin merkezi olmasına kadar” (Özdoğan 2015) tutarsız, hayalci ve saçma yorumlar da bulunmaktadır.
Neredeyse küresel bir hal alan bu “cehaletin” en son örneğine ne yazık ki ülkemizde şahit olduk. TRT Belgesel kanalında yayınlanan “Suların Ateşin ve Taşların İmparatorluğu” adlı belgeselde (!) semavi dinlerin ortak figürü olan İbrahim Peygamber ile Göbekli Tepe arasında bağ kurulmakta ve şöyle denmekte; “Göbekli Tepe’de yer alan heykellerin Hz. İbrahim’in babası Aser’in yapmadığını kim bize söyleyebilir? Ya da Hz. İbrahim’in kırdığı putların yer aldığı tapınağın Göbekli Tepe olmadığını ileri sürebilir miyiz?” Bu seslendirmeyi takiben Göbekli Tepe’den bir dikilitaşın parçalara ayrılışının canlandırılması yapılmakta, Irak ve Suriye’deki kültürel mirası katleden IŞID benzeri bir görüntü verilmektedir.
Unesco Dünya Kültür Mirası Geçici Listesi’nde yer alan Göbekli Tepe, daha önce Davos’ta büyük bir organizasyonla tanıtılmıştı. Dünya Ekonomik Forumu’nun 46. Yıllık toplantısında Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Doğuş Grubu’nun desteğiyle yapılan tanıtımda Göbekli Tepe’nin tarihi yanlış verilmiş, daha sonra basındaki haberlerden ötürü yanlış tarih değiştirilmişti.
Artık biraz silkinmemiz lazım. Göbekli’den ne istiyoruz? Nedir alıp veremediğimiz bütün dünyanın merakla ve heyecanla takip ettiği bu merkezden? Neden her güzelliğe düşmanlık ediyoruz? Google’da ya da Amazon’da bir Göbekli Tepe araması yapın bakın karşınıza nasıl yüzlerce kitap, makale, belgesel, fotoğraf çıkıyor. Bu gurur duyulası güzelliği niye katletmeye çalışıyoruz?
Arkeoloji insanoğlunun hayatı ve dünyayı anlama çabasına, merakına hizmet eden bir bilim alanıdır. Geçmişi anlayıp geleceğe umutla bakmaya yönelen naif bir düşünceye ve insanlığın gidişatı hakkında insanlığı bilgilendirme gibi bir misyona da sahiptir. Dünyanın arkeolojik açıdan en zengin topraklarında har vurup harman savuran bir zihniyetle hareket eden Türkiye, değersizleştirdiği arkeolojik geçmişine daha fazla sahip çıkacağına neden ötekileştirmektedir? Bu soruyu herkesin sorması gerekiyor. Neden her şeyi dine alet ediyoruz? Bu soruyu herkesin sorması gerekiyor. Neden her alanda cehalet bu denli kendine yer buluyor? Bu soruları herkesin kendine ve içinde yaşadığı sisteme sorması gerekiyor.
TRT’deki yayına dönüp sorularına cevap verirsek “Göbekli Tepe’de yer alan heykellerin Hz. İbrahim’in babası Aser’in yapmadığını kim bize söyleyebilir? Ya da Hz. İbrahim’in kırdığı putların yer aldığı tapınağın Göbekli Tepe olmadığını ileri sürebilir miyiz?”
Biz arkeologlar söyleriz. Göbekli Tepe ile Aser arasında hiçbir ilişki yoktur. Eğer cehalet içinde boğulmuyor olsaydınız gerek Yahudi ve Hristiyan araştırmacıların hatta arkeologların gerekse İslami kaynakların Abraham/İbrahim’in hayatını anlamak ve algılamak adına yaptıkları çalışmalara değinirdiniz. Bilimin ideolojik bir araca dönüştüğü bu çalışmalar bana anlamlı gelmese de insanların bilme ve öğrenme özgürlüklerinin iyi bir örneğini oluşturur. Bunlara değinirdiniz.
Bize sorsaydınız din üzerinden böyle bir yorum yapamayacağınızı, insanların avcı toplayıcı bir yaşam sürdürdüğü bir dönemde Göbekli Tepe gibi bir şaheseri inşa etmelerinin ne anlama geldiğini öğrenirdiniz.
Sizin ifadenizle “Hz. İbrahim’in kırdığı putların yer aldığı tapınağın Göbekli Tepe olmadığını” ileri sürebiliriz. Hiçbir ilişkisi olmadığını, saçmalamış olduğunuzu da ileri sürebiliriz. Türkiye’nin bu en önemli kültürel miraslarından birini IŞID zihniyeti gibi tehdit edişinizi, hepimizin vergilerinden sağlanan paralarla finanse etmenizi de bir yurttaş olarak; meslektaşlarım, öğrencilerim ve fikirlerime katılan insanlar adına protesto ediyorum.
Yararlanılan ve “Önerilen Kaynaklar”
Mehmet Özdoğan, “Göbekli Tepe’yi Anlamak”, Aktüel Arkeoloji 2015. (Genel olarak derginin Göbekli Tepe’yi Anlamak sayısı)
Klaus Scmidt, Taş Çağı Avcılarının Gizemli Kutsal Alanı Göbekli Tepe, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 2007.
Ian Hodder, Origins of Settled Life; Göbekli and Çatalhöyük, Talks At Google. https://www.youtube.com/watch?v=zKwSg7OyvoE
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming
Mısır piramitlerindeki bulgular, satrancın günümüzden 4000 yıl önce oynandığına dair kanıtlar sunmaktadır. Satrancın, Çin’de, Mezopotamya’da ve Anadolu’da da oynandığına dair bulgular ise farklı zamanlarda yapılan arkeolojik kazılar sonucunda ortaya çıkmıştır.
Bugünkü Türkmenistan'da yapılan kazılarda, burada yaşayan Kuşhan Türklerine ait ve MS 150. yüzyıla ait olduğu saptanan satranç taşlarının bulunması, satrancın ilk defa Kuşhan Türklerince oynandığı ve onlar tarafından Hindistan'a götürüldüğü yolunda iddiaları gündeme getirmektedir.
Satranç ile ilgili ilk yazılı belgeler M.S. 3.-4. yüzyıllarda yaşamış Hint Hükümdarı II. Chandragupta zamanında yazılmış Sanskritçe metinlerdir. Bu metinlerde oyunun ismi ‘Çaturanga’ olarak geçmektedir. 600lü yıllarda Hindistan’ın Pencap bölgesinde oyunun kurallarının son halini aldığı düşünülmektedir ve aynı yüzyılda Çin’de de satranç ‘Sat-RanÇu’ ismiyle oynanmaya başladığı yolunda iddialar mevcuttur.
Satrancın ortaya çıkışı ve dünyaya yayılışı ile ilgili çok sayıda araştırma sonucu var olsa da bulunan ilk satranç taşları M.S. 760 yılına aittir ve Afrasiyap’ta; ilk satranç takımı ise Nişapur, Türkistan’da bulunmuştur.
Satranç taşına benzer taşların Kuşhan Devleti başkenti Dervazintepe’de (M.S. 100) bulunduğu düşünülmektedir. Bazı tarafsız kaynaklarda ise satrancın Kuşhan Türkleri tarafından Hindistan’a getirildiği bildirilmektedir. Güney Özbekistan’da 2. yüzyıldan kalan antik kalede, 1972 yılında yapılan kazı çalışmalarında satranç taşları bulunmuştur. Rus satranç taşları uzmanı Linder, bunların satranç taşı olmayabileceğini; ancak satrancın öncüsü olabileceğini söylemektedir. Antik kalede bulunan kalıntılar satranç tarihini kabul edilenden daha öne çekmektedir.
Satranç taşları ve satranç tahtasının biçim ve tasarımında Türk Medeniyetlerinde önemli bir yeri bulunan balbal, çadır, kümbet ve at sembolü gibi sembollerin büyük bir rol oynadığı da düşünülmektedir. XI. yüzyılda bir fildişi satranç takımı bulunmuştur ve Selçuklu satranç takımı olarak adlandırılan bu takım, IX. ya da X. yüzyıla ait diğer fildişi taşların bir satranç takımına ait olduğunun bir kanıtı olarak kabul edilmektedir.
Rusya’nın çeşitli bölgelerinde Türk medeniyetlerine ait yerleşim yerlerinde de satranç takımlarına rastlanmıştır. Ruslar bu taşların ve satrancın Hazar Volga Boyu yolundan taşındığını söylemektedirler. Bu bölgelerde rastlanan taşlar, Afrasiyap taşları ile benzerlik göstermektedirler.
Moğolistan’daki Hun-Göktürk Dönemi Anıt Mezarlığı ‘Şatırçulu’ ismini taşımaktadır. Türkçe olan Şatır, Şatra, Şıdıra, Şatıra ve Şator kelimeleri Satranç anlamına gelmektedir.
Satrancın 6. yüzyıldan itibaren İran’da bilindiğine ilişkin bulgular bulunmaktadır. 500lü yıllarda yaşayan İran Şahı I. Hüsrev’e bir satranç takımı hediye edilmiştir ve oyun ‘Çatrang’ olarak isimlendirilmiştir. 600lü yıllara gelindiğinde ise Arapların İran’ı istila etmesinin ardından oyun Arap-İslam dünyasında kabul görmüş ve ‘Satranj’ olarak anılmaya başlanmıştır. Oyun Endülüs Devleti aracılığıyla da İspanya üzerinden Avrupa’ya yayılmıştır. Satrancın Kuzey Avrupa ve Doğu Roma İmparatorluğu’ndan Avrupa’nın tamamına yayıldığına dair görüşler olsa da satrancın Türkistan coğrafyasından Avrupa’ya taşındığı düşünülmektedir.
Bazı kaynaklara göre Avrupa’daki ilk satranç takımının Halife Harun Reşid tarafından Fransa Kralı Charlemagne’ye hediye edilen satranç takımı olduğunu kaydetmektedir. Katalonya, Fransa, Floransa, Sicilya, Polonya, İngiltere, Hollanda, Norveç, Arnavutluk, Özbekistan ve Afganistan gibi Avrupa’nın ve Asya’nın çeşitli bölgelerinde çok sayıda Ortaçağ satranç takımları ve müstakil satranç taşları bulunmuştur. Bodrum Serçe Limanı Cam Batığı buluntusu Türk tipi satranç seti ise satrancın Avrupa’ya yalnızca Araplar ile değil Türkiye üzerinden de taşındığını göstermektedir. 15. yüzyıldan itibaren Avrupa’da soylular arasında popüler olan satranç, burada ‘kraliyet oyunu’ olarak anılmıştır.
Arap ve Avrupa el yazması kitaplardan sonra İspanyol Lucena’nın ilk basılı satranç kitabında (1497) satrancın o zamanki yeni ve günümüzde de kabul edilen kuralları yer almaktadır. Ayrıca İspanyol El Greco’nun (17. YY) ve Fransız Philidor’un (18. YY) satranç kitapları bulunmaktadır. Satrancın kuralları ve dizilişleri zaman içinde çeşitli değişiklikler göstermiş olsa da 19. Yüzyılda bugünkü halini almıştır.
1850'lerden itibaren güçlü oyuncuların yer aldığı satranç turnuvaları düzenlenmeye başlamıştır. İlk dünya satranç şampiyonluk karşılaşması ise, zamanın iki güçlü oyuncusu olan Steinitz ve Zukertort arasında oynanmıştır. Maçı 10 galibiyet, 5 beraberlik ve 5 yenilgi ile W. Steinitz kazanarak ilk resmi dünya satranç şampiyonu olmuştur. Steinitz aynı zamanda, satrancı sistematik oynama kavramının da babası kabul edilmektedir.
Surlar içindeki eski Antalya kentinin kapılarından biri de bugün yaygın ismiyle “Üçkapılar” ya da tarihi adıyla Hadrianus Kapısı.
Bir anlamda Antalya'daki tarihi yapılardan en iyi korunmuşlarından birisi Üçkapılar. Bir Roma eseri olan bu yapı, M.S.130 yılında Roma İmparatoru Hadrian adına yapılmıştır. Zamanla şehir surları kapının dış kısmını kapatmış ve kapı uzun yıllar kullanılmamıştır.
Kaleiçi tarafından Üçkapılar'ın görünümü
Muhtemelen şehri sarmalayan sur Üçkapılar'ın da önünden geçmiş, bugün Kaleiçi dediğimizi eski kentin bir ucunda belki dışarıya çıkılmayan, çıkılsa bile bugünkü boyutunda “üç” adet kemer büyüklüğünde olmaksızın kalenin dışına açılan bir geçide de kılavuzluk etmiştir.
Eserin günümüze değin yıkılmadan gelebilmesinin bir nedeni belki de budur. Sur kalıntılarının yıkılması ile kapı ortaya çıkarılmıştır. Pamfilya'nın en güzel kapısı olarak kabul edilmektedir. Üst kısımları kubbe şeklinde üç açıklık vardır. Sütunları hariç tamamen beyaz mermerden yapılmıştır. Oyma ve kabartma süslemeleri döneminin bütün özelliklerini taşımaktadır. Kapının orijinalinin iki katlı olduğu bilgisi vardır. Fakat üst kat hakkında yeterli bilgimiz yoktur.
Kapının iki tarafında, kapı ile aynı zamanda yapılmadığı bilinen iki kule vardır. Bunlardan Güneydeki Julia Sancta kulesi olarak bilinir ve bir Hadrian devri eseridir. Süslemesiz blok taşlardan yapılmıştır. Kuzeydekinin ise alt kısımları antik çağa ait olup üst kısmı Selçuklu'lar zamanından kalmadır.
Üçkapıların restorasyon sonrasında değiştirilen korint üslubu mermer sütunları
BİR KAPIDAN GEÇECEKSİN…
Üçkapılar Kaleiçi bölgesiyle “kale” dışı bölgeyi birbirinden ayıran bir geçiş noktası sanki. Bir tarafta tarihi kent diğer tarafta artık kale içine sığamamış ve dışında yeniden kentsel anlamda mekanlaşmış bir organizasyonun geçiş noktası.
Geçmiş dönemden bir savaşçı Üç Kapılar önünde dinleniyor
Karakaş Cami ve kavşağına açılan Üç Kapılar, bugünkü Atatürk Caddesi aksına eski kenti bağlamaktadır. Eskiden Karakaş Camisi de bugünkü gibi (son on yılda restore edilerek değiştirilen bir camidir artık) değildi ve kargir, kiremit çatılı bir camiydi. Hemen karşısında, yani Üç Kapılar Güney kulesine bitişik Karakaş Kahvesi vardı. Bu kahvenin kapalı yapısı küçüktü ve kalenin bedenine yapışıktı. Güney Kulesi ile bağlantılı yıkılmasına ‘gerek görülmeyen’ tarihi sur parçalarının yıkılmamış olanlar numunelik olarak burada izlenebilir. Bugün küçük bir yeşil alan-park olan bu boşluk 1960'lı yıllardan seksenler sonuna kadar Karakaş kahvesinin açık çay bahçesi olarak kullanılır ve bu boşluk o günlerin (daha çok erkek) gençlerinin kentsel bir buluşma yeri olarak kullanılırdı.
Kapının önünde durup birkaç saniyelik bir değerlendirme yapınız. Bir yanda modern Antalya'nın çift sıra palmiyelerle ikiye ayrılmış Atatürk Caddesi. Kapının arkasında ise eski Antalya, geçmişle günümüz arasında Pamfilya'nın en güzel kapısı ise tam bu sınırda. Bu kapının iki yanında ise iki ayrı çağ ve medeniyetin eseri kuleler. Çağlar ve medeniyetlerin uyum içinde birbiri ile kaynaşması. Bu durum tarihi yapılarıyla iç içe olan Antalya'nın pek çok yerinde görülebilen ilginç bir özelliktir.
Hadrianus’un kapıyı açmasını bekleyen dönemin bir kadın bir erkek heykeli kapının karşısında
HADRİANUS KAPISI
Üç gözlü olan kapının Latince bir kitabesi vardır. Korint üslubunda süslü mermer sütunlardan, kapının üzerinde yer alan, imparator ve ailesinin heykellerinden günümüze sadece kitabe kalabilmiştir.
Son olarak bilinen, 1960'lı yıllarda tarihi kapı yeniden ele alınmıştır. 1960 öncesinde görünen öndeki üç kapının kenarındaki kornişlere uzanan piramidal sütunlar yerine mermer korintien sütunlar ve korint başlıklar konulmuştur.
Tarihten beri “mermer” kapı olarak adlandırılan eser, bu restorasyon sırasında meydana gelen hasarlarından arındırılmış, eksik parçalar aslı gibi yeniden yapılmış ve yerine özenle konmuştur. Antalya ve çevresinde daha önce örneğin Aspendos antik tiyatrosunun Atatürk emriyle restore edilmesi zinciri içinde kentin tarihi kimliğine büyük değer katan “Üçkapılar” eseri de kaldırılmış ve bugünkü görünümüne çok yakın bir hale getirilmiştir.
Üçkapıların 1940'lardaki konumu
Kapının aslında geçiş için ortadaki kemerinin altı kullanılmakta, önce merdivenlerden ilerlenmekte ve yine tarihi taş döşemeye basılarak yeniden merdiven çıkılmaktadır. Bu merdiven inme ve çıkmanın yapıldığı 130'lu yıllarda da mevcut olup olmadığı tam olarak bilinmemektedir. Zira Hadrianus kapısı bugün bütün ihtişamına rağmen biraz yere gömük bir his uyandırmaktadır. Böyle bir eserin zemin kotundan girilip çıkılsa kemerlerin yüksekliği daha iyi anlaşılabilir şüphesiz.
Bugünlerde yapılmış olan cam-çelik geçiş yolu
Cam çelik geçiş yolunun altında kalan orijinal döşeme kaplaması
Son yıllarda orta kemerin altındaki orijinal taş döşemeye basılmadan yapılan bir cam köprü ile merdivenlere uzanılmaktatır. Böylece hem döşemenin aslında yıpranmış ve biraz da üzerinde zor yürünmesinden kaynaklı sorundan kurtulunmuş hem de şeffaf köprü ile aşağıdaki döşeme izlenilmeye devam edilmiştir.
Hadrianus kapısından detaylar
1960'lı yıllarda Üçkapılar. Kapının önünde müşterisini bekleyen fayton
Hadrian Kapısı’nı 360 derece açıyla görüntülemek için tıklayın!
Machu Picchu (okunuş: Maçu Piççu veya Maçu Piçu, Quechua: Machu Pikchu), bugüne kadar çok iyi korunarak gelmiş olan bir İnka antik şehridir. 7 Temmuz 2007 tarihinde Dünyanın Yeni Yedi Harikası'ndan biri olarak seçilmiştir.
And Dağları'nın bir dağının zirvesinde, 2.360 m yükseklikte, Urubamba Vadisi üzerinde kurulmuş olup Peru'nun Cusco şehrine 88 km mesafededir. Şehir, İnkalı bir hükümdar olan Pachacutec Yupanqui tarafından 1450 yılları civarında inşa ettirilmiştir. İspanyol istilacılar 1532 yılında buraları işgal ederken sık dağlar arasında kalmış bu şehir, istilacılar tarafından fark edilmemiş ve bu sayede zarar görmemiştir. Machu Picchu 200'den fazla merdiven sistemiyle birbirine bağlı olan taş yapıdan oluşur. Şehrin 3000 basamağı bugün hâӀâ gayet iyi durumdadır.
Kuruluş amacı ve anlamı bugüne kadar gelmiş olan tartışma konusudur. Günümüze gelmeyi başarmış bilimsel kanıt içerikli çok fazla ipucu bulunmamasından sadece tahminler yapılabilmektedir. Bu yüzden o zamanlardaki adı bilinemeyen şehir, ismini bugün yakınlarda olan bir dağ zirvesinden almıştır. Şehrin tarım alanı olarak kullanılan teraslardan oluşan bölümleri, Eski Zirve (Quechua dilinde: Machu Picchu) denen dağın eteklerindedir. Şehrin sonunda ise Genç Zirve (Quechua dilinde: Wayna Picchu) yükselir.
Tarihçe
Şehirde içinde 100'den fazla insan iskeletinin bulunduğu 50 adetin üzerinde mezar keşfedilmiştir (ilk başlarda bunların %80i kadın olduğu sanılmış, ama sonraki incelemelerde eşit dağılım olduğu tespit edilmiştir). Bu keşfe istinaden şehrin, İnkalar'ın yetiştirme ve disiplin yeri olduğu teorisi geliştirilmiş. Ancak zamanımızda bu teori geçerliliğini yitirmiş durumdadır. Daha çok bugün kabul gören teori, şehrin 700'den fazla İnka asil ve din adamına ev sahipliği yapmış olduğudur.
Antik şehirde taş pencere
1912 ve 1913 yıllarında Bingham, şehri ortaya çıkarmaya başladı. 1915'de Machu Picchu araştırmalarıyla ile ilgili bir kitap yayınladı. National Geographic Society'nin Nisan 1913 sayısını Machu Picchu şehrine ithaf etmesiyle meşhur oldu.
Şehrin aslında 2 yıl öncesinden keşfedildiği; ama şehrin altınlarının ABD'ye götürülmesi için Bingham'ın zaman kazanmak istediği iddia edilmektedir. Diğer bir yerlilerin iddiası ise, köylülerin çoktan 1901 yılında şehri keşfetmiş olduğu ve Bingham'ın keşfinin tesadüf olmadığıdır.
Turizm
Machu Picchu Güney Amerika'nın en çok turist çeken yerlerinden biridir. Her gün günlük 2000 kişi ziyaret eder. UNESCO harabelerin zarar görmememesi için bu sayının en fazla 800 olmasını talep etmektedir.
İnka şehrinin çok zor geçit veren bir bölgede olması ve oraya giden bir yolun olmaması yüzünden, Cusco şehrinden Machu Picchu dağının eteklerinde bulunan Aguas Calientes köyüne (ki harabelere en rahat bu köyden ulaşmak mümkün) bir raylı sistem hattı inşa edilmiştir. Bu köyden sonra 8 km lik bir otobüs yolculuğu yapılmakla beraber bu mesafe yaya olarak da kat edilebilir.Zira küçük basamaklı patika yollar buraya açılır. Patikanın sonunda, Machu Picchu'nun hemen giriş alanında “Sanctuary Lodge“ oteli bulunur ki bu otel de raylı sistem gibi ingiliz oteller zinciri „Orient Express“ ‘e aittir. Machu Picchu'ya otantik yoldan ulaşmak isteyenler, birkaç günlük yürüyüş programlı, Urubamba Nehri'nin birkaç yüksek geçidi üzerinden, İnka yolu'nu (Camino inca) kullanarak ulaşırlar.
Sürekli büyüyen turizm çevre konusunda çok büyük yük olmaktadır. UNESCO, yapılması planlanan Aguas Calientes'den Machu Picchu’ ya bir teleferik hattı konusunda sert bir muhalefet yapmaktadır. Bu hattın tamamlanması turizmin daha da artması anlamına geldiği gibi toprak kayması tehlikesinin yükselmesini de beraberinde getirmektedir. 10 Nisan 2004'te meydana gelen bir toprak kayması on bir kişinin yaşamına malolmuş, raylı sistemi de kısmen aksatmıştır. 14 Ekim 2005 'teki başka bir toprak kayması raylı hattın 400 m lik kısmını toprak altında bırakmıştır.
Panorama
Panorama
Panorama
Huayna Picchu'dan Machu Pichu'nun panoramik manzarası. Aguas Calientes'ten gidip dönen turist otobüsleri tarafından kullanılan Hiram Bingham Otobanı görülmektedir.
Intihuatana Güneş Saati
Machu Picchu'nun Huayna Picchu'dan görünümü
Güneş doğumu
Güneş tapınağı
Bir lama Machu Picchu'ya yukarıdan bakıyor
Machu Picchu'da mükemmel taş işçiliği
Machu
Machu Picchu’yu 360 derece açıyla görüntülemek için tıklayın!
Sarıyer'in Karadeniz ucundaki 17. yy'dan kalma Rumelifeneri Kalesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından kiralanacak. I. Derece Doğal Sit Alanı içinde bulunan kale, ihaleye çıkarılmadan önce restore edilecek.
Sarıyer’deki 17. yüzyıldan kalma Rumelifeneri Ceneviz Kalesi Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 20 yıllığına kiranacak. Restorasyonlar Dairesi’nin restorasyon yapma kararı aldığı 46 dönümlük kalede, ihaleyi alacak kiracı; restoran, kafeterya, müze, kütüphane, sanat merkezleri ve sergi salonları yapabilecek. Sarıyer Gazetesi’nden Bekir Batu’nun haberine göre 17. yüzyıldan kalma tarihi kale, ihaleye çıkarılmadan önce restorasyona alınacak. Bakanlık bünyesindeki Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü Restorasyon Dairesi Başkanlığı Cenevizler Kalesi’nin projelendirilmesine dair ön çalışmayı başlattıklarını duyurdu. Restorasyon Dairesi’nin başlattığı proje çalışmasının tamamlanmasıyla birlikte kale hızlı bir şekilde bu yıl içinde restorasyona alınacak.
Restorasyon çalışmasının başlamasıyla birlikte aynı zamanda ihale süreci de başlatıldı. Tasarruf yetkisi Maliye Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğü’nde bulunan kalenin 'irtifak hakkı tesisi' şeklinde yapılacak kiralama işinin süresi 20 yıl olarak belirtildi.
Hazineye ait kale tapu kayıtlarında 6 pafta 418 ada 147 parsel üzerinde yer alıyor. Söz konusu kalenin yüz ölçümü ise 46 bin 185 metrekare olarak belirtildi. Rumelifeneri Mahallesi Kale Caddesi üzerinde yer alan tarihi kalenin kiralama süresi ise şartnameye göre tam 20 yıl olarak öngörülüyor.
BOĞAZIN EN UÇ NOKTASINDA
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca hazırlanan ihale şartnamesinde Rumelifeneri Ceneviz Kalesi’nin genel durumu ise şöyle anlatıldı:
“İstanbul İli, Sarıyer İlçesi, Rumelifeneri Köyü, 6 pafta, 418 ada, 147 nolu parselde kayıtlı, Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu’nun 14.12.1974 tarih ve 8172 sayılı kararı ile tespit ve ilan edilen, 24.6.1983 gün ve 15175 sayılı kararı ile sınırları belirlenen Boğaziçi Sit Alanı Gerigörünüm ve Etkilenme Bölgesi’nde, İstanbul III Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 12.03.2008 gün ve 2938 sayılı kararı ile uygun bulunan Sarıyer 1/5000 ölçekli Rumelifeneri Boğaziçi Sit Alanı Gerigörünüm Bölgesi Koruma Amaçlı Nazım İmar Planında I. Derece Doğal Sit Alanında kalan, 'içinde harap kalesi bulunan kışla' vasıflı Rumelifeneri Kalesi, İstanbul III Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 25.08.1993 gün ve 6075 sayılı kararı ile kültür varlığı olarak tescil edilmiş olup, kullandırmaya konudur.
Rumelifeneri Kalesi, İstanbul’da Rumelifeneri sırtlarındaki 17. yy. döneminden kalma kaledir. İstanbul Boğazı’nın Karadeniz tarafından en uç noktada yer alan kalenin kemerli bir giriş kapısı bulunmaktadır. Cumhuriyet döneminde askeri karakol olarak kullanıldı. İki büyük kulesi olan ve 17. yy’da IV. Murad zamanında yeniden inşa edilen kalede o dönem 60 asker evi, 100 top, cephanelik, buğday ambarları, bir camii vardı ve 300 asker yaşıyordu.”
Fosil kayıtları, maddi buluntular ve National Geographic’in Genographic Projesi gibi araştırmalar tarafından gerçekleştirilen DNA analizleri ışığında, 60.000 yıl önce Afrika’dan yola çıkan son Homo türü olan Homo sapiensin, yani bizlerin, tarih öncesi dönemi kapsayan yolculuğu.
Çeviri yapan GarajımdakiEjder’den not: Videoda geçen “ilk” sıfatını kullanmaktan özellikle kaçınarak yeni bir düzenleme yaptım. Evrimi süreklilik arz eden bir süreç olarak düşündüğümüzde, türleşmenin başladığı ve “işte ilk Homo sapiens bu noktada çıktı” diyebileceğimiz bir an bulamayız. Ayrıca bilimsel olarak “insan” tanımıyla Homo erectus, Homo neanderthalensis, Homo sapiens vb. tüm insan türlerini içine alan Homo cinsi anlaşılabileceği için, sadece Homo sapiens’i belirtmek için “modern insan” tanımını kullandım.
Video:
Fosil kayıtları, maddi buluntular ve National Geographic’in Genographic Projesi gibi araştırmalar tarafından gerçekleştirilen DNA analizleri ışığında, 60.000 yıl önce Afrika’dan yola çıkan son Homo türü olan Homo sapiensin, yani bizlerin, tarih öncesi dönemi kapsayan yolculuğu.
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming
Antalya’da Isınmak İçin Yakılan Ateş Tarihi Yok Etti
Antalya’nın merkezinde Hadrian Kapısı çevresinde üşüyen kişilerin ısınmak için yaktığı ateş arşitrava zarar verdi. 2 bin yıllık arşitravın bir bölümü yakılan ateşten simsiyah oldu.
Antalya’da Roma döneminin en görkemli yapılarından biri olan Hadrian Kapısı çevresinde bulunan tarihi eserler kendini bilmezlerin kurbanı oldu. Kapının dibinde yakılan ateş 2 bin yıllık arşitrava büyük zarar verdi. Ülkemizde tarihi eserlere uygulanan vandalizmin hangi boyutlara ulaşacağı merak konusu.
Fotoğraf: Murat Ercan
Hadrian Kapısı
Halk arasında Üçkapılar olarak adlandırılan Hadrian Kapısı, Antalya’da kenti çevreleyen sur üzerindeki anıtsal kapılardan biridir. M.S. 130 yılında Roma İmparatoru Hadrianus’un Antalya’yı ziyareti sırasında, ona hitaben yapılmıştır. Üç gözlü olan kapının Latince bir kitabesi vardır. Korint üslubunda süslü mermer sütunlardan yapılan kapının üzerinde yer alan imparator ve ailesinin heykellerinden günümüze sadece kitabe kalmıştır. (Kaynak: arkeolojihaber)
Koskoca Bir Tarih: Phokaia Antik Kenti Yok Olmak Üzere
Son zamanlarda kanalizasyon projesiyle sık sık gündeme gelen ve UNESCO Geçici Miras Listesi’nde yer alan Phokaia Antik Kenti, mahkemeden hâlâ kesin bir karar çıkmadığı için gün geçtikçe yok oluyor.
Phokaia Antik Kenti, İzmir’in Foça ilçesinde yer alan ve UNESCO’nun ana listesine girmeye aday olan 3 bin yıllık tarihi bir değer. İzmir Büyükşehir Belediyesi Su ve Kanalizasyon İdaresi (İZSU) Genel Müdürlüğü tarafından planlanan proje, antik kentin en önemli mezarlık alanı üzerinden geçiyor. 2011 yılında yüzde 85’inin tamamlanacağı proje, arkeolojik sit alanında devam edecekti, ancak İzmir 2 No’lu Koruma Kurulu sit alanı içinde uygulanacak projeye, antik kente zarar vereceği gerekçesiyle onay vermemişti.
Fotoğraf: DİHA
Bu projelerin, sit alanları içerisinde uygulanırken diğer yerleşim alanlarından farklı olarak, daha hassas bir yaklaşıma ihtiyaç duyduğu söyleniyordu. 2014 yılında projenin tekrar gündeme gelmesiyle kurul, daha önceden reddettiği projeyi hiçbir değişikliğe olmaksızın kabul etti. Projenin başlamasıyla binlerce yıllık mezarların ortaya çıktığı belirtiliyor.
Dava Süreci
Söz konusu kanalizasyon projesi yargı süreci 2005 yılında başlamıştı. Hukuki süreçte iptal edilen proje, yaklaşık 10 yıl sonra revize edilerek tekrar gündeme getirilmişti. Daha önceden İzmir 2 Numaralı Koruma Kurulunca onay verilmeyen proje, değişikliğe uğramadan tekrar sunulmuş ve kurulun onayı alınmıştı. Projenin İZSU ve Foça Belediyesi tarafından uygulamaya konulduğu biliniyor.
Fotoğraf: DİHA
Başka bir habere göre, Foça Kazıları yürütücüsü Ege Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ömer Özyiğit, Şehir Plancıları Odası’nın projeyi yargıya taşıdığını belirterek, “Mahkeme çok uzun bir süre sonra bilirkişi atadı. Bilirkişiler de uzun bir sürenin ardından hazırladıkları raporda; proje devam etsin, kazı başkanlığı ile müze müdürlüğü antik kenti korumak için çözüm bulsun diyor. Bir yandan projeyi yasalara aykırı bulan rapor çok çelişkili hazırlanmıştır” ifadesiyle olayın karanlık yüzünü vurgulamaktadır.
Bu durumun üzerine, Doğal ve Kültürel Yaşam ise illegal bir şekilde kabul edilmiş olan bu proje için İzmir 2 No’lu Koruma Kurulu’nu “görevini kötüye kullanma” nedeniyle İzmir 3. İdare Mahkemesi’ne beyan etti. Ancak Mahkeme, İzmir Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü ve Kazı Başkanlığı’nın olumsuz görüşlerine, ayrıca bilirkişi rapor tesliminin üzerinden geçen aylara rağmen hala sessizliğini koruyor ve bu tarihi suça ortak olan bir yol çiziyor.
Uzman Görüşü
Sadece İzmir ve Türkiye için değil uluslararası platformlarda da önemli bir yere sahip olan bu antik kentin yıkımında seyirci kalmakta olan İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Foça Belediyesi’nin bu tutumu karşısında ve mahkemenin kararsızlığı ile ilgili, Doğal ve Kültürel Yaşam Girişimi Sözcüsü Ahmet Tuncay Karaçorlu çeşitli kanallardan sesini duyurmaya çalışıyor. Aynı zamanda TMMOB Şehir Plancıları Odası Kurucu Başkanı olan Karaçorlu, mahkemenin yanlı olarak hazırlanan bilirkişi raporundan etkilenmeyeceğini düşünüyor.
Fotoğraf: DİHA
“Çalışmaları hemen durdurun” çağrısında bulunan Karaçorlu, kanalizasyon projesinin ısrarla geçirilmek istendiği yerlerin Foça Antik Kenti için önemli olduğu vurguladı. Ayrıca uygulanmak istenen kanalizasyon projesinin alanın sorununa çözüm olmayacağını “Bir altyapı projesi özelliği taşımayan bu uygulamanın Antik Foça Kenti’ni ortadan kaldırmaktan başka hiçbir sonucu olmayacak. Bu düzenleme, Foça’nın kanalizasyon sorununu da çözmez” şeklindeki açıklamasıyla belirtti. TMMOB Şehir Plancıları Odası’na yapmış olduğu açıklamada ise “Kanalizasyon hemen durdurulmalı onun yerine yerüstünden pompalı sistem ile kanalizasyon çalışması yapılabilir” ifadesiyle soruna başka çözümlerin olduğunu belirtti.
Başka çözümler olduğunu duymak ise bu projenin neden bu kadar yapılmak istendiğine yönelik soru işaretlerini akıllarımızda bırakıyor, tarihi-kültürel kimliğin ve belleğin devlet eliyle yok edilme sürecini gerçekliğini kanıtlıyor. (Kaynak: Gaia Dergi)
Günümüz medeniyeti büyük ölçüde CD’lere ve bilgisayar hafızasına kaydediliyor.
Fakat bu cihazlar sandığımızdan daha hızlı çürüme ve bozulmaya uğruyor. Geleceğin tarihçilerine daha sağlam bir miras nasıl bırakabiliriz? Kitap ve taş tabletlerin fiziksel özelliklerinden uzak dijital dünyanın piksel ve kodlardan ibaret olduğunu sanırız. Fakat Internet Archive (İnternet Arşivi) adı altında dijital bilgi için çevrimiçi bir havuz oluşturan Brewster Kahle tersini düşünüyor. “Dijital demek çoğu insanın sandığı kadar madde dışı bir şey değildir” diyor. Kahle tarayıcıda taranmış dergi makalelerinden kitaplara, video, ses, web sitesine kadar birçok bilgiyi arşivliyor. Şimdiye kadar 20 petabit, yani 20 milyon megabit veri toplanmış.
Görsel: Matthew Watkins
İnternet Arşivi bu verileri sabit disk, mıknatıslı şerit makaraları gibi fiziksel cihazlarda muhafaza ediyor ve bu cihazları dünyanın farklı bölgelerindeki depolarda saklıyor. Tek sorun yer sorunu da değil, sabit diskler çok uzun ömürlü değil. Bunların yapıldığı maddeler ya da elektronik aksamları zamanla çürüyüp bozulabiliyor. CD’lerin en fazla 2-5 yıl sağlam kaldığı, daha sonra içindeki verileri kaybetme riskinin baş gösterdiği biliniyor.
Peki dijitale dayalı günümüz kültürü yüzyıllar sonrasına nasıl aktarılacak? Kurumlarımız, toplumlarımız, kültür ve bilimsel keşifler uzun vadede nasıl muhafaza edilebilir? Gelecekte arkeologlar günümüz toplumunu incelemek istese neye başvuracaklar?
DNA Arşivi
Bunun bir yolunun DNA’lara dayanacağına inanılıyor. Yani bugün kitap okur gibi gelecekte, var olan her organizmanın sentetik fosilleri içinde saklanacak DNA’larına bakılacak.
İsviçre’deki Federal Teknoloji Enstitüsü ETH Zürich’ten Robert Grass ve Reinhard Heckel, verileri DNA olarak kodlama yöntemi geliştirdi.
Fakat DNA da bozulmaya uğrar. Onu muhafaza etmek için sentetik fosil yöntemine başvuruluyor. Doğada DNA’yı korumanın en iyi yolu onu kemik içinde ve düşük ısıda saklamaktır. Araştırmacıların 700 bin yıllık bir at iskeletinden DNA’ları okuyabilmesi bu sayede mümkün olmuştur. Kemikteki kalsiyum fosfat DNA’yı sarmalamak için iyi bir kimyasal yapı oluşturmakla birlikte dezavantajı da yok değil: Bu madde suda çözülüyor.
ETH ekibi buna alternatif olarak cam (silika) kullanmak istedi. DNA’yı saklamak amacıyla kullanılan cam toz halinde ve sadece 150 nanometre (metrenin milyarda biri) boyutunda. Bu nedenle onu dondurmak ya da basınç uygulamak herhangi bir etki göstermiyor.
Aşırı ısıya bile dayanıklı olabiliyor bu cam. Fakat içindeki DNA 200 derecenin üzerindeki sıcaklıklara dayanamaz.
Yani geleceğin kütüphanelerinde saklanan bu cam “dosyalar” herhangi bir yangında zarar görmez. Fakat aynı şey içindeki veriler açısından geçerli değildir. Yani sentetik fosillerin zamanla bozulmasını engellemek için en ideal sıcaklık -18 santigrat derecedir.
Neyi Seçeceğiz?
DNA’nın içerdiği bilgiyi okuması kolaydır. Ancak bu silika parçacıkları içinden DNA’yı çekip çıkarmak için florür çözeltisi içeren özel bir teknik gerekir. ETH Zürich’ten Robert Grass, çok ileride medeniyetlerin bu bilgiye sahip olması için bu konudaki talimatların da arşivde saklanmasını öneriyor.
Diğer alanlarda da bu sorun kendisini gösteriyor. Kahle, 1500 dili içeren Rosetta Disketi örneğini veriyor. Giderek kaybolmakla yüz yüze olan birçok dilin binlerce yıl sonrasına ulaşmasını sağlamak için başlatılan bu çalışma sonunda ortaya çıkan diskette açıklamalar içeren spiral şeklinde kazınmış bir metin var. Başlangıcı çıplak gözle okunabilecek bu metin giderek küçülüyor, fakat tamamını ancak optik mikroskopla okuyabiliyoruz.
Rosetta Disketi gibi nesnelerin görünüş itibariyle önemli bilgiler içerdiğini anlamak mümkün. Fakat mikroskobik cam tozları açısından bunu yapması daha zor. Grass ve ekibi bu sorun üzerine de çalışıyor.
Geliştirdikleri yöntemle önemli bilgileri güvenilir bir şekilde binlerce, belki de milyonlarca yıl muhafaza etmek mümkün olabilir. Fakat DNA yazılımı oldukça zahmetli bir iş. Saklayacağınız şeyi ne için önem taşıdığını bilerek seçmeniz gerekiyor ve bunun zor bir seçim olduğu belirtiliyor.
İnsanın gelecek için saklamak istediği şeyler her zaman en çok bilgi içeren şeyler olmayabilir. Örneğin tarih boyunca arkeologlar insanın eskiden nasıl bir yaşam sürdüğünü anlamak için çöplerini incelemiştir. Fakat bugün kullandığımız şeylerin artıkları binlerce yıl sağlam kalır mı bilinmez.
Medeniyetler sonunda toz olup toprağa karışır. Bizim DNA içeren tozlarımız da çağımızın en önemli bilgilerini içerecektir belki. (Kaynak: Dünyalılar)
Antik Yunan’dan Kalma Dünyanın En Eski İkinci Şarkısı: Seikilos Ağıdı
Arkeologlar tarafından 1885 yılında Aydın’da keşfedilen Tralleis Antik Kenti’nde bulunan bir mezar taşı, tarihin güzelliklerini göz önüne çıkarttı.
2 bin 300 yıl önce Seikilos isimli biri tarafından eşi Euterpe’nin mezar taşına yazıldığı düşünülen sözlerin, Bizans dönemine kadar kullanılan Antik Yunan müzikal notasyonuyla beraber kazınmasıyla ortaya çıkan bu Sümer ilahisi, tarih içerisinde uzun bir yolculuk keyfi sunuyor.
Seikilos Ağıdı’nın en önemli özelliklerinden birisi günümüze kadar ulaşabilmiş olması. Bu özelliği ile 3 bin 400 yıllık Hurri ilahisinden sonra dünyanın en eski ikinci şarkısı konumunda.
Ayşen Özkaya’nın kendi blogunda yayınladığı habere göre, daha öncede de mezar taşlarında buna benzer kompozisyonlar bulunmuş ancak hiçbiri M.Ö. 100 yılında cisimleşmiş Seikilos Ağıdı kadar başarılı bir şekilde günümüze gelememişti.
Seikilos Ağıdı
2010 yılında San Antonio Vocal Arts Ensemble tarafından tekrar yorumlanan şarkının Türkçe sözleri ise şu şekilde: “Işılda henüz yaşıyorken, gamı tasayı at bir kenara, yaşam dediğin böyle kısayken ve her şey yenik düşerken zamana.”
500 Yıllık Cami Duvarına Mermer Pisuvarlar Monte Edildi
Kocaeli’nin Gebze İlçesi’ndeki 500 yıllık Çoban Mustafa Paşa Camisi’ne mermer kaplamalar ve pisuvarlar yapıldı. Yeni kaplanan mermerlerin tarihi dokuya uygun olmaması büyük tepki çekti.
Gebze ilçe merkezinde bulunan, Çoban Mustafa Paşa tarafından 1510 yılında yaptırılan Çoban Mustafa Camisi ve Külliyesi’nin erkek tuvaletinde yeni düzenlemeler yapıldı.
Tarihi caminin tuvaletinde duvarlar mermerle kaplanarak üzerine pisuvarlar monte edilirken, pisuvarların arasına da yine mermerden paravanlar konuldu. Ayrıca yeni lavabolar yapıldı.
Ancak tarihi caminin dokusunu bozan düzenleme tepki gördü. Tarihi camide yapılan bu restorasyonun 500 yıllık caminin dokusuna uygun olmadığı ileri sürüldü.
Gebze Tarih Araştırma Komisyonu Başkanı Resul Orman tarihi yapının özelliğini bozmayacak şekilde düzenlemeler yapılması gerektiğini belirterek şöyle dedi:
“Külliyenin lavabolarının modernize edilmiş haliyle halkın önüne sunulduğu, tarihi dokuya zarar verdiği için biz tarihçiler ve tarih gönüllüleri olarak bu süreci istemiyoruz. Restorasyonun aslına uygun yapılmasını uygun görüyoruz. Külliyenin tarihi dokusuna zarar vermesinler, yetkililer bu işi bilenlere yaptırsınlar.”
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming
Antalya’daki Beydağları Olimpos Milli Parkı içinde projelendirilen ‘Dreams of Phaselis’ otel projesi, rafa kalktı. Antalya Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, mevcut imar planlarının iptaline karar verdi.
Kültür ve Turizm Bakanlığı, Phaselis Antik Kenti’nde otel projesinin 20 dönümünün içinde kaldığı 1’inci Derece Arkeolojik SİT alanında kalan 878 parselin, SİT alanı dışında kalan kısmında sondaj çalışmalarına başlatmıştı.
Akdeniz Üniversitesi Akdeniz Uygarlıklarını Araştırma Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Murat Arslan başkanlığındaki ekibin yaptığı çalışmalar, Antalya Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 22 Aralık tarihli toplantısında değerlendirildi. Sondaj kazısı sırasında açığa çıkan arkeolojik buluntuların ‘korunması gerekli taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları’ kapsamında olduğu belirlendi. Bu kapsamda Phaselis Antik Kenti 1’inci Derece Arkeolojik SİT Alanı sınırları yeniden düzenlenip genişletilirken, bölgede mevcut imar planlarının da iptaline karar verildi.
Antalya’da Phaselis projesine karşı başlatılan sivil hareketin avukatlığını üstlenen Çevre ve Ekoloji Hareketi avukatlarından Tuncay Koç, kurulun karara ekli haritasında, proje alanının 1’inci Derece Arkeolojik SİT alanı olarak işaretlendiğini söyledi. Koç, kararın Phaselis’te bugüne kadar savundukları tezlerin ne kadar haklı ve bölgenin gerçeklerine uygun olduğunun ispatı olduğunu belirterek, “Kurulun aldığı bu kararla proje artık tamamen bitmiştir” dedi.
Ne olmuştu?
Antalya Körfezi’nin batısında yükselen Beydağları’nın eteğinde Antik Likya uygarlığının Olimpos’la birlikte liman kentlerinden biri olarak tanınan Phaselis’in etkileşim içinde olduğu 180 dönümlük alan, işadamı Fettah Tamince’ye ait Rixos Oteller Grubu’na tahsis edildi.
‘Ares Faselis’ adlı şirket üzerinden düzenlenen ‘Dreams of Phaselis’ (Phaselis Rüyası) adı verilen projeyle bölgede içinde altı tenis kortlu, üç yüzme havuzlu, 280 odalı otel ve tatil köyü yapılması planlandı. Proje için imar planları değiştirildi, Antalya valiliği de projeyle ilgili 26 Aralık 2013’te ‘ÇED gerekli değildir’ kararı verdi.
Ancak, ‘Phaselis İnisiyatifi’ adıyla bir araya gelen sivil toplum örgütleri ve Kemer ve Kumluca’dan yöre halkı projeye karşı büyük mücadele başlattı. İmza kampanyaları ve davalar sonunda Antalya 2’nci İdare Mahkemesi, Nisan ayında ‘ÇED gerekli değildir’ kararının yürütmesini durdurdu. Ardından Antalya 1’inci İdare Mahkemesi de tahsise ilişkin yürütmeyi durdurma kararı verdi.
Projeyle ilintili açılan birçok dava hala devam ederken mahkemeye sunulan 29 sayfalık bilirkişi raporunda tahsisi yapılan 180 dönüm alanın Beydağları Sahil Milli Parkı içinde, Phaselis Antik Kenti bitişiğinde bulunduğu belirtilerek, dava konusu proje alanının 20 dönümünün 1. Derece arkeolojik SİT alanı içinde yer aldığı kaydedildi. Raporda, proje alanının 154’ü Türkiye, 25’i bölgeye endemik 864 bitki türünü barındırdığı, tarihi- kültürel miras açısından Phaselis Antik Kenti’nin etkileşim sahası içinde yer aldığı kaydedildi. Ayrıca valiliğin ‘ÇED gerekli değildir’ kararını 23 gün gibi bir sürede verdiğine de dikkat çekildi. Bilirkişi heyeti, ÇED kararı için şirketin 3 Aralık’ta müracaat ettiğini, 26 Aralık’ta da ‘ÇED gerekli değildir’ kararının verildiğini vurguladı.
Radikal'den Ömer Erbil'in haberine göre, Antalya Demre'de bulunan Noel Baba Anıt Müzesi'nin ismi değişti. Kültür ve Turizm Bakanlığı müzenin yeni adının "Aziz (St.) Nikolaos Anıt Müzesi" olduğunu duyurdu.
Antalya Demre’de bulunan Noel Baba Anıt Müzesi’nin ismi değişti. Kültür ve Turizm Bakanlığı müzenin yeni adınını "Aziz (St.) Nikolaos Anıt Müzesi" olduğunu duyurdu.
Bakanlık açıklamasında şöyle denildi; ‘’Antalya İli, Demre Müzesi Müdürlüğü bağlı birimi olan ve Noel Baba Anıt Müzesi olarak isimlendirilen müzenin ismi, Müsteşarlık Makamının 23.12.2015 tarih ve 240644 sayılı onayıyla ‘Aziz (St.) Nikolaos Anıt Müzesi’ olarak değiştirilmiştir.’’
Aziz Nikolas kimdir?
İ.S. 3. yüzyılın ikinci yarısında Patara'da doğup Myra'da piskoposluk yapmış olan Aziz Nikolaos'ın saygın dini kişiliği öldükten sonra aziz mertebesine ulaşmasını sağlamış, başta eski Rusya Çarlığı olmak üzere Avrupa'nın birçok ülkesinin en popüler azizi olarak anılmıştır. Almanya'm Freiburg, İtalya'nın Bari ve Napoli kentleri ile tüm Sicilya adasında özel saygı duyulan Aziz Nikolaos, Hollanda ve ingiliz dillerinde Santa Klaus olarak tanınmıştır. Avrupa'nın kuzey ülkelerinde çocukların koruyucusu ve sevindiricisi Noel Baba geleneği Aziz Nikolaos inancıyla bütünleştirilerek yarı dini ve çok popüler efsanevi bir tipin yaratılmasına sebep olmuştur. Bu tipin kökünün kuzey ülkelerinin çok eski inançlarından alındığı, Noel Baba'nın geyikler tarafından çekilen bir kızakla dolaşmasından anlaşılır. Halbuki gerçek Myra'lı Aziz Nikolaos'ın yaşadığı yerler hiç kar görmeyen Akdeniz kıyılarıdır. Onun zor durumda olan çocukları koruyucu kişiliği, Noel geceleri hediyeler getirdiğine inanılan sempatik bir ihtiyara dönüşmüştür.
İ.S. 5.yüzyılda Myra'nın (Demre) Likya eyaletinin başkenti, Myra Başpiskoposu'nun da Anadolu'nun ikinci büyük din otoritesi olması, Aziz Nikolaos'un ölümünden sonraki, yıllarda şehrin saygınlığının artmasında büyük rol oynamıştır. Myra halkı ölümünden sonra Aziz adına önce bir anıt, sonra da büyük bir bazilika inşa ettirmiştir. Yüzyıllar içinde çeşitli nedenlerle tahrip olmuş kilisenin diğer geniş kapsamlı onarımı 1862 yılında Rus Çarı I.Nikolay tarafından gerçekleştirilmiştir. Orijinal planından oldukça sapmış bu onarıma ait çan kulesi ve omurgalı yeni orta kubbe ekleri bu çalışmaların ürünüdür.
2008 senesinde Demere’deki Kiliseye Noel Baba Anıt Müzesi ismi verildi. Müze geçen yıla oranla ziyaretçi sayısı ve geliri düşmesine rağmen bölgenin en çok ziyaretçi çeken ören yeri olma özelliğini koruyor. Geçen yıl ekim ayında 44 bin 918 kişinin ziyaret edip, karşılığında 501 bin 238 lira gelir elde edilen Noel Baba Müzesi'ni bu yıl ekim ayında 32 bin 440 kişi ziyaret etti, karşılığında 353 bin 950 lira gelir elde edildi. Geçen yılın 10 aylık döneminde 508 bin 478 kişi ağırlayan müzeyi bu yılın aynı döneminde 343 bin 250 kişi ziyaret etti. (kaynak: CNN TÜRK)