Güzellik
Tonlarca insan hayatlarındaki heyecansızlıktan yakınıyor. Bugün elimi yıkarken, musluğu kapatırken, elimi kurulayıp, benim olmayan diş fırçalarına bakarken aklıma geldi; bunun sebebi yine kendimiziz.
Bu yazacağım şey bireyin kendini mutluluğunu kendi geliştirmesi veya mutluluk veya günlük heyecanlar terapisi tarzı bir zırva değil. Sıkılmakta, heyecan bulamamakta çok haklıyız aslında. Çünkü her gün gördüğümüz, ve yalnızca gördüğümüz değil, kullandığımız ve günlük hayatımızda o fonksiyon olmadan pürüsüz bir şekilde ilerleyemeyeceğimiz her şey aynı. Havlu, diş fırçası, televizyon, masa, kalem, otobüs yolculuğu, dikkat yazısı, dur işareti, yaya yolu, pencerem, penceren, hepsi esasında aynı. Aynılıklarını yine “ah hepimiz yıldız tozuyuz”a da bağlamayacağım. Aynılıkları, hepsinin varolma biçimine dayanıyor; insanın beşeri dünyasında beşeri varlıklar olmalarından, kendimiz için ürettiğimiz toplumsal baloncuğun içinde hijyen, ulaşım, iletişim-vari “gereklilik”leri kolaylaştırmalarından kaynaklanıyor.
Kendimize orman, çöl, vadi, her neyse, üzerinde şehirler kurduk, ve bu şehirlerde alanlar oluşturduk, alanlara kurallar, kurallara yasalar, yasalara bunlara uyacak olanlar yerleştirdik. Bunu ben yapmadım, sen de yapmadın, bir başkan da yapmadı, ama bunu bir toplum olarak zamana yaydık, zamanla kendimizi beşeri seçilime tabii tuttuk. Kendi yarattığımız seçilime uymayan kendi türümüzü cezalandırdık. Sigarasını içerde içeni, başka şehirde yaşamak isteyeni, okumayı öğrenmek istemeyeni, daha çok okumak isteyeni, uzvu eksik olanları, inananı ve inanmayanı, oy vereni veya vermeyeni, sanat yapanı ve yapmayanı dahi, hep beraber, cümlemiz, hepimiz ya parayla, ya baskıyla, ya ezmeyle, ya kınamayla, ya hapisle, ya işkenceyle, ya varsaymamakla, ya da yalanla cezalandırdık.
Cezalandırmaya lanetler ettik, küfrettik, saydık sövdük, fakat buradaki sıkıntı cezalandırma sistemimizde değildi, çünkü zaten uyulmayan bir kurala uyulmasının veya uymayan kişinin toplumdan men edilmesinin sağlanabileceği yöntemler esasında bir elin parmağını geçmez. Dışlarsın, öldürürsün, özgürlüğünü elinden alırsın, acı çektirirsin, kayba uğratırsın. Bunların hepsi icabında birinci yöntemin altında toplanabiliyor aslında. Amaç “bir” olan toplumdan bireyi uzaklaştırmak. Dışlamak da bu aslında. Dışarı atmak. Dış yapmak. Kapıdan atmak. İletişimini kesmek. Ölürse, yaşayanların dünyanın dışındadır (ibret avantajı da var tabii), özgürlüğünü elinden almak ulaşım, iletişim, öğrenim gibi “lüks”leri elinden almakla onu toplumdan farklı bir yere koyarsın; veya hapse atarsın, kısa vadede hızlı çözüm. Acı çektirirsin, acıyla düşünemezi varlığı acı olur, diğerleri acı çekmiyordur, uzaklaşır, acıya acıya belki o da ölür. Belki bedeni değil, ama mutlaka kişiliği. Kayba uğratırsın, parasını alırsın, yemek yiyemez, evini alırsın, sokakta yatar, koruması olmaz, donar, saati çalınır; sevdiklerinden uzaklaştırırsın, onlarla beraber içindeki sevgi de ondan uzaklaşır, zavallı olur, üzgün olur, çarktaki dişli olmaz, toplumdan farklı olur. Dışlanmıştır.
Ama bu cezalandırma sisteminin suçu değil. Uyulması istenen kural olmasa ceza olmazdı. Kuralları kim koydu? E biz koyduk. Biz, sen ben değil; biz. Toplum. Tek beyin. Hasadı artırma çabası. Bireysel hayatta kalma değil, genç nüfusu artırma çabası. İyi bilgi değil, mühendis, doktor artırma çabası.
Sıkılıyoruz, heyecansızız, çünkü etkileşimde olduğumuz her şey çabasızca içinde bulunduğumuz kolektivizmin parçası. Sen sen ol diye yoksun, sen biri ol diye varsın. Seni kimse sen olduğun için işe almayacak. Çarktaki fonksiyonun kadar değerin var. Kağıtta yazan kronolojik aktivitelerin kadar değerin var. Gece oturup sigaranı içerken aklına gelen öykü kadar değil, akan su zerresinin sesini anlattığın şiirin kadar değil, çizdiğin resim, veya asansördeyken aklına gelen besten kadar değerin yok. Bunları satacaksan, senin bireyliğin yine sattığının ne kadar sattığıyla ölçülecek.
Yine sıkılıyoruz, çünkü etrafımızdaki her şeyi biz yaptık. Evini sen yaptın. Yemeğini, suyunu, çöpünü, macununu sen yaptın. Aktivitelerin sıkıcı. Cinsellikten zevk alma sebebin yalnızca hormonların. Kimseyi aslında sevmiyorsun, çünkü yanındaki herkes yine insanlığın ürünü. Belki de bu sebeple ormana gittiğimizde, bir dağa çıktığımızda, uzanıp gündüz göğünde bulutlara, gece ise tek tük yıldızlara bakmak bu denli heyecanlandırıyor bizi. Veya beni. Seni de. Çünkü sonunda, orada senin yapmadığın bir şey var. Asla yapamayacağın, hem fiziksel hem düşünsel sınırlarını zorlamayı bile aşacak, algılayamayacağın “oluş”lar var. Ve bu mükemmel bir şey. En büyük heyecan. Evrendeki en güzel şey, senin türünün elinin değmediği şey. Sen ki, kendi türünü dahi kendinden iğrendirebiliyorsun, o zaman ancak yine sen, güzelliğe değmeyerek ancak onu deneyimleyebilirsin. Hiçbir insan gerçek güzellikte değildir; eşin güzel değil, çocuğun güzel değil, en güzel resimler güzeldir, ama gerçek güzellikten yine varoluşları sebebiyle mahrumlardır.
Gerçekten güzel olan ne vardır biliyor musun?
Renkler. Birinin gözündeki rengin güzel olması, o gözün güzel olmasını gerektirmez. Renk vardır, renk güzeldir. Renk ışık titreşimidir, sen onu görmesen de vardır.
Yıldızlar güzeldir. Hep güzel ve hep var olacaklar. Senlik, benlik değiller.
Dağlar güzel. Dağlara bir şey yapamazsın. Onlar toprak, gezegen, madde, cansız, değişmez. Ona bakmak seni heyecanlandırır, çünkü senin sen olman, onun o olması, ölen insanlar, çıkan savaşlar, kaybedilen paralar, üretilen telefonlar, çalıştırılan çocuk işçiler, hiçbiri onun umrunda değil. Şimdiye kadar yaptığı tek şey var olmak ve sonrasında da onu yapacak.
Hayvanlar güzel. Kediler güzel. Kendileri için varlar. Yedikleri hayatta kalmak için, yürüdükleri bir amaç uğruna, miyavlamaları iletişim, seksleri üreme. Var olmaya çalışıyorlar.
Kuşlar güzel. Evrimsel dizaynları güzel. Hafif olmaları, var olanın arasında uçmaları, çıkardıkları sesler, sesleri insanın bozamayacak olması güzel.
Yaratmak güzel. İnsan dışında bir şeyi üretmek, muazzam güzel.











