Kusurluluğun Serencamı
Kumların arasında bulduğu birbirinden ilginç taşlar üretkenliğini ortaya koyması için büyük bir fırsat verdi. Taşları boylarına ve renklerine göre dizmeye başladı. Yassı biçiminde olanları kendine saklarken diğerlerini doğaya saldı. Eve geldiğinde taşları yanyana, üstüste dizerek farklı geometrik desenler elde etti. Hoşuna giden ağaç deseni oldu. Bundan bir kolye yapabilir miydi? Çekmecesindeki oyuncak gözlüğün camlarını çıkardı ve bu iki camın arasına taşları dizdi. Camlar birbirinden ayrılmasın diye çevresine yapıştırıcı döktü. Yarattığı bu şeffaf dünyaya hayat ağacı ismini koymuştu. Rengarenk taşlarla bezeli kolyeyi boynuna takıp büyük bir heyecanla annesinin yanına gitti. Anne şöyle bir göz ucuyla baktı bu muymuş? dercesine yüz çevirdi. Babasının yanına oturur oturmaz yapıştırıcıyı taşırmışsın! tepkisiyle karşılaştı. Bugüne kadar sahip olduğu hiç bir oyuncak veya hediye onu bu kolye kadar heyecanlandırmamıştı oysa ki! Nesi vardı? Eksik olan neydi? Bir fikir ortaya koymuş ve bunu hayata geçirmişti. Bir kusuru olmalıydı renkte mi biçimde mi? Ne yaparsam yapayım olmuyor duygusuna kapıldı. Kusurlu olan kolye değil kendisiydi. Hak etmiştim! diyerek kendini suçlamaya başladı içten içe. Bir kaç kez daha hünerini sergilemeyi denediyse de istediği ilgiyi görmek şöyle dursun yoğun bir eleştiriye maruz kaldı. Artık yetersiz olduğuna dair görüşü katı bir inanca evrilmiş ve bu sırrın kimse tarafından bilinmemesine dair ant içmişti. Kim olduğuna dair sırrı kimseye açmamalıydı.
Zamanın tik tak sesi çaladursun herşey değişti. Kıyafetleri, zevkleri, gözlemleri, arkadaşlıkları, çevresi herşey ama herşey değişmişti. Utanç dolu o iç ses değişmemişti! Sen kusurlusun! Eksiksin! Çok fazla kendini açık etme eleştirilirsin! Çok fazla yakınlaşma kusurların görünür! Yüzeyde bir eksikliği olmadığı gibi ortalamanın çok üstünde oluşu utanç duymasına engel olmuyordu. Bu sözde kusur yüzeyde değil derindeydi, özünde. Başkaları tarafından eleştirilme riskini bertaraf etmenin yolu olarak kendini cezalandırma yoluna gidiyordu. İçselleştirdiği ebeveynin sesiyle kendine hitap ediyor hiç bir zaman gerçek anlamda sevilebileceğine inanmıyordu. Öyle ya kendini kusurlu hissedecek bir ilişkidense belli bir alanda üstün olmaya çalışmak eksik olanı telafi etmeye yetecekti.
İlişkilerinde görünmeyen bir maske takardı. O maskenin bir gün aniden düşecek olma hissi peşini bırakmıyordu. Sanki bir anda utanç duyduğu gerçek kişiliği farkedilecek ve azarlanacak. Tıpkı ebeveynin ona yaptığı gibi. Bu kırılgan yapısı nedeniyle yeterince yakınlaştığı anda kaçmayı tercih ederdi. Uzaktan bakılınca herşey güzel! Ama yakınlık öyle mi? Yakınlık üstü örtülemeyecek kadar mahrem. Yakınlık, aslında o kadar da değerli olmadığına inandığı gerçeği bir de muhatabının gözünden görmeyle yüzleşmek demek. Çünkü değersiz olduğuna inandırıldı. Daha az kırılgan hissetmek için gerçek düşünce ve hislerinden vazgeçti. Saklamak, saklanmak onu koruyordu. Herşeyi sunmamalıydı, kendini açması çok tehlikeliydi. En büyük utanma sevgi isterken ortaya çıkıyordu. Bu yüzden sevilmek dilenmekle eş değerdi.
Tabutta yaşayan bir ölü gibi ihtiyaçsız. Ne kadar az gereksinim duyarsa o kadar kendini korumuş olacaktı. Büyük bir kayboluş! Yakınlık, güven, zevk, samimiyet hepsi bu korunaklı kabukta kayboluyor. Kabuk ne kadar sert olursa kırılması o kadar zor olacaktır. Nefes alamasa bile bu kabuğun altında kimsecikler onu incitemeyecekti. Yara almadan yaşıyordu. Yaşıyor muydu gerçekten? En derinde gerçek kimliğini yaşayamamanın dehşeti. Yarattığı illüzyon öylesine güçlüydü ki kusurun gerçek bir kusur olmadığı hakikatini göremiyordu.
Eksikliklerinin bir gün görüneceğine dair iddiaya girmiş gibiydi. Mükemmel olmayışım ortaya çıkacak ve reddedileceğim. Her ne kadar çok sevilsem de bu rüya bitecek ve sırrım ortaya çıkacak kaygısı peşini bırakmıyordu. Kendini o kadar değersiz hissediyordu ki sevildiğinde o kişinin değersiz olduğu hisssini yaşıyordu. Onu sevecek, kabul edecek hiç kimseye, hiçbir yere ait olmak istemiyordu. Gerçek kimliğinin sevilmeyeceğini düşünüyordu ve yine gerçek kimliğinin zarar görmesindense sahte kimliğiyle var olmaya çalışıyordu. Gerçek kendiliğini ortaya koymayarak, sevilmeyeceğine dair inancı pekişiyordu.
Hayatını zehir eden kabuktan çıkmaya karar verdi. Kendinden bile sakladığı sırrı güvendiği insanlarla paylaşmanın onu özgürleştireceğine kanaat getirdi. Paylaştıkça sırlarının utanç verici bir şey olmadığını gördükçe daha iyi hissetmeye başladı. Tüm sırlarını söylemesine rağmen sevildiğini görmek şaşırtıcıydı. Sahte kimlik sahte inançların sonucuydu. Gülüşü bile değişmişti. Değersizlik ve utanç duygularıyla baş etmek için karşıt saldırı geliştirerek uzaklaştırdığı insanlara yeniden merhaba dedi. Artık sevmekten ve sevilmekten korkmuyordu. Kusurluluğun ona sonradan öğretilen bir şey olduğunu kabul etmiş ve içinde hissettiği eksikliğin gerçekle bir ilgisi olmadığının bilincine varmıştı.











