Sessizler Cumhuriyeti
Ezber edilmiş tiratlar, söylene söylene yıpratılmış tahayyüller, her yerinden dökülmeye devam etse de sürgit devam olunan nutuklar, bariz olanın istikameti, bir menzilin halini ve düzeyini gösteriyor. Görünen köy kılavuz istemiyor. Varılan yer, o odak artık dünün bariz bir tasdiki olduğunu kendiliğinden ele veriyor. “İslamofaşist” zorbalık, günbegün arttırılmış olagelen tahakküm ve bariz biyopolitik cerahatle bu menzil bir deney sahasının ta kendisi olarak dönüştürülüyor. Bir menzilde hayat hakkının telef olunması güncelleniyor. Baştaki insan konuştukça, köşeye kıstırılacak yeni zümreler tümü yeni hedefler koyulmaya devam ediliyor. Bir hengame ki ne içinden çıkış var, ne de bir sonu mevcuttur.
Nefret cismani, hiddet aleni, şiddet normatif, kötülük baki hemen her türden fecaat ve suç devletlinin korumasında işlenen ve o varlığı onaylanan birer eylem kılınıyor. Bir menzilin istikameti insanlık meselinden uzaklaşmış cerahatli yönü biçimlendirilip kalıcılaştırılıyor. Biyopolitik tahakkümün biçemi, oluşturulanın yönü ve güncelliği ve yıkıcı etkisi o gidilen istikametin halini de şekillendiriyor. Gelecek şu an, şimdinin içinde yıkıma rehin ediliyor. Onca ezber, bir dolu yineleme dolaylarında yeni yıkımların temelleri atılıyor. Bütünleşik ve bariz olan meselenin her ne olduğu ana akımın, tüm o elleri havada teslim olarak attığı manşetler, örtbas ettiği / gizlediği haberlerden bir biçimde dışa çıkıyor.
Ezberlerin sofrasında ezberlenmemiş olan bir yeni karanlıktayız. Cam kırıklarıyla hemhal olunan bir düzlemdeyiz. Ne kötülükler sorgulanıyor ne gidilen yön ne de bunca bariz olan cehennemî halin ardılındaki yıkım istenci. Kuşkular boğuluyor. Sorgulamalar yaftalarla sonlandırılıyor. Sormak, anlamak terörle ilişkilendiriliyor. Ol ezber edilmiş olan, müesses nizamın dünü bugününde de yineleniyor. Bu bahis halen savunuluyor. Bu bahisten doğan cerahat her bir yeri kuşatıyor. Memleket sessizlik sınırlarına demirliyor. Bütün bütün bir menzil ezber edilmiş olanlarla yıkıma yollanırken herkes sus pus kılınıyor. Eksiksiz bir sessizler cumhuriyeti var ediliyor. Sahiden de cerahatin yıkıcılığı uzak öte değil doğrudan var edilmiş bir tahayyüldür.
Evrensel Gazetesi’nden aktaralım: “Cizre’deki yasak sırasında hayatını kaybeden ve AİHM'in adına yapılan başvuruyu reddettiği Orhan Tunç'un soruşturma dosyası hakkında verilen "takipsizlik" kararına yapılan itiraz da ret edildi. Tunç'un, Cizre Halk Meclisi Eşbaşkanı Mehmet Tunç'un kardeşi olmasının karar gerekçesinde yer alması dikkat çekti.”
“Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığı, Cizre ilçesinde 14 Aralık 2015 tarihinde ilan edilen 79 günlük sokağa çıkma yasağı sırasında yaralı olduğu evin bodrum katında ambulansın geçişine izin verilmediği için hayatını kaybeden dönemin Cizre Halk Meclisi Eşbaşkanı Mehmet Tunç'un kardeşi Orhan Tunç'un ölümüne ilişkin başlatılan soruşturma hakkında geçtiğimiz yıl "takipsizlik" kararı vermişti. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) hakkında tedbir kararı almasına rağmen hayatını kaybeden Tunç'un dosyası hakkında verilen karar ise, "olayda hukuka uygun sebebi bulunduğu" gerekçesine dayandırılmıştı.”
“Hakimlik tarafından verilen ret kararının gerekçesinde ise, Tunç'tan alınan cevapların tamamında atış atıklarında bulunan antimon elementinin tespit edildiği kaydedildi. Yine, Tunç'un cenazesinin "örgüt mensubu" olduğu değerlendirilen başka şahıslara ait cenazelerin yanında “ele geçmesi” ve gizli tanık "İskender"in Tunç hakkında, "Fotoğraftaki şahsı; Mehmet Tunç'un kardeşi olarak bilirim, Nur mahallesinde kantik ve uzun sokağın kesiştiği kısımlarda bulunan barikatlarda dolaştığını, hendek ve barikat yapımında görev aldığını biliyorum" şeklindeki beyanları karara gerekçe gösterildi. Dosya hakkında verilen ret kararının ardından avukatların Anayasa Mahkemesi'ne (AYM) başvuruda bulundukları aktarıldı. AİHM de geçtiğimiz günlerde, Orhan Tunç adına yapılan başvuruyu "iç hukuk yolları tüketilmedi" gerekçesiyle ret etmişti.”
Cizre’de vuku bulan cerahatin, adıyla sanıyla bir kırım tahayyülünün bunca rahatça iş bu menzilde örtbas edilebilmesi bu menzilin halini, var edilenin istikametini de ortaya serer. Bir yerde yaşam hakkının ihlali sorgulanamıyor. O ülkede hayatın behemehal devletli eli ile kırımına karşı adalet makamı içte ya da dışa boşa düşüyorsa orada varlığı kesin kılınan şey bir kara düzendir. Üç koca yıldır Bakur Kürdistan’ında var edilmiş hiçbir vakada adalet bahsinin a’sının dillendirilmediği yerde sorun kendiliğinden görünür. Bir menzile daha kaç defa 1915 sığdırılabilir!
Bir menzilde 1915 cüreti kaç defa daha var edilebilir Bir menzil yaşam hakkında dün onu, bunu ve şunu hedef kılarken, bugün nasıl aynı rahatlıkla bir kez daha o geçilen yollardan bir kez daha geçmeye kalkabilir? Hayat hakkı her nerededir? Demokratikleşme, eşitlik ve adalet tahayyülleri yinelenirken, birörnek muasırlık cümleleri kurulurken bunca açıkta l yaratılan cerahat her neyin nesidir? Bir memleketten değil adıyla sanıyla çürüten bir saha, coğrafyada var edilen halin, kötülüğün bir yol bilinmesinedir meramımız. Hani belgen diye sual edenlerin, sözde diye meselleri, o var edilmiş yıkımı geçiştirenlerin sofrasında tüm bu tahayyül, var edilen yıkım da mı bir şeyi anlatmamaktadır? Memleket her nereyedir?
O ülke her neresidir? Müştereklerimiz yağmalanırken cerahat hayatı çürütürken nedir ki yeni ülke? Hiçbir biçimde sıradana hayat reva görülmezken var edilmiş karanlık her gün güncellenirken nasıl bir şeydir ki yeni ülke? Cerahat, cürüm, cüruf ve kesintisiz kılınmış ol hınçla ne var edilir yıkımdan gayrı. Yıkımla, yok etme halleriyle, bütün bütün yıldırıyla ve bunca cerahatle hayata varılabilir mi?
Kesintisiz bir kırım menzilindeyiz. Coğrafyanın ta kendisi, yaptıklarıyla durumunu açık eden bir cerahat sarmalıdır. Cizre’de ya da Bakur Kürdistan’ının bir başka kentinde, Batı Türkiye’de ya da başka yerlerde ortaya çıkan şey bu erimdir. İç hukuk ve AİHM gibi nesnel olduğu kadar objektif bir hukuki süreci var etmesi gereken makamlar, tümden devletten yana tavır alarak bunu kurgudan hakikatin ta kendisi kılarak bu düzlemin halini de görünür kılar. İçten pazarlıklı, kötülüğün bir normatif kılındığı yerde yarlar hep kanatılandır, kayda geçsin bir kez daha.
Mezopotamya Ajansı’ndan paylaşalım: “PKK Lideri Abdullah Öcalan’a yönelik tecridin kaldırılması talebiyle 98 gündür açlık grevinde bulunan ve fenalaşarak hastaneye kaldırılan DTK Eş Başkanı Leyla Güven, tedaviyi kabul etmedi. Uluslararası Barış Delegasyonu üyeleri geldikleri Diyarbakır’da PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın üzerindeki tecridin kaldırılması talebiyle 98 gündür açlık grevinde bulunan DTK Eş Başkanı ve HDP Hakkari Milletvekili Leyla Güven’i evinde ziyaret etti. Delegasyon üyeleri, ziyaretin ardından sitenin bahçesinde açıklama yapacağı sırada Güven, bulunduğu evinde fenalaştı. Göğüs ağrılarının olduğu belirtilen Güven, sağlık ekipleri tarafından ambulansla Urfa yolu üzerindeki özel bir hastaneye kaldırıldı.
Bilinci açık olan Leyla Güven, tıbbi müdahaleyi kabul etmedi. Yoğun bakıma alınan Güven’in kalp ritmi takip ediliyor. Güven’in rahatsızlanması ardından hastaneye gelen DTK Eş Başkanı Berdan Öztürk ve HDP milletvekillerinin bekleyişi sürüyor.”
Hastane önünde bekleyen heyet, Leyla Güven’in sağlık durumuna ilişkin basın açıklamasında bulundu. Leyla Güven’in sağlık durumuna dair bilgi veren DBP Eş Genel Başkanı Mehmet Arslan, Leyla Güven’in 98 gündür açlık grevi eylemini sürdürdüğünü hatırlatarak, fenalaşması üzerine hastaneye kaldırıldığını söyledi. Leyla Güven’in hastanede gözlem altına alındığını ancak talepleri karşılanmadan eylemini sonlandırmayacağını ve tıbbi müdahaleyi hiç bir şekilde kabul etmeyeceğinin altını çizen Arslan, “Leyla Güven arkadaşımız şuan hastanede bulunmaktan bile rahatsız olduğunu aktardı. Sayın Öcalan üzerindeki tecrit sonlandırılmadan açlık grevini sonuna kadar sürdüreceğini ifade etmiştir. Bu nedenle gözlem altında olmayı dahi kabul etmiyor ve ısrarla evine gitmeyi istiyor” dedi.
Leyla Güven bildirilmeyip, adı anılmayanı sorgulama cüretine sahip çıkıyor. Memleketin bir katran karanlığına mahkum edilmesi hal ve istencine karşı hayatın önceliğini savunup, meram eyliyor. Bir toprak parçasında toplumsal barışın yol ve yönünün bunca zamandır tıkalı kalması haline bir duruşla isyan ediyor Leyla Güven. Kürd halkının bu topraklardaki varlıklarının hiçbir türlü tam anlamıyla tanımlandırılmaması haline açlığı ile yanıt veriyor.
Geleceksizliğin her ne demek olduğu ortaya çıkarken bu yönelimin bir tahayyülün önünün alınması gailesine karşı duruştur mesele. Barışmak bu topraklarda ne zaman var edilecektir. Bir yerden başlanırken, bir aralar müjdeler duyurulurken daha kaç kez gidilen yollardan geri dönülecektir. Kaskatı bir savaşıma rehin, şiddet mefhumuna kati bir geri dönüş var edilecektir daha kaç kez? Gündelik faşizan tahayyüllerle biteviye kılınan linçle nereye varılacaktır? Daha ne kadar vakit kaybedilecektir?
Mehmet Ağar’ın yetiştirdiği, kötülükte en az onun kadar devamlılığı olan bir sağcının ol Süleyman Soylu’nun seslendirdiği cümleler ortadayken kaybedecek daha kaç zaman var, daha kaç acı vardır? Ol bir asırlık yaraların devamlılığını son kırk yılda var edilmiş gizlisi saklısı olmayan bir savaşla güncellemiş olagelen bir devlet ahlakının savunucusu olan zat aralıksız birkaç aydır HDP’yi, Leyla Güven’i ve tüm milletvekillerini (kendi ağızlarında yaya yaya söyledikleri milli iradeyi tanımadan) hedefe koymaktadır. Gündelik faşizan bir tavrın yetersiz görülmesinden ileriye atılan her hamlede bir kez daha Kürd ile Türk, Kürdistan ile Türkiye sahanlığı arasındaki bağlar kopartılmaktadır. İyi de nereye kadar?
Her demeci ayrı hakaret olan bir insanımsı varlığın beyanıdır: “Doğu ve Güneydoğu'daki terörle mücadeleye değinen Soylu, şöyle devam etti: "Yeniden kaseti başa saracağız öyle mi? Apo için yürümeye başlayacaklar; İstanbul'dan, Şanlıurfa'dan, Şırnak'tan, Siirt'ten, Batman'dan, Mardin'den. Güya milletvekilleri. Ben onlara 'milletin vekili' demenin de doğru olmadığını iddia ediyorum. Onlar yürüyecekler, sonra Apo'nun özgürlüğü için biz de sessiz kalacağız... 'Yürütmeyiz' dedik, betona da oturttuk. Bugün Diyarbakır'dalar. Hesapları şu; bütün illerden 10 gün içerisinde toplanıp, oradaki yürüyüşlerini tamamlayacaklar, sonra Diyarbakır'a gelecekler, tekrar orada yürüyecekler. Hadi yürüsünler de görelim, hadi yürüsünler. Oranın huzurunu bozdurmayız.” Bu ülkede can güvenliği var mıdır?
Soylu gibi devletlinin dününü şimdiye taşıyanlar eliyle bir ülkede hayat hakkı enikonu sıfırlanmaktadır. Cühela cüretini ırkçı ve ayrımcı bir dille hemhal olarak yeniden kurarak altı milyon insanı (bir kez daha yineleyelim) yok sayarak bir tahayyül yinelenir. Cerahat ile bir ülke mi olur, böylesinden bir ülke yeni mi olur! Ahmet Şık tam da o yukarıdaki anlatmaya çalıştığımız cerahatin anladığı dilden bir yanıt verir. Savunmaya hacet olmadan, gak ya da guk demeden muhalifliğin, söz söyleyebilme hakkının her ne olduğunu bir kez daha hatırlatır.
Sendika.org’tan alıntılayalım: “TBMM’de açlık grevinin sürekli gündem yapılmasından rahatsız olan AKP Milletvekili Bülent Turan ile HDP Milletvekili Ahmet Şık arasında tartışma yaşandı.Leyla Güven’in tahliye edildiğini ancak Meclis’e gelip yemin etmek yerine Abdullah Öcalan’a destek olmak için açlık grevi yaptığını söyleyen Turan, “Burada bize her gün bunu hatırlatmak yerine, gitsinler, terörle aralarına mesafe koyup o arkadaşları bundan vazgeçirsinler çok seviyorlarsa” dedi.
Turan’ın sözlerine yanıt Ahmet Şık’tan geldi. Şık, AKP’li sıralara doğru şöyle seslendi: “En büyük terör örgütü sizsiniz ya, sizsiniz! Bu ülkenin gelmiş geçmiş, cumhuriyet tarihinin… Bir terör örgütüsünüz ve bunun için yargılanacaksınız hepiniz. Ama sizler gibi yapmayacağız, düşmanımız için bile hukuk talep ediyoruz. Sizi evrensel hukuk normlarıyla yargılayacak bir yargıya teslim etmek istiyoruz. “
Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP), açlık grevinin 100’üncü gününde olan Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Başkanı Leyla Güven ve cezaevlerinde açlık grevinde olan 300’ü aşkın tutukluya destek vermek amacıyla 15 ilden Diyarbakır’a "100'üncü gününde Leyla'ya, tecridi kırmaya" sloganıyla başlattığı yürüyüş tamamlandı. Hakkari, Van, Kars, Iğdır, Bitlis, Ağrı, Muş, Şırnak, Mardin, Siirt, Batman, Dersim, Bingöl, Antep ve Urfa’dan yürüyüşe katılan milletvekilleri, engellemelere rağmen Leyla Güven’in evinin bulunduğu cadde üzerinde basın açıklaması yaptı.
Gazetecilerin, çembere alınan milletvekillerin açıklamasını izlemesine bir süre izin verilmezken, gazeteciler de bu engeli protesto ederek geri çekildi. Polis ablukası altında bulunan vekiller adına DTK Eş Başkanı Berdan Öztürk Kürtçe, HDP Kadın Meclisi sözcüsü ve Ağrı Milletvekili Dilan Dirayet Taşdemir ise Türkçe açıklama yaptı.
Mezopotamya Ajansı’ndan iliştirelim: “HDP’li vekil Dilan Dirayet Taşdemir, tecrit denilen olgunun sadece Öcalan’a uygulanan bir durum olmaktan çıkıp özellikle 2015 yılında barış ve müzakere süreci sonlandırıldıktan sonra bütün topluma uygulanan bir iktidar pratiğine dönüştüğünü söyledi. “Bu ülkede savaş ve çatışmayı sürekli büyüten iktidar şunu iyi bilmektedir: Konuşan bir Öcalan çözümün ve barışın yolunu açan bir Öcalan’dır! Susturulan bir Öcalan, derinleşen bir çözümsüzlüktür, savaş, eşitsizlik ve yükselen faşizmdir!” diyen Taşdemir, “Tecridin kaldırılması demek ülkede çözümün ve barışın tekrar gündemleşmesi demektir. Tecrit uygulamasının bitirilmesi, dolayısıyla demokratik bir çözümün önünün açılması için Leyla Güven yoldaşımızın başlattığı açlık grevi, dalga dalga yayılarak onlarca cezaevinde, Hewlêr, Galler ve Strasburg’da yüzlerce açlık grevi direnişçisi yoldaşımızın katılımıyla devam etmektedir. Bizlere bugün düşen en büyük görev ise tecridin kırılması için yaşamın her alanını bir mücadele alanına dönüştürmek ve açlık grevlerini en üst düzeyde sahiplenmek olmalıdır. Bu karanlık tablo ve bu ağır faşizm koşulları ancak bizlerin örgütlü mücadelesiyle parçalanacaktır” diye konuştu.”
“PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması talebiyle 100 gündür açlık grevi eylemini sürdüren Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Eş Başkanı ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) Hakkari Milletvekili Leyla Güven Jinnews’ten Beritan Elyakut’a konuşur.” Güven, “100 gündür ben, 60 gündür de cezaevlerinde tutsaklar direniyor. Bu tecrit yeni değil ve 20 yıldır aralıksız olarak devam ediyor. Bu tecrit durumu artık başta Kürtler olmak üzere tüm ülkeyi sarmış durumdadır. Hiçbir irade tek başına bir adada yalnız başına tutulmamıştır. Tutulmuşsa dahi barış için mücadele yürütmemiştir ancak Sayın Öcalan bunu başardı. Bu 20 yıllık tecridi bizim başlattığımız eylem biraz daha görünür kıldı. Geçmiş dönemlerde de tecride karşı eylemler yapılıyordu ancak belli bir süre sonra gündemden düşürülüyordu.
Beni bu eylem karşısında sessiz kalanlar öldürür. Bu eylem toplum için sınavdır. Bu sınavı atlatamayanlar yarın da ‘biz hak savunucusuyuz, insanız’ diyemeyecekler. Kadın inanırsa hiçbir güç kadını inandığı değerlerden alıkoyamaz. Çünkü kadınlar bir şeye inandılar mı mutlaka sonuca ulaşırlar.
Elbette ki ben de yaşayarak bu ülkeye barışın geldiğini görmek isterim. Ancak bir bedelin verilmesi gerekiyorsa gözümü de kırpmadan veririm. Bunun için büyük bir moral ve inançla devam ediyorum. Cezaevlerinden onlarca mektup alıyorum ve cezaevlerinde tutsak olan her arkadaş dışarıdakilerden bin kat daha özgürdür. Aslında tecrit altında olan dışarıda direnmekten vazgeçenlerdir. Beni ayakta tutan cezaevlerindeki direnişleri ve kadınların öncülüğünde devam eden direnişleridir. 100'üncü gün yürüyüşünde kadınların öncülüğün de devam eden eylemlerdir. Evet, kadın inanırsa dünya değişir, barış gelir ve eğer kadın inanırsa büyük bir hoşgörü dünyaya hakim olur. Ya özgür yaşayacağız ya da hiç…”
Görünen köy kılavuz istemiyor. Varılan saha artık dünün karanlığının bariz bir tasdiki olduğunu kendiliğinden ele veriyor. İslamofaşist zorbalık, günbegün arttırılmış olagelen tahakküm ve bariz biyopolitik cerahatle bu menzil bir deney sahasının ta kendisi olarak dönüştürülüyor. Bir menzilde hayat hakkının telef olunması güncelleniyor. Leyla Güven şahsında seslendirilen bir toplumsal katmanın bu ülkede var olma halinin ivedi çözümü talebidir. Görünen köy kılavuz istemiyor. Bir asrını yitirmiş bir sahada, Soylu, Turan ve hatta Bay E gibi insanların söyledikleri, Bay B’nin ve diğer figürasyon takımının sağdan solun uçlarına kadar sirayet ettirdikleri bu seslenişi bir kez daha boğmaktır.
Bu saha bir asrını çoktan zayi etti. Ne yüzleşti, ne sorguladı. Bu saha bir asrının üstüne bir o kadar daha kırımı /kırılmayı sineye çekti. Ne evvelden, ne de şimdi yapılanlar için bir hesap verildi. Bir koca asır içinde cerahat, insanları Deyr Ez Zor’a sürmekten, süngülemekten, asmaktan kesmekten, yetim koymaktan ileriye taşındı. Bir asır sonrası bulundukları mahal içinde yakmaya, savaş uçakları ile bombalamaya, kurşunlarla infazlara ve nicesinin ve nice cerahatin koynuna rehin etmeyle güncellendi. Bir asır geçti. Ermeni, Süryani, Rum, Pontos ve dahası pek çok kimliğin bu topraklardan kazılması gailesi tükenmedi, bitmedi.
Şimdi, şu şartlar altında Leyla Güven ve tüm Kürd siyasi uzamın var ettiği, anlatmaya çalıştığı şey sadece bir tecrit hükmünün sonlandırılması değildir. Bu ülkede sahiden bir yüzleşme ve “dahi” barışmadan bahsedilecekse bir adım atılması öncelikliğidir. Milletvekillerinin yerlerde sürüklendiği, itilip kakıldığı, hedefe en baştaki zattan başlayarak konulduğu bir düzlemde barışın adı anılmayacaktır. Geçici değil kalıcı bir çözümün yoluna daha çok var mı? Sahiden ve gerçekten duyan var mı ola?
Misak TUNÇBOYACI – İstan’2019
Görseller – Photography Courtesy From; Newsha TAVAKOLIAN














