'bu sabah kendini sorgulamak hakkında uzunca bir konuşma geçirdim biriyle. sorgularken nelere baktığımızı, nelere dikkat ettiğimizi ve en önemlisi neye öncelik verdiğimizi konuştuk. konuşurken, düşünmeyi bırakmadan, sözlerim yine kendiliğinden dökülmeye başladı. kendi düşüncelerimize mi yoksa etrafımızın sözlerine mi önem veriyoruz diye sorduğunda, kala kaldı içim ama dilim içini döktü. ben bilinç altımda zaten bildiğim bir şeyi ilk kez safça dile getirdim.. bunun için de çok şaşkınım. kendim olmaktan öylesine korkutulmuşum ki. kendim olunca sevilmeyeceğime öyle inanmışım ki. kendimi sorgularken dahi kendi düşüncelerime en son yer veriyormuşum meğer. hep karşımdaki ne düşünür, nasıl hisseder diye düşünmekten benliğimi unutmuş, hatta hiç hatırlamamışım. sevmekten yana arşa çıkarken, sevilmelerime hiç inanmayışım bir kez daha kırdı içimi. 'her şeyini söylemekten çekinmiyor, kendini gizlemiyorsun ama insanların seni nasıl gördüğüne çok önem veriyorsun' dediğinde kitlendim. neden diye sordum kendi kendime. o da bu soruyu sesli dile getirdi. öyle alışmışım ki kendimi açıklamaya, kendimi korumaya. öyle bir ben olmuş ki bu sevmediğim hâllerim. bilmeden, fark etmeden her şeyimi ortaya döküşüm sadece anlaşılma ihtiyacımdanmış. bu ihtiyacım ise hiç giderilmedi. sanırım bu saatten sonra da kimse beni sevildiğime ve anlaşıldığıma inandıramayacak. âh. cümlelerim dahi birbirine karıştı sanki. anlamları da öyle belki de bilmiyorum. ama bugün yine yeniden fark ettim. ortaya saçtığım benliğimden, sözlerimi esirgemediğim ve inandığım her şeyden korkarken, 'etraf ne der' düşüncesinden kurtulamayan bilinç altıma rağmen yine de kendime savaş açıp kendi bildiğimi okurken kendimi binlerce kez yorduğum gerçeğini. âh. keşke inansam. keşke biri inandırsa. anlaşılma ihtiyacı öyle başka ki. sevildiğine inanamamak nasıl bir lanet bilemezsiniz. insan insana muhtaçtır. ve ben bu muhtaçlığa rağmen, inanmıyor, güvenmiyorum.





















