Bazen o kadar şey üst üste geliyor ki; hızla sürdüğümüz hayat tarlalarımıza yenilerini mi eksek, yoksa yeşermesini mi beklesek diye düşünüyorum.
Çoğu zaman yeşertmek için beklemek “geç kalmak” oluveriyor. Es’ vermek, eski’mek görünüveriyor.
Belki de gerçek hayat; güzellikleri, sevgiyi, aşkı yavaşça/ağır ağır yaşamaktan geçiyordur... Belki de...
Beylerbeyi Camii olarak da bilinen Hamid-i Evvel Camii’nde kaydettim görüntüyü. Cami cemaatinden, sevimli mi sevimli baba kedi bir yandan miniklerini gözetirken diğer yandan çizmeden, ısırıyormuş gibi görünse de acıtmadan oynadı benimle. Videoyu yavaşlatıp, müzik olarak da Yasmine Hamdan’dan Beirut çok güzel gider diye düşündüm.
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming
Nasıl hayatta olduğunu kimselere söylemeden, gizemlice bekleyebilir misin?
Bekleyenler varmış. 5 asır boyunca elif gibi dimdik göğe uzananlar kalmış. Biz vahşi insanoğluna rağmen kalmış.
...
“5 Asır Sonra Sinan’ın Minarelerinden 4 Mevsim İstanbul”
Projeyle yeni tanıştım sayılır. Bir dostum bahsetmişti. Eve gidince hemen internette aradım, ne varsa okudum. Çok meraklanmıştım. En kalitelisinden videosunu indirdim. Heyecanlanmıştım.
Nasıl heyecanlanmaz insan. 5 (yazıyla beş) asır sonra Hassa Mimar Başı Koca Sinan’ın İstanbul’da yaptığı 19 caminin 28 minaresinden İstanbul seyredilecekti.
Neredeyse projenin tek adamı olan Cüneyt Karaahmetoğlu’nun (Yönetmen, Yapımcı, Proje Tasarımcısı, Görüntü Yönetmeni, Editör) yazdıklarından, yorumlarından, çıkan haberlerden harika bilgiler edindim.
Sıra gelmişti filmi izlemeye.
12 ay süren çekimler sonucunda elde edilen ~16 dakikalık video tek kelimeyle harikaydı. Müzikleri ise bir başka güzel. İzlerken, dinlerken en çok da Ertan Tekin’in soluğundan duduk sesine hayran kaldım. Yapımcı Karaahmetoğlu da “Neden Sinan’ın Minareleri” başlıklı yazısında "Her zaman büyük hayranlık duyduğum Ermeni taş ustalarının anısına” diye belirterek Ermeni enstrümanının özellikle kullanıldığını altını çizmiş zaten.
16 dakika 17 saniyelik belgesel filmin sonunda beni en çok etkileyen sahnelerin “Sonbahar”da olduğunu farkettim. İstanbul’un güzelliğinin yanında artık örtülemeyen/gizlenilemeyen beton yığınlarını fark ettim. İnsan, araç ve binaların kalabalığını kışın karın bile örtemediğini gördüm. Daha çok hoşuma giden karelerin şehri çok da görmediğimiz gece fotoğrafları olduğunu hissettim.
Projeye Dair Kısa Kısa
12 ay boyunca, 19 Sinan Camii’nden toplam 26 Sinan minaresinden (2 minare de Sinan’ın yaptığı Ayasofya’dan) çekimler yapılır.
12 ay boyunca neredeyse her gün sabah ezanından 1 saat önce yola çıkılıp plan dahilinde çekim yapılacak minareye çıkılır.
12 ayın sonunda toplamda 169.645 kare fotoğraf çekilir. Filmde ise 21 bin kare kullanılır.
Ortama her çekim için sırtlanıp taşınan çekim malzemelerinin ağırlığı 37 kg gelir.
Minarede kalınan en uzun süre 7 saattir.
4K çekim yapan Sony makina ekipmanlarıyla time lapse çekim tekniğiyle işlenir.
Projenin müziklerini Can Erdoğan besteler. Bratislava Senfoni Orkestrası çalar. Yerel enstrümanları ise Erkan Oğur (oğur sazı,kopuz, e-bow), Derya Türkan (İstanbul Kemençesi) ve Ertan Tekin (duduk) tarafından çalınır.
Ve sonuçta 2,5 yıl süren çalışma sonucunda elde 16 dakika 17 saniyelik arşivlik bir görüntü kalır.
*Projede kullanılan ekipmanlar.
Sorular & Cevaplar
(Proje Yönetmeni Cüneyt Karaahmetoğlu’nun yazdıklarından, mülakatlarından ve projeye dair yazılarından derlenerek ve izin alınarak oluşturulmuştur.)
Görüntüleri hızlandırarak mı oluşturdun?
Hayır. Tamamen time lapse tekniği ile çekildi. Ayrıca 7 tane görüntü var şehrin normal hızda; bulutların ise hızlı aktığı. O görüntülerde bulutlar fotoğraf makinesi ile; şehir ise normal bir kamera ile çekildi. Görüntüler birleştirildi sonra.
4 mevsim devam eden projede kışın zorlanmadın mı?
Filmin çekimlerine, filmdeki kronolojik sırlama gibi yaz mevsimi ile başladım. Ve gün geçtikçe endişelendiğim, yazın bile aşağısıyla birkaç derece sıcaklık farkı olan şerefede kışın ne yapacağımdı. Ve kış geldiğinde bazen, çekim devam ederken minarenin merdivenlerini ısınmak için defalarca inip çıktığım günler oldu. Fakat o anlarda bile hiç bir an böyle bir işe girdiğim için kendime kızamadım ya da pişmanlık duymadım; aksine hep mutlu hissettim kendimi.
Malzemeleri minarede bırakıp neden sonra topluyordun değil mi?
Hayır. Ne malzemeler bırakıp gidilecek maddi değerdeydi ne de kullandığım teknik otomatik çekim yapmaya müsaade edecek nitelikte.
Uzun bir proje. Hiç sıkıldığın, bırakıp uzaklara gitmek istediğin oldu mu?
O kadar çekim gününde ve minarede geçirdiğim bu kadar saat boyunca sadece tek bir kez sıkıldım ve bir günbatımı çekimini yarıda bırakıp İstanbul’dan bir kaç günlüğüne uzaklaştım. O kare ise sonrasında benim filmdeki en çok sevdiğim görüntülerden biri olan Sonbahar’ın başlangıç karesi oldu.
Ve müzikler. Görüntüleri tamamlayan hayati parça. Müzikleri belirleme safhanız nasıl geçti?
Kafamda en başından beri, senfonik bir beste ile beraber Anadolu’ya, İstanbul’a ve ikisinin de sahiplerine özgü enstrümanlar kullanmak vardı. Müziklerde, Türklerin Orta Asya’dan enstrümanı olan kopuz kullanmak istedik. İstanbul’la ilgili bir şey yapıp Derya Türkan sayesinde tanıdığım İstanbul Kemençesini kullanmamak benim için düşünülemezdi. Her zaman büyük hayranlık duyduğum Ermeni taş ustalarının anısına bir Ermeni enstrümanı olan duduk kullandık. Ve projenin sonlarına doğru Erkan Oğur’un “ney”e benzer bir ses çıkararak icra edebildiği e-bowun İlkbahar mevsimine çok yakışacağını düşündük. Hayran olduğum müzisyenler Erkan Oğur, Derya Türkan ve Ertan Tekin sağ olsunlar beraber çalışma isteğimizi kırmadılar.
Sinan’ın dokunduğu her minareye çıktın, baktın. Şimdi durup düşündüğünde bu proje için Sinan’ın hangi camiyi de inşa etmesini isterdin?
Kesinlikle hem bana çok naif gelen mimarisiyle hem de konumuyla Selim Cami. Selim Camii’nin iki minaresinden Haliç’i çekmek ve o görüntülerin bu filmin içinde yer almasını çok isterdim.
Ne diyelim. Selam olsun Koca Sinan’ı kitaplarda anlatmaktan bir adım öteye taşıyanlara.
Haberdar olduktan sonra denemeyi çok istiyordum blablacar'ı. Otostop kültürünü biraz evirip çevirmeyle zamana uydurmak için “pek çok ülkede kullanılan sistem artık Türkiye'de” diye duyurular yapıyordu Türkiye ayağı yöneticileri. Sitelerini ve facebook sayfalarını inceledim. Neredeyse tüm blog yazılarını okudum. Çok keyifli hikayeler vardı. Eğlendim doğrusu okurken. Türkiye Yöneticisi Esin İmer’in Cnbc-e'de katıldığı programı da izledim. Aklıma gelmeyen soruların pek çoğu da orada yanıtlanmıştı.
Ama neredeyse blablacar'ı duyanların en büyük endişesi "güvenlik"ti hâlâ. Esin İmer'in programda sorulan soruya "Biz blablacar olarak karşılıklı güven temelli ilerlemek istiyoruz. İnsanlar arasında en büyük hedefimiz bu. Hem ticari ilişkilerden uzak olduğu için hem de blablacar’ın kendi iç sorgulama mekanizmalarından dolayı güven kriterlerimize güveniyoruz" açıklamasını aranılan kan olarak görmek mümkündü.
İlk yolculuğumu yapmak için uygulamayı telefonumda en diplere atıp beklemeye başladım.
Bursa'da 16 Mayıs'ta yapılacak "Mezuniyet Buluşması" için uygulamayı kullanmanın zamanı gelmişti. Gidiş için 1-2 ilan sahibiyle iletişime geçsem de (Ümit mesela) geri dönen olmadı. BUDO ile gitmenin yolu görünmüştü.
Peki ya dönüş? Hemen dönüş için aramalara başladım. 17 Mayıs'ta 15.00 için bir ilana SMS attım.
"Merhaba, ben Kenan. Blabla'dan ulaştım size. Bursa'dan pazar günü İstanbul'a geleceğim. Boş koltuğunuz var mı?"
Gece 23'te attığım için dönüş şöyle oldu..
"Yarin musayit olunca.arayim kardesim"
Ertesi gün aradı Hak hocam... Detayları konuştuk. Sözleştik..
Bursa'da öğrencilik yıllarımızı yad edip keyifli sohbetlerle Bursa'da iyice gezdikten sonra dönüş zamanı gelmişti. Pazar günü saat 11.30 gibi aradım şöför Hak’ı. İzmir'den yola çıkmak üzere olduğunu 15 gibi Bursa'da olacağını söyledi.
3 saatte İzmir-Bursa.. Çok hızlı değil mi??
14 gibi Koza Han'da arkadaşlarımla kahve içip beklemeye başladım. 15.10 gibi arayıp 15.30'da Kent Meydanı'nda buluşabileceğimizi söyledi. Arkadaşlarımla vedalaşıp ayrıldım.
15.35'te Pegoet 301 ile geldi Hak hocam:) Geçtim arka koltuğa. Tanıştık. İsminin gerçekten Hak olduğunu öğrendim:)) İlk defa duymuştum çünkü.
Ön koltukta ise Cihan ile tanıştık. Blablacar yolcusuymuş o da:)) İzmir'den birlikte yola çıkmışlar. İstanbul Üniversitesi'nde Matematik okuyormuş. Eskilerin otostopçusuymuş, yolculuklarda otobüse binerse rahat edemeyen macera tutkunlardanmış. Enteresan hikayeler anlattı yol boyu:))
Bir yolcusu daha varmış Hak’ın. İzmir'den alıp Bursa Görükle'ye bırakmışlar:)) Araç sirkülasyonu yoğunmuş anlayacağınız..
İzmir'de hukuk bürosunda çalışıyormuş. İş gereği çok sık araçla seyahat ediyormuş. "Biz blablacar'dan önce de vardık" diyor. Özel ilanlar verip yolcu alıyor, seyahatlerini renklendiriyormuş. Ve ekliyor, "Ama şimdi daha kolay. Artık maillerle uğraşmıyorum, blablacar’ı kullanıyorum"
Güzargah açıklamasında belirttiği üzere Gemlik'te yemek molası veriyoruz. Öncesi Gemlik'ten arkadaşını alıyor. Zeytin ağaçları arasında bahçeli çok güzel bir yere gidiyoruz. Orada da tanıdıklar var. İlgileri süper:)
Köfteler, ızgaralar, kül bastılar, mezeler söyleniyor. Muhabbet 10 numara. Diğer araçta bulunan İzmir'den aldıkları 4. blablacar yolcusu Burak'la da tanışıyoruz. Reklam medya sektöründe yönetmen asistanlığı yapıyormuş.
Bir-bir buçuk saatlik moladan sonra tekrardan koyuluyoruz yola. Topçular'dan arabalı feribota biniyor, gün batımında fotoğraflar çekiniyoruz.
Sonrası ise trafik.. Hak, İstanbul'a uzun zamandır gelmiyormuş. "Bana Ege deyin her yerini bilirim ama İstanbul demeyin" diyor. Bir hafta İstanbul'da kalacaklarmış. Perti çıkıp geri dönecek anlaşılan:))
17 Mayıs saat 15.30'da Bursa Kent Meydanı'nda başlayan çok keyifli yolculuğum arada verilen uzun mola da dahil olmak üzere saat 20.30'da İstanbul Uzunçayır Metro Durağı'nda son buluyor.
Önyargılarla başladığım yolculuğumda müthiş kibar, saygılı, her ortama ayak uyduran, eğlenceli bir yolcu dostu şöför Hak; otostop kültürünü yaşatmayı kendine şiar edinmiş, enteresan hikayelerle "çok mu konformistiz acaba" sorusunu sordurtan 500T müdavimi koltuk arkadaşım Cihan; iki metreden biraz uzun boyuna rağmen tepeden bakmayan, kısa zaman diliminde dahi sıcak kanlığını hemen hissettiren Burak ile hep beraber keyifli bir yolculuk geçirdik.
Ufak tefek bilgi kırıntılarını, yanlış anlamaya sebep olabilecekleri, imla ve noktalama hatalarını giderdim.
Blog yazım ardından pek çok geri bildirim aldım. Ayrıntılı yazdığım ve fotoğraflandırdığım için olumlu/yapıcı eleştirilerdi hepsi de. Buradan tekrar teşekkür etmek istedim.
Benim blog yazımı okuduktan sonra mı yoksa daha önceden yaptığı planlar üzerine mi bilemiyorum ama yol arkadaşım Cihan’in “Babil’den günümüze Matematik” temalı blog yazarlığına başlayacağını öğrendim. Tüm blog yazılarımı keyifle okuduğunu, beğendiğini söyleyen Cihan’ı şevklendirebilmişsem ne mutlu bana:))
En kibar hareket ise Blablacar’dan Deniz’in iletişime geçmesi oldu. Yazımı okuduklarını, çok beğendiklerini ve sosyal medyada paylaşmak istediklerini söyledi. Sizce de çok güzel hareketler değil mi=)
Gitmesinler.
Gelenler ve gidenlerle çevrili ise hayat, gitmesinler.
Düşünsünler.
Gelenler ve gidenleri.
Sadece düşünsünler.
Konya’dan İstanbul’a trenle giderken arka koltuğumda oturan, üniversite son sınıfta olduğunu çıkardığım sarı saçlı, mavi-siyah poşulu kız yanındaki erkek arkadaşına fısıldıyordu bunları. Belki okuduğu bir şiirin mısralarıydı, belki de birdenbire dökülüveren sözcüklerdi. Bilemedim. Söyledi ve sustu.
Artık sinema dünyasında Linklatercı diye bir tabir var. Tıpkı Tarkovsky, W. Allen, P. Jackson gibi…
“Before” serisiyle zaman kavramsallaştırmasını sinemaya uyarlayan, “senaryo muhakkak bir dönüm noktasını ele almalı” kaygılarını bir kenara atıp, “hey dostum rahatla, sakin ol, dünya kaçmıyor ya” diyebilen, üstelik bunu sinemada haykıran bir yönetmen o, Richerd Linklater.
Çok mu abartılı oldu.. Cık.. Az bile..
12 YIL SÜREN ÇEKİMLER
Boyhood’u ilk olarak Metacritic sitesinde gördüm. Şöyle yazıyordu, “Metacritik tarihi boyunca 100 üzerinden 100 alan tek film”. Çok etkili bir giriş değil mi :)
Dile kolay 12 yıl süren çekimlerin sonucunda ortaya çıkmış bir filmden bahsediyoruz. Ana karakterimiz Mason’un 6 yaşlarında başlayıp 18 yaşlarında liseyi bitirip üniversiteye başladığı zamana kadar gerçek zamanda oyuncuları/değişimi/tarihi/müzikleri/elbiseleri/siyasi algıyı/seçimleri…. takip edebildiğimiz tek film. Benzerleri yok. Evet yok. Yani aslında bu konuda biraz araştırma yaptığımda gördüm ki böyle çatlak yönetmenler varmış.
Bulabildiklerim:
Michael Winterbottom’un Everyday filmi. 5 yılda çekilmiş.
Michael Apted'ın Up serisi. Film değil belgesel aslında. 1964 yılında başlanmış ve her 7 yılda bir belgesel çekimleri yapılıyormuş. Boyhood karşılaştırmasına girmese de buraya almak istedim.
Lars von Trier’ın böyle bir projesi varmış. Her yıl 3dk çekerek oluşturmayı planlıyormuş. Ama iptal etmiş.
Sonuç, Richerd Linklater gibi 12 yıl boyunca bir kurguda ilerleyen ve 2 saat 45dk boyunca senaryodan çıkmayıp sizi de sıkmadan ilerleten bir film yok.
"Film 12 yılda yapılmış olduğu için güzel değil, güzel bir film olduğu için güzel bir film."
Eğer izlemediyseniz baştan söyleyeyim, “Ooo 12 yılda çekilmiş kem küm” diye büyük beklentilere girmeyin. Keza öyle her filmde gördüğümüz hayatın sırrı sırf 12 yılda çekildi diye bu filmde lök diye karşımıza çıkmıyor. Aksine yönetmen yılları görmezden getirip hayatı “sıradanlaştırıp” bir kıvılcım çakmak istiyor. Fevkalade de iyi başarıyor bunu. Filmin vermek istediği his, anlık değil ama bütüne göre; ortaokul, lise günlerimizin en heyecanlı, en cafcaflı günlerini hatırlatıp, “Ne güzeldi o günler” dedirtebilmek.
Filmin sinopsisinden bahsetmeyeceğim ama bir de kurgu var değinmeden geçemeyeceğim. Bu kadar inceden inceden yürüyüp, yılları bir çırpıda harcayan bir filmden bahsediyoruz çünkü. Öyle ki yılların geçtiğini çoğu kez anlamıyoruz bile. Mesela Mason bir sahnede bir kızı öpüyor, sabah kalktığında ise bir daha o kızı görmüyoruz, adını bile duymuyoruz. Kız kendi hayatına devam etmiş, Mason kendi hayatına. Hayat da böyle değil mi? Bir yıl önce ve bir yıl sonramız çok çok farklı değil mi? Bak bu konuda uzun uzadıya konuşabilirim sanki:)
KISA KISA
Film, 5 yaşındaki bir çocuğun 17 yaşına kadar gerçek zamanda takip ettiğimizden hem değişimleri hem de özellikle müzikleriyle zaman imlerini kronolojileştirmeyi size bırakıyor. (En çok bunu sevdim.)
Amerikan Bağımsız Film Şirketi’nce finanse edilmiş bir filmden bahsediyoruz çünkü Hollywood endüstrisi 12 yıllık bir yatırım yapmak istememiş (her ne kadar şimdilerde pişmanlıklarını belirtseler de). Film 4 milyon dolara çekilmiş. Gişe hasılatı ise 43 milyon dolar.
Filmin 12 yılda çekilmesi kendi içinde pazarlamasını da oluşturmuş. Zaman kurgusu çok çok iyi planlandığından, yıllar hiç bahsedilmese bile “istemsiz pazarlama” kendiliğinden oluşuvermiş. Gişeye de yansımış bu.
12 yılda çekildi diye sanmayın oyunculara çile çektirdiklerini. Sette geçirdikleri süre 12 yıl boyunca toplamda 12 gün bile tutmuyormuş:)
Bu kareyi hatırlayacaksınız. Son sahnelere doğru ismini bile duymadığımız Mason’ın annesi, oğluna alkolik kocalar geçidi gibi kaldığını söyler, ve ağlar. Bi yerde okumuştum, film özellikle yönetmenin memleketi Teksas, gerçekten de orta sınıf alkolikler cennetiymiş.
Anne karakteri için bir not daha. Yönetmen Linklater’a sorarlar, “Çok normal tepkilerle hayatına devam eden anne, filmin sonunda bir anda neden bu kadar patlıyor?” diye. Cevap ise muhteşem, “Evet o an öyle oldu. Çünkü oğlu evi terk ediyor ve o anda öyle bir duyguya kapılıyor. Ama muhtemelen bir kaç saat sonra bir arkadaşı kahve içmeye çağıracak, o da hayatına devam edecek.” Bu cevap karşısında insanın, “Hayat işte, devam ediyor.” diyesi geliyor :))
Bir not da cool baş rol oyuncumuz Mason (Ellar Coltrane) için. İzlediğim kamera arkası görüntüleri de gösterdi ki kendisini oynamış. Gerçekten durgun birisiymiş. Hatta 6 yaşından beri cool’muş :)) Öyle ki 6 yaşında sete yırtık kot pantolonla gelirmiş.
Diğer taraftan Ellar’ın kendisini bu kadar yansıtmasının sebebi yine yönetmen. Her yıl film için buluştuklarında Ellar ile sohbet eden Linklater hep sorarmış, “Son bir yıldır ne yaptın? Hangi müzikleri dinliyorsun? Hayatla ilgili planların neler?” diye. Ki senaryo hep çekimin başlayacağı zamanlarda yazılırmış.
Bir başka detay ise Mason’un kız kardeşi Samatha, gerçek adıyla Lorelei Linklater. Yani yönetmenin kızı :) Kızını filme koymasını ise yönetmen doğal nedenlere bağlıyor, “Eğer diğer karakterlere bir şey olursa en azından kızım yanımda olacağından elimde bir oyuncu kalsın istedim” demiş :))
En çok dikkatimi çeken detaylardan birisi, Teksas’ta okuyan Mason’un ilkokulda, sınıfta sabahleyin okuduğu and. Bizdeki gibi yani. Hem de iki farklı and içiriyorlarmış Teksas’ta. İlki Amerika adına ikincisi ise Teksas adına…Evet bunu yeni öğrendim.
Film sitelerini çok fazla ziyaret etmem aslında, ya da çabucak bakıp kapatmışımdır. Ama Boyhood'un web sitesi bi harika. Çok beğendim. Benim de kullandığım tumblr altyapısı ile yapıldığını gördüğümde de şaşırdım. Özellikle timeline sayfası çok yerinde olmuş:)
Müziklerinden bahsetmiştim. Filmle birlikte tanıştığım ve güzel bir sahnede dinlediğimiz Family of the Year’dan Hero’yu da buraya ekliyorum. Sözleri film için yazılmış sanki:)
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming
Sonunu tahmin edemediğim, sevdiğim ama nereye götürdüğünü çıkaramadan izlediğim, bittiğinde ise hayretle bakakaldığım filmleri seviyorum.
Makedonyalı yönetmen Milcho Manchevski yazıp yönettiği, 1994 yapım filmi Yağmurdan Önce (Before the Rain) işte bu tip filmlerden. İzlerken obsesif bir seyir hissine kapılıyorsunuz. Yönetmenin zorlama sahnelerinin olduğunu düşünüyorsunuz. Ama anlatılan üç hikaye de tamamlanınca "Zaman durmaz. Çünkü çember yuvarlak değildir"i yönetmenle birlikte haykırıveriyorsunuz.
Filmi seyrederken dedemin ve büyük dedemin topraklarından, Arnavutluk'tan ya da Arnavutluk'a dair hiç film izlemediğimi farkettim. Mahçup bir bakışla filme dalmak, belki sevmemi daha da kamçıladı; bilemiyorum ama böyle bir başlangıç da iyi oldu.
Şimdi filmden birkaç replik..
- Ne var Mitre?
+ Bir Arnavut kızı arıyoruz. Çocuklar bu manastırda saklandığını düşünüyor.
– Burada sadece Bosna’dan sürülen Müslümanlar var. Tanrı katında hepimiz biriz.
- Burada kavga için bir neden yok.
+ Bir neden bulurlar. Savaş bir virüstür.
Barış bir istisnadır, bir kural değil.
- Silahları gördün mü?
+ Bu sadece başlangıç. Şu an ihtiyacımız olan tek şey politikacılar. Olacakları bir tek onlar engelleyebilir.
– Birleşmiş milletler nerede?
+ Gelecek hafta cesetleri gömmeye gelirler.
“Sevgili Anne,
Hava güzel, yağmur geliyor. Keşke burada olsan. Kocan nasıI? Umarım
onunla mutlusundur. Burası hiç değişmemiş. Ama benim gözlerim değişti. Sanki objektifime yeni filtre takmışım gibi.
Geçen hafta sana birini öldürdüğümü söylemiştim. Bir milisle dost olmuştum ve ona heyecan verici bir şey olmadığından şikayet ediyordum.
"Sorun değil" dedi. Sıradan bir mahkumu çekip çıkardı ve olduğu yerde vurdu.
Bana “Bu işini görür mü?” dedi.
Ben de yaptım, taraf oldum. Fotoğraf makinam bir insanı öldürdü. Bu fotoğrafları hiç kimseye göstermedim. Onlar senin şimdi.
Sevgiler…
Aleksandar”
*Son sahnede, tüm hikayeyi birleştirdiğiniz anda dinlediğiniz müzik filmin soundtrack'ini de yapan Anastasia'dan, Death of Alexander.
2014 Dünya Kupası öncesinde yayınlanmış, daha sonra neredeyse her maç öncesi ve sonrasında tüm sosyal medya platformlarında paylaşılır olmuştu. Bizlerin kaybettiği bir duyguyu, anlayışı, karşımızdakinin de insan olduğunu; neredeyse hiç göremediğimiz bir alanda, futbolda gösteriyordu.
Saygı duymak, hürmet etmek, anlamak, değer vermek, ilgi duymak... Bu görüntüleri izlerken sizin de aklınıza tüm o unuttuğumuz fiiller gelmiyor mu?
İrlandalı kolej öğrencisi Alan Byrne’ın (Simqly Sketch olarak da tanınıyor) 2014 yılı futbol kolajlarından oluşan son videosu geçtiğimiz günlerde yayınlanınca paylaşmak istedim.
Uzun zamandır hep istediğim ama bir türlü başlayamadığım blog yazmaya/yayınlamaya artık start veriyorum :)
Ertelememin haklı sebepleri de vardı aslında. Ama artık hiçbir sebep kalmadı. İnternet sitem olmadan blog yazmamın sakillik olacağını düşünüyordum. Hoop Giray yetişti imdadıma. "İlk önce güzel bir logo yapalım" dedi ve ortaya böyle bir şaheser çıktı ;)
27 Temmuz'da karar kıldığımız logomun ardından tam üç gün sonra yeni internet sitem online oluverdi. Buradan bir kez daha belirtmeliyim ki sitemin tüm tasarım ve uygulamasını yapan, içeriklerin girilmesini sağlayan; sorduğum her soruya, istediğim her şeye sıkılmadan, bekletmeden cevaplar/çözümler sunan Giray'a minnettarım. Sağolsun, varolsun.
kenanaydin.com.tr
Tasarım ve uygulama: Giray Arslan
LinkedIn: http://tr.linkedin.com/in/girayarslan
Şimdilerde her yerde kullandığım profil fotoğrafımı ise Songül, bir yaz günü Levent'teki iş yerimizin balkonunda kaydetti. Çektiği tüm pozlar güzel olsa da en çok kullandığım fotoğraf bu. :) Tekrar teşekkürler Songül.
Uzaklardan bir sanatçı İstanbul’u ziyaret edip hele de konser verdiyse manşetlere hemen “rüzgar gibi geçti” cümleleri atılıverir. Eğer bu sanatçılar grubu Beirut ise rüzgarın yanına bir de yağmur eklemek şart oldu. İstanbul’da üçüncü defa sahne alan grup artık tescillendi ki yağmursuz havada şarkılarını söylemiyor.
İlk konserini 2007’de üç gün süren Radar Live festivalinde veren grup, ikinci konserini de 2012’de Kuruçeşme Arena’da BKM sponsorluğunda gerçekleştirmişti. Balkan müziklerini alternatif rock ile son derece başarılı bir şekilde harmanlayan grup, son konseriyle birlikte anlaşıldı ki Balkanlar’dan eli boş gelmiyor. Yağmuru da getiriyor:)
2012’de Kuruçeşme Arena’da yaklaşık 10 bin kişiye verdikleri konseri hâlâ unutamadıklarını her defasında dillendiren grubun İstanbul konserini iple çektiklerini tahmin ediyorduk. Sürpriz olan ise grubun solisti Zach Condon’un Türkçe öğrendiği oldu. Açılışı “İyi akşamlar İstanbul” ile yapan Condon, “Sizi çok özledim” ile devam etmesi yağmurlukları ile dinleyen ayakta binlerce kişi tarafından coşkuyla karşılandı. Ayrıca her şarkısının devamında Condon, teşekkür etmeyi de unutmadı.
Konserden Kısa Kısa
Üşenmedim saydım. Sahnede kaldığı bir buçuk saat boyunca Beirut tam 22 parça seslendirdi :)
Guyamas Sonora, The Penalty, InThe Mausoleum, Cherbourg ise en çok alkış alanlardı diyebilirim.
Ekşi’den öğrendiğime göre Zach Condon, Elephant Gun’da tekrar yağmurun başlayacağına dair ekip arkadaşlarıyla iddiaya bile girmiş.
Sahneden iki defa aşağı inen ve yoğun alkışlarla tekrar geri dönen Beirut’un gelişinde seslendirdiği eserlerden Gulag Orkestar en çok alkış aldığı parçalardan.
Beirut öncesi sahne alan “Cüneyt Sepetçi ve Orchestra Dolapdere” veda ederken söylediğine göre Beirut istemiş grubun sahne almasını. Tekrar dinlemek için..
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming
Tarih 19 Haziran Perşembe. Küresel ısınma artık şaka değil. Haziran ortasında yazdan eser yok; yağmur, dolu, sel İstanbul için alışılmış haber başlıklarından oldu artık. Günün son mağduru ise Aynur konseri olmak üzere...
Tüm hava koşullarına rağmen konsere gelenlere bakıyorum. Kimi kurulanmaya, kimi ısınmaya, kimiyse yakınlarını arayıp Şişli Kültür Merkezi’ndeki Aynur konserine yetiştiğini haber verme telaşında. Bence Aynur, tüm bu telaşımızı görüp kulisten gelenlere fısıldıyor: “Zahmetsiz lokma yenmezmiş” diye :)
Saat 20:00. Yavaş yavaş salonu dolduran izleyici için o tatlı bekleme anı başlıyor. Aynur ise sahneye 20.30’da çıkıyor. Sebebi ise bence basit, hava koşullarından dolayı bir şekilde gelemeyenlere tolerans tanımak. Yerinde bir karar da oluyor, 21’e kadar salona girişler devam ediyor. Ee Aynur Doğan konseri bu, kaçar mı?
Kısa süren Kürtçe bir uzun hava ile sahneye gelen Aynur; Kürtçe, Zazaca ve Türkçe bizleri selamlıyor ve herkesi birlikte kucaklayan şarkılarını, ezgilerini, ağıtlarını söylemeye davet ediyor. Tıpkı “Hevra” adını verdiği son albümü gibi. Hep bir ağızdan, her dilden söylüyoruz konser boyunca.
DEV KADRO
Konserde Aynur’a altı sanatçı eşlik ediyor. Perküsyonda Yılmaz Yeşilyurt, bas gitarda Hakan Gündüz, gitarda Şehmuz Fidan, tamburda Cemil Koçgün, kavalda Sinan Cem Eroğlu, tambur ise Coşkun Karademir. Anlayacağınız yedi kişilik dev kadro sahnede unutulmaz bir konsere imza atıyorlar. Üstüne üstelik öğreniyoruz ki Aynur hasta halde konsere gelmiş. Aralarda su içmesi gerektiğini ve bunun sebebi olarak da hasta olduğunu söylediğinde öğreniyoruz. Konseri birlikte izlediğim arkadaşım kulağıma fısıldıyor, “Hasta halde bu uzun havaları söylüyor, ağıtları yakıyorsa bizim hastalığımız hastalık değil” diyor. Haklı gerçekten :)
Ve Aynur sahnede 15 parça söylüyor. Gönül Yarası filminde bildiğimiz “Dar Hejiroke”, Bir gönüle aşk girince, Heyder, Dev Dev, Oy Gelin, Min Digo Mele bunlardan sadece bir kaçı.
Eğer konsere gelememişseniz ya da konserin tınıları hâlâ kulaklarınızda ise aşağıdaki Almanya Morgenland Müzik Festivali’ndeki Aynur Doğan performansı tam size göre. Benden söylemesi...
- Kürtçe biliyor musun?
- Hayır.
- O zaman niye ağlıyorsun?
- Abi bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerek!
2005 yılında vizyona giren Şener Şen ile Meltem Cumbul’un başrollerinde oynadığı Gönül Yarası filminden bu replikler. Şener Şen yani emekli öğretmen Nazım, Meltem Cumbul’u yani türkücü Dünya’yı türkü bara götürür. Sahnede ise Aynur vardır...
Kürtçe ve Türkçeyi birbirine bağlayan Aynur, geçtiğimiz kış çıkardığı dördüncü solo albümü Hevra ile tekrar kulaklarımızda. Üç yıl aradan sonra gelen Hevra diğer albümleri Keçe Kurdan, Nüpel ve Rewend gibi çok konuşulacak, belli. Şimdiden arşivlik hazineler arasında. Bunda elbette albümün hikayesinin de payı var.
Hevra, Türkçe “beraber” demek. Belki de en çok tutunmamız gereken kelimeyi Aynur albümüne vermiş. Hikayesini ise albümle birleştirerek, İspanyol Flamenko müziği ile Kürtçe müziğinin beraber işlenmesinin ürünü olarak anlatıyor.
Albümde “Beraber”liğin en büyük mimari 5 Grammy ödüllü Buika, Yasmin Levy gibi usta sanatçıların prodüktörlüğünü de yapan besteci ve gitarist Javier Limón. Daha önce iki albümünü İspanya’da çıkaran Aynur için Limón şöyle diyor: “Aynur ile bir albüm yapmazsam gözüm açık giderdi.”
Yaşar Kemal, Aynur için “Sesi dağlardan aşağı inen binlerce keçinin sesi kadar güçlü”. Bize de “Sesine kurban...” demek düşüyor.
Aynur, 13 Mayıs’ta meydana gelen ve 301 işçinin ölümüyle sonuçlanan Soma Katliamı sebebiyle 15 Mayıs’ta gerçekleşecek olan konserini ertelemişti. Yeni tarih ise 19 Haziran. Aynur Doğan’ı yeni albümünden sesleriyle beraber kanlı-canlı dinlemek için geç kalmadınız. Şişli Kent Kültür Merkezi’nde saat 20’de Aynur sizlere söyleyecek.
Transasya Ekspresi. Haydarpaşa–Tahran arası sefer yapan, devamında ise Pakistan'a kadar ulaşabileceğiniz uzun bir hattın başlangıç noktasındayım. Haydarpaşa'da. İlk defa hem şehirlerarası hem de ülkeler arası tren yolculuğu yapacağım.
27 Eylül 2010, saat 23.55'te hareket eden trenden merhaba. Altı yolcu, bir restoran ve bir yük vagonlu; lokomotifiyle birlikte 9 sıradan oluşan dev bir araçla yolumuza devam ediyoruz. 355 kişiyle birlikte hem de:)
Uzun İnce Bir Yoldayım
Trenden bahsedeyim öncelikle. Kompartımanımızın dizaynını sevdim. Kullanışlı ve estetik yoksunu değil. Daha sonradan öğrendim ki yeniymişler TVS2000 modelli vagonlar çift amasörlüymüş falan:) 4'er kişilik yataklı kompartımanda kalıyorum. Vagonda iki adet 6 kişilik kompartıman da varmış. Genel olarak camı kapattığınızda tren gürültüsü de gelmiyor. Hoş gelse de rahatsız etmiyor. Sallaya sallaya gidiyor tren, beşik gibi:)
Altı vagonlu trenin ortasına restoran vagonu eklenmiş. En sonda da ilave yük vagonu var. Benimse 2 valizim olduğundan tüm eşyalarım yanımda.
Yataklar yaylı, size ait yastık ve kılıfı, pike ya da (kışın battaniye) de veriyorlar. Sordum, tek kullanımlık değillermiş ama çok sık yenileniyormuş. Kompartımanda piriz de var, ama elektrikler yok. Görevlilere sorduğumda yolcuların su ısıtıcılarını kullandıklarından şikayetçiler, trafoyu patlatma riski oluşuyormuş.
Kompartımandaşlarım:) ise İsveçli bir çift! İran’a tatile gidiyorlar. İsveç’te çiftçilik yapıyormuş adam! Karım da çok güçlüdür bana yardım eder deyip karısının pazularının olduğunu söylüyor:) İsveçli çift Türkiye'yi sevdiklerini oğulları olmasa burada yaşayabileceklerini söylüyor. Neden diyorum? "Keyiflisiniz ve çok ucuza yaşayabiliyorsunuz. Bizim orası hem sıkıcı hem de pahalı." diyor.
Vagonların En Eğlencelisi: Restoranlar
Yolculuğa başladığımız gece restorana hiçkimse gelmiyor. Komi "İranlılar eğlenmeye geliyor Türkiye'ye, şimdi dinlenme zamanı yarın gör buraları" diyor:)
2. Gün. Restorandayız. Yanımda İranlı bir mühendis! Tahran’ın ne kadar sıkıcı ve yaşanmaz olduğundan bahsediyor. Karşımda oturan ise John. İngiltere’de Yoga öğretmeniymiş. Budistmiş. İran üzerinden Hindistan’a gidecekmiş. İran’ı çok sevdiğini ve her yıl 1-2 kere geldiğini söylüyor. Taa İngiltere’den Hindistan’a trenle yolculuk ediyormuş. Öğünlerini incir, hurma, şeftali, peksimet ile geçirdiğini gördüm. Nefsini terbiye ediyor sanırım:)
Konu restorandan açılmışken fiyat bilgisini de vereyim. Çünkü 2 gün sürecek yolcuğunuzda gitmeden edemeyeceğiniz tek yer:) Türkiye'nin trenleri için söyleyeyim, yemekler temiz, fiyatlar normal. Trende içki servisi de yapılıyor. Tatvan’a yaklaşırken bira servisi hızlanıyormuş mesela. Kendilerince espri de yapıyorlar. “Eğer çok sık içiliyorsa Tatvan’a yaklaşmışız demektir” diye…
5 Dil Tek Masa
Van Gölü üzerinde Feribottayız. Şansımıza masalı bir yer geliyor! Oturuyoruz. İsveçli çiftle beraberiz. Karşımızdaki aile ile tanışıyoruz.
Yeni tanıştığımız ailede baba Azeri, Türkçe konuşmaya çalışıyorum ama çok da anlayamıyorum. Aile aralarında Farsça konuşurken, İsveçli çift birbirleriyle İsveççe, bazen de biz Türkçe-Azerice konuşuyoruz. Ortak dilse İngilizce. Yani 5 dil, tek masa.
Feribotla gece yolculuğu 6 saat sürüyor. Van’a ulaştığımızda İran trenine geçiyoruz. Beni kompartıman arkadaşım İsveçlilerle birlikte aynı yere veriyorlar. Yabancı olduğumuzdan yapmışlar bunu, yoksa kadın-erkek ayrı ayrı:)
Ve İran trenine geçtik. Restoran orada da var. Ama biraz daha kasvetli. Döküm perdeler, eski moda dizayn ve düşemeler var.
İran treninde su ücretsiz. Tanıştığım Azeri bir arkadaşım şaşırdığımı görünce "Suya da para mı verilirmiş, o sadece Türkiye'de var" dedi:) Çay da ücretsiz. Hatta her vagonun mutfağı ve bir görevlisi bile var. Yemek yada içeceğini kompartımanına isteyebiliyorsun. Ki yemeğimiz “Cüce Kebap”ı kompartımanımızda yedik:)
Tebriz'e geldiğimizde, yük vagonu açıldı. Valizler kontrollü olarak verilmeye başlandı. Ayrıntılı olmasa da bütün valizler kontrol ediliyordu. Enteresandır benim valizimi kontrol etmediler. Sonradan öğrendim ki haricilere yani biz yabancılara yapılan bir uygulamaymış. Hatta satış amacı ile değil ama şahsıma ait diyerek alkol bile getirebiliyormuşsun. Ama İran vatandaşlarına alkol kesinlikle yasak. Hatta gayrimüslimlerin evlerinin mahzenlerinde şarap imal etmesine izin bile veriliyormuş. Sadece kendilerine yetecek kadar.
Ve 75 saatlik :) yolculuğumun ardından, (üstteki fotoğraftan da görüleceği üzere) Kazin'e ulaştım. İran’da her tabela tıpkı bu şekilde. Yani çift dilli. Fars alfabesi ile Farsça, latin alfabesi ile Farsça ve İngilizce. Güzel değil mi:)
Yolculuk bitti. 2-3 saat istasyonda bekledikten sonra taksi ile üniversitemin yolunu tuttum. İran'a gelinir de "hoş geldin" karşılaması olmaz mı? Sonradan öğrendim ki yaklaşık 1 dolarlık yol için taksici benden 5 Euro almış.
Not: Geçmişte sağda solda yazdığım tüm yazılarımı burada toplamaya karar verdim. Yazılarımı, yazdığım tarihe göre blogda yerleşimlerini yapıyorum.
Trenle İran'a gideceğime karar verdiğimde en azından ulaşım konusunu hallettiğimi düşünmüştüm. Yanılmışım. gardan bilet alabilmek denen bir şey varmış:)
Bilet işi aslında basittir. Gişeye gider, gideceğin yeri söyler, ücretini verir sonra da bileti alırsın. Böyle değil midir? Cık.. Tren biletleri için durum farklıymış. En azından Konya gar gişesinde öyleydi.
Uluslararası Tren Biletinde Tek Çare: Gar Gişeleri
Uluslararası tren biletleri TCDD'nin sitesinde satışı yapılmıyor. Rezervasyon bile. PTT ya da tren bileti satan ofisler ise sadece yurtiçi bileti satıyorlar. Tek çözüm herhangi bir gara gitmek. En yakınımda ise Konya var.
Beyşehir'den yola çıkıp otobüs ile Konya merkeze oradan da gara gittiğimde gördüm ki hızlı tren çalışmaları için kapatılan gar tekrar faaliyete geçmiş.
Garda bir danışma masası, iki yurtiçi gişesi, bir de uluslararası gişe vardı. Demek ki uluslararası bilet alınabiliyormuş diye düşündünüz değil mi, yanılıyorsunuz:) Gişeye yanaşan herhalde ilk kişi bendim. Beni uyaranlar bile oldu, oradan bilet alamazsın diye:)
Neyse, diğer gişelere İran için bilet alacağımı söyledikten 3-5dk sonra gişe açıldı, 5dk kadar kapalı olan bilgisayarın açılmasını bekledik. İran'a sefer yapıldığını ilk defa duyan gişe memuru Ankara Genel Merkezi arayıp nasıl kesildiğini anlaması için de 8-10dk bekledim. Sonunda daha da uzayacağını anlayıp beni içeri davet etme nezaketinde bulundular:)
Daha önce Sirkeci’de çalışmış Sema Hanım'ı çağırdılar. Odaya "sen bilirsin" diye sırtı sıvazlanarak alındı:) Herkes çıktıktan sonra "ayy ben sadece yurtiçi biletleri sattım" demez mi:))
Başladı bizim bilet alış furyası:) TCDD ekranı açıldı. Satış işlemi sayfasına gelindi.
İşte Ayrıntılar:))
Kalkış: Haydarpaşa
Varış: Tahran
Şirket: TCDD ve İran
Bir kişi, bay
I. Etap Haydarpaşa-Tatvan TCDD Treni: Vagon: 1. mevki Kuşetli
II. Etap: Tatvan-Van TCDD Feribotu: Tercih yer.
III. Etap Van-Tahran İran Treni: Numarasız vagon, 1. mevki kuşetli
Meraklılarına Bazı mühim detaylar:
TCDD vagon ve kompartıman tercihi yaptırmıyor. Ancak 4 kişi iseniz kompartımanı size ayırabiliyorlar.
TCDD vagon ve kompartıman tercihi yaptırmıyor. Ancak 4 kişi iseniz kompartımanı size ayırabiliyorlar.
TCDD’nin trenlerinde vagonun ilk ve son kompartımanları çok gürültülü ve 6 kişilik. Yataklar ve kullanım alanları çok dar. Ayrıca kompartıman, vagonlar arası geçiş kapılarının yanında olduğundan gürültü eksik olmuyor.
Van Gölü feribotunda yer tercih yapılmıyor. Random atanıyor. Feribot gezilebilir, açık ve kapalı alanları mevcut ve yolculuk yaklaşık 6 saat sürüyor.
Özellikle İran seferlerinde cinsiyet tercihi çok önemli. Bilet alırken buna dikkat etmeniz lazım.
İran, kendi trenlerinde TCDD yer ataması yapsa bile görevlileri tekrar yerleştirme yapıyor. Kompartımanlarda kadın-erkek ayırımları yapılıyor. Aileler hariç ve belgelemeniz gerekiyor.
İran vagonları da bizdeki gibi 4'er kişilik.
Bileti erken almak önemli zira 350 kişilik trende yer kalmayabiliyor. 7 Eylül'de, 22 Eylül için bilet aldığımda öğrendim ki 8 ve 15 Eylül'deki seferler için yer kalmamış.
Tek yolculuk için 3 bilet çıktısı veriliyor. Biri TCDD için, diğeri feribot yoluluğu için ve son bilet İran yolculuğum için.
Bilet fiyatı ise Euro'dan liraya çevrilince netleşiyor. Tren bileti 76 lira olurken rezervasyona da 20 lira verdim. Yani Haydarpaşa-Tahran tren biletine 96 lira verdim.
Aldığım bilette benim yerlerim ise şöyleydi:
Haydarpaşa-Tatvan: 2. Vagon, 20 Numara
Van Gölü Feribotu: Yer Belirsiz
Van-Tahran: 1. Vagon, 28 Numara (Yolculukta belirlendi)
***
Konya garından almaya çalıştığım bileti tam 1 saat 45 dakika sonra edinebildim. Nedeni ise ilk defa bu işi yapmaları imiş:)
Ama şunu söylemeliyim ki benimle ilgilenen Sema Hanım başta olmak üzere, Şef İsmail Beye ve danışmadaki rahat tavırları ile Özgür Beye teşekkür ederim. Gülerek eğlenerek geçirdiğim en iyi bilet alımıydı benim için. En çok güldüğüm ise İstasyon Şefi İsmail beyin çalan cep telefonunz Cuf cuf cuf cufff'lu melodisiydi:))
Sema hanımın yoğun uğraşmaları ile duruma hakim olmaya çalışırken bana kompartman yerini sorması üzerine Özgür beyin: “Bizinistan olsun Sema hanım” demesi….
Sema hanımın bana ve herkese (İstansyon şefi dahil) “ay kız”, diye seslenip sonrasında bana “aman Kenan naapıcaksın İran'ı felan, 66 saat çekilir mi kızz” diye çıkışması güzeldi.
Ve Sema hanımın çıldırması. Uzun bir süre uğraştıktan sonra istediğini yapamayıp, istasyon şefine “ay kız olmuyo bu?” diye söylenmesi, benim kendimden geçmeme yetti:))
En sonunda ise işi çözdüğümüzde herkesin Sema hanımı tebrik ederek, nasıl cözüldüğünü sormaları üzerine (ki ben her zaman yanındaydım ve görmüştüm): “Sakın söyleme Kenan. Sadece ben biliyorum! Çatlayın, Patlayın! HA HA HA”
Ne diyelim, Allah muhabbetlerini arttırsın:))
Yaklaşık 2 saatlik bilet maceram böyleydi işte..
Not: Geçmişte sağda solda yazdığım tüm yazılarımı burada toplamaya karar verdim. Yazılarımı, yazdığım tarihe göre blogda yerleşimlerini yapıyorum.
Gidiş tarihim yaklaşmakta. Geri dönülmez yola girdim mi? Evet. Biletimi de aldım. Ahh evet, blog'u unutuyordum:) Bloğumun ama nedenlerimden biri İran maceram değil miydi? Yola çıkmadan önce hazırlıklarımdan, aldığım notlardan, edindiğim bilgilerden bahsedeyim.
İlk olarak önümde aşmam gereken koca bir sorun var: İran'a nasıl giderim? Komşu olmamıza rağmen Türkiye'nin İran'a bakışından dolayı alternatiflerim çoktu diyebilirim. Ama ben trenle gitmeyi tercih ettim:)
Trenle İran
Tercihimin birkaç sebebi var. İlki ve belirleyici olan etken maddi kaygılar. Lüks veya pahalı her tercihimin, İran'da kat be kat acısının çıkacağını düşünüyorum. İçime bir ürperti düşüyor:)
Ulaşım alternatiflerine gelirsem, ilki elbetteki uçak. Erken alımlarda THY 240TL’ye kadar düşebiliyor. Son 2-3 hafta kala ise 500-600$’a ulaşabiliyor. Pegasus'un direk Tahran'a uçuşu yok. Ama öğrendim ki Asuman Turizm, Pegasus'un uçaklarını kiralayıp Tahran'a seferler düzenliyormuş. İran Air ya da Air Arabia gibi firmalar olsa da fiyatları çok cazip gelmedi doğrusu.
Gelelim otobüse. İstanbul Laleli - Tahran arası çalışan otobüsler varmış:) Otobüsle İran. Nasıl? Kulağa garip geliyor değil mi:) Laleli Uluslararası Otobüs Terminali'nden İran’a otobüs bulunuyormuş. İstanbul’dan çıkan otobüs (bana söylediklerine göre) Karadenizden (sanırım sahil yolundan) Erzurum'a ulaşıp devamında Van’dan geçip, Tebriz sonra da Tahran’a gidiyormuş. Yerli firmalar daha konforlu olmakla birlikte İran firmaları da varmış. Fiyatı ise 40-60$ arasında. Ben otobüsü seçmedim çünkü yaklaşık 40 saat süren yolculukta eğer tek kişiyseniz, yanınızda oturan kişi çok önemli. Yolculuğu çileye dönüştürebilir. Nihayetinde konu otobüs.. İmkanları belli. (Daha sonra otobüsle İran'a giden arkadaşlarıma konuştuğumda çok rahat yolculuk yaptıklarını, VIP otobüslerinin olduğunu söylemişti.)
Ve tren. Bunu tercih etmemde İran'ın İstanbul Konsolosluğunda tanıştığım İran Kültür Ataşesi Mahmut Sıtkızade'nin etkisi büyük.
"Eğer ben bir ülkeye ilk defa gidiyorsan, uçaktan inince paat diye karşılaşmak istemem. Yavaş yavaş sindirmek isterim o ülkeyi. Eğer sen de ilk defa gidiyorsan kısacık uçak yolculuğu ile ulaşma. İran bir medeniyet. Kadim bir medeniyet hem de. İçine çeke çeke git. Otobüsle ya da trenle farketmez. Yavaş yavaş git."
Ben de öyle yaptım. Aheste aheste gittim.
Haydarpaşa Tahran Hattı
Trenle yolculuk ise İstanbul Haydarpaşa’dan sadece hafta bir kez yapılıyormuş. Çarşamba akşamı tam geceyarısı Transasya treni ile yolculuğa başlayabiliyorsunuz. (Detaylı bilgi TCDD’nin sitesindeki Ortadoğu Yönlü Trenler sayfasında.)
Dokuz istasyondan sonra Tatvan'a varan tren, burada feribota biniyor, feribotla Van’a geçip İran'dan gelen trenle yola devam ediliyormuş. Devamında Kapıköy sınırından geçerek, Razi ve Tebriz üzerinden Tahran’a ulaşıyormuş. Yolculuk yaklaşık 66 saat sürüyormuş. (Bu süreyi kat be kat aştığımızı daha sonraki yazılarımdan okuyabilirsiniz:)
Haydarpaşa-Tahran arası tren bilet fiyatları TCDD'nin internet sitesinde çok karışık bilgiler arasında verilse de ortalama 80-90 lira olacağını düşünüyorum. Her ne kadar Tahran'dan 200km önce Kazvin'de inecek olsam da prosedür gereği Tahran'a kadar bilet almak zorundaymışım. (Neden diye TCDD'ye sorduğumda İran'ın uyguladığı bir tercih olduğunu, İranlı yetkililere sorduğumda ise Türkiye'nin isteği olduğunu söylemişlerdi. Klasik devlet bürokrasisi işte)
Ulaşım tercihimi de yaptığıma göre şimdi sıra bileti almada..
TCDD'nin müşteri temsilcisi her gardan alabileceğimi söyleyince Konya Garından almaya karar verdim.
Acaba doğru bir karar mı? Devamında gelecek:)
10 Eylül 2010
Beyşehir Konya
***
Not: Geçmişte sağda solda yazdığım tüm yazılarımı burada toplamaya karar verdim. Yazılarımı, yazdığım tarihe göre blogda yerleşimlerini yapıyorum.
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming
Yaklaşık bir yıla kadar futbolun hiçbir alanı ile ilgim yoktu. Kaldı ki her çocuk gibi benim de büyüdüğüm mahallede popülerliğini hiç yitirmemiş tek oyundu.
Mahallemizin bir takımı bile vardı. Tabi bu takımlar, işi bilen ve iyi oynayan çocuklar tarafından yönlendirilirdi. Hatta biraz da sert tavırlı çocuklar. Ben ise futbolda aktif olmayan, biraz da pısırık, içe kapanık, eğer oynayacaksam da geri planda olmayı tercih edenlerdendim. Ama işlerin değişeceğini bilmezdim:)
Bu arada unutamadığım bir anım futbol maçında geçer. İlkokul birinci sınıfta, okuma yazmaya ilk geçen öğrencilerini heveslendirmek isteyen Mehmet Emin hocam, bizlere sarı küçük çatallı iğnelerle kırmızı kurdela takmıştı. Tam 12 küçük bıdıkta o kurdelalar vardı. Koskoca okulda sadece tek 12 öğrencide:)) Onların arasında ben de vardm tabii ki. Üff havalara uçmuştum. Merasimin ardından 12 kişi kurdelalarımızla maç yapmıştık. Sanırım bizim takım yenilmişti, ama olsun, maç güzeldi...
Takım tutma meselem ise gariptir:) İlk başlarda Ekmekspor desem de zorunluluk gibi algılamış olmalıyım ki sonralarda, belli zamanlar için takımımı bulmuştum: Kim şampiyon olursa:)) Galatasaray, Beşiktaş, Fenerbahçe...
Hatta bi ara öğretmenlerimden Salim Halep'in Trabzonspor'unu da tutmuşluğum vardır:) Son karar kıldığım ise Fenerbahçe olmuştu… Nedeni basit, Fenerbahçe eşofman takımı hediye edilmişti.
Ama hiç takibinde, takım tutma bilincinde falan olmadım. Uzun süre de sadece adı ile kaldı. “Hangi Takım?”, "Aa evet, hımm, Fenerbahçe, evet, Fenerbahçe" :)
Ve Bursaspor
Nerden bilebilirdim ki işlerin Bursa'da değişeceğini. Üniversite 3'te Bursasporlu arkadaşım Abdullah beni maça davet etmişti. Statta izlemek. Hımm.. Hiç gitmemiştim, ki bu normaldi.. Karar verdik gitmeye..
Kısmete bak ki Bursa'nın rakibi bizim memleket, Konyaspor:) Benim için farketmez tabi, ha Bursa ha Konya.. Ama bi sorun vardı; Bursa tarafında bilet bitmiş, sadece rakip tribün için bilet vardı. Aldık Konya tarafından.
Stada girişimiz de problem oldu. Bizi "Bursalı taraftarlar" diye içeri almıyorlardı. Eee ben ne güne duruyorum. Çıkarttım kimliği gösterdim Konya yazısını, ve içerdeyiz..
Ben o kadar duymadıysam da Bursalı gençler “Vay anasını, Taa Konya’dan gelmişler!” diye söylenmişler:) Sonradan Bursa tribünlerine bir şekilde geçtik de maç sonu ufak tefek olaylarda birinci şahıs olmaktan kurtulduk:) Maç sonucu ise 2-0, yendi Bursaspor.
Herşeye rağmen benim için bu deneyim çok farklı olmuştu. Eğlenceliydi. "Bu taraftar bi harika dostum" dedirtti:) Eee ben de boş durmadım. Son bir dönüş ile Bursasporlu oluverdim…
Sonrasında ne mi oldu; Gelsin Şampiyonluk….
Bursasporlu arkadaşım ile İstanbul'da okumaya başlamamızla içimizdeki Bursaspor aşkı daha da büyüdü. Daha bi sarıldık takıma…
*Fotoğraf: 22 Şubat 2010 Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadyumu'ndan. 2 sıfır yenilirken 3 gol atıp öne geçmiştik. 22'de biten maçta fanatikler yüzünden bir buçuk saat kapıların açılmasını beklemiş yurda zor ulaşmıştık. Hey gidi bünler hey:)
9 Eylül 2010
Beyşehir Konya
***
Not: Geçmişte sağda solda yazdığım tüm yazılarımı burada toplamaya karar verdim. Yazılarımı, yazdığım tarihe göre blogda yerleşimlerini yapıyorum.
Dünya blog çılgınlığına ben de dâhil olayım dedim, daha önce düşünmedim değil. Blog yazarak hem tarihsel seyrini görüyorsun yazılarının, hem de konularda direk yazdığın için farklı yönlerini de görebilime/gösterebilme imkanın oluveriyor.
Bir de bu günlerde herhalde memlekette olmamın rahatlığı var üzerimde, hayat şimdilik sakin akıyor demek ki:) Ee İran macerama sayılı günler kaldı. Blogun sebeplerinden biri de bu olabilir:))
Çocukluğumda Beyşehir'de köprü üzerinde misina ile balık tutanlardan çokça duyduğum ve hoşuma giden iyi niyet temennisi ile bitireyim.
Hadi bakalım, Vira Bismillah…
3 Eylül 2010
Beyşehir Konya
***
Not: Geçmişte sağda solda yazdığım tüm yazılarımı burada toplamaya karar verdim. Yazılarımı, yazdığım tarihe göre blogda yerleşimlerini yapıyorum.