Biz bir kıza şiir yazmayacağız ki. Kız bizim bahanemiz.
Aşk bahanesidir şiirin.
- Kelebeğin Rüyası (2013)
i don't do bad sauce passes
I'd rather be in outer space 🛸
we're not kids anymore.

祝日 / Permanent Vacation

pixel skylines
art blog(derogatory)
AnasAbdin

tannertan36
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ
$LAYYYTER
Cosmic Funnies

Product Placement

#extradirty
Show & Tell
"I'm Dorothy Gale from Kansas"

Kiana Khansmith

Janaina Medeiros
NASA

seen from United States

seen from Czechia
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from Malaysia

seen from Malaysia
seen from Netherlands
seen from United States
seen from Austria
seen from United States

seen from Türkiye

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from Israel

seen from Türkiye

seen from Germany

seen from Singapore
seen from United States
@a-hamdi
Biz bir kıza şiir yazmayacağız ki. Kız bizim bahanemiz.
Aşk bahanesidir şiirin.
- Kelebeğin Rüyası (2013)

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Immature poets imitate; mature poets steal; bad poets deface what they take, and good poets make it into something better, or at least something different. The good poet welds his theft into a whole of feeling which is unique, utterly different from that from which it was torn.
Olgunlaşmamış şairler taklit eder; olgun şairler çalar; kötü şairler aldıklarını bozar ve iyi şairler aldıklarını daha iyi veya en azından farklı bir şeye dönüştürür. İyi şair çaldığını aslından daha emsalsiz, tamamen farklı bir duygu ile yoğurur.
- T. S. Eliot
Kendinin Alfabesi
“Her yazar kendinin ilk okurudur.” – Bilge Karasu, Susanlar
Peki ya insan, kendisinin ilk okuru mudur? Şayet öyleyse, bunu ne ölçüde başarabilir? Bir başkasının onu okuyacağından daha mı iyi yapabilir yoksa kişi kendisinin en yakın yabancısından öte bir şey değil midir? Konuyu çok uç noktalara çekmeden dahi burada üzerine eğilinmesi gereken kimi komplikasyonlar vardır. Bunlara bakarak başlayalım.
Kendimizin kendimize olan yakınlığı kuşkusuz bu durumda bize bazı avantajlar sağlayacaktır. Kişi kendisini sadece yaptıklarıyla değil, kaçtıklarıyla da bilir. Faaliyete geçmeyen eylem tasarılarımız, dile getiremediğimiz arzularımız, fantezilerimiz ve korkularımız... Bunlar ve daha nicesi bize dair, bize ait şeylerdir. Bunların büyük bir kısmı belki de sadece bizim bildiğimiz ve bilebileceğimiz, kimselere anlatmayacağımız ya da anlatmak istesek de kapsamlı bir şekilde aktaramayacağımız şeylerdir. Bu durum kişiyi kendinin en iyi sırdaşı yapar. İsteyerek ya da istemeyerek. Günün sonunda kişi başkalarını dibine kadar ama kendini bir yere kadar kandırabilir.
Dolayısıyla insan, başkalarının bilmediği ve bilemeyeceği şeyleri bilir kendisi hakkında. Kilometrelerce yolu sevgisinden değil, yalnız kalma korkusundan tepmiştir belki. Belki hayata biçtiği değer değildir onu doktor olmaya iten ama o ünvanın toplum nezdindeki saygınlığıdır. Çocuğuna o tokadı atarken aslında terbiye etmeyi beceremediği kendi içindeki küçümsenme duygusudur. Kimi hisler, olduklarından farklı şekillerde vuku bulurlar. Kimi kıvrımlı düşünceler bıçak keskinliğinde çıkar ağızdan. Görünüş yanıltıcı olmadığı takdirde bile eksiktir. Kişinin dışa vurumu, soyut boyutlu düşünceler aleminin beş duyuya hatalı bir projeksiyonudur ancak.
Peki ya içe vurumu? Bu sonsuz curcunada kişinin kendini tanıması ne kadar mümkün olabilir? Nihayetinde bilmek de etkileşime dayanır. Dış dünyayla sınanmayan kavramların doğruluğu nerede başlar, nerede biter, bilinmez. Kendi içerisindeki labirentlerde kaybolan insanın bulanıklığı, muğlaklığı mıdır kişilik yoksa hayatla etkileşiminin netliği üzerinden mi tanımlanmalıdır? Kaldı ki bu başı sonu belirsiz iç dünyanın kişi dara dar ne kadarının farkında olabilir orası da muallak. Sıradaki üstünde durmamız gereken konu bununla ilgilidir olmalıdır: kişiliğimizin farkında olduğumuz ve olmadığımız bölümlerinin yansımaları.
Kişiyi ve kişiliği ne ile tanımlayacağız sorusuna bir yanıt arayarak başlayalım. Onu, bilinç düzeyine düşen rasyonel ve içgüdüsel yansımalarıyla tanımlama serbestîsine pekâlâ sahibiz. Yani başkalarının illaki farkında olmadığı ama kişinin kendisinin her daim farkında olacağı parçalarla. Veyahut kişiliğimizin hareketlerimiz ve sözlerimizle dışarıya vurduğumuz, yani kişinin ve toplumun her ikisinin de farkında olacağı parçalarla. Gerçek şu ki kişilik ancak gözlemlenebildiği kadarıyla tanımlanabilecek, kişi kendini yalnız gözlemleyebildiği kadarıyla bilebilecektir. Temelde neyin bilinç düzeyine çıkacağına biz karar vermeyiz. Kişi, biyolojik mekanizmalara karşı -en iyi ihtimalle- tamamıyla boyun eğecek kadar aciz olmasa dahi, bir noktadan sonra pasif konumdadır. Yapabileceğimiz en iyi şey bu mekanizmaları anlayıp onları yönlendirmek olabilir. Sınırlar ancak bilinip anlaşıldıkları takdirde aşılabilir.
Bu noktada açıkça tartışıldığı üzere bilinçaltının kişiliğe olan etkilerini yadsınmamaktadır. Yahut en başından beri üstünde durduğumuz bir kişilik etiketi ve onun tanınması üzerinde mutabık kalarak tartışmayı bilinç düzeyindeki tanıma ve anlamaya daraltmak yerindedir. Nihayetinde buradaki tartışma kişiliğin nüvesi üzerine değil, onun kişi ya da toplum tarafından okunması, anlaşılması ile ilgilidir ve psikanaliz bir spekülasyonun kapsamı dışında tutulmuştur. Öyleyse kişilik tanımlamamız da bilinç düzeyine bir şekilde çıkan düşünceler üzerinden olacaktır. Başka bir deyişle, kişiliğimizi gözlemleriz, tanırız; onu bilmeyiz. Kuşkusuz ki bilme sürecinin kendisi de bir öncül olarak gözlemlemeyi – algılamayı gerektirir. Gelgelelim buradaki komplikasyon bilmenin öznesi ile subjesinin aynı şeye tekabul etmesidir: kişinin kendisine.
Kişilik bilinemez, çünkü kendinden var olan bir şey değildir. İnsan bir karakterle doğmaz ya da kendini keşfetmek denilen spiritüel zırvalarla bilebileceği bir öz yoktur. Kişilik statik hiç değildir ve değişmesine karşı konulsa dahi dinamik bir yapısı vardır. İçten gelen dürtülerle itilir. Dıştan gelen baskılarla ezilir. Kişi kendini öğrenebilir. Kişi, başkalarını anlayabilir. Tekrar ve tekrar. Dolayısıyla evet, insan kendinin ve başkalarının ancak ve ancak okurudur. Elbet ki yalnızca görüntüleme yetkisi olan bir izleyici koltuğunda oturmaz, hem kendine hem başkalarına aynı zamanda şekil verir. Ama nihayetinde bu bir bilme değil, yönlendirilmiş bir yapılandırma hareketi, bir müdahaledir. İnsan kendisine yön verebilir. Dürtülerini anlayabilir ki karşı koyabilsin. Hayal kırıklıklarından ders çıkarır ki tekrar canı o denli acımasın. Yakınındakinin elinden tutar ki kaybolmasın. İrili ufaklı dokunuşlar kişiliği şekillendirir. Gerisi bir keşif değil, anlamlandırma çabasıdır. Kendisini ve dünyayı.
Peki ya başladığımız soruya dönecek olursak, insan kendini mi yoksa başkalarını mı daha iyi anlayabilir? Subjenin özneleşmesi, öznenin muhakeme kabiliyetlerini kendini kendine yabancılaştıracak denli sakatlar mı? Bir öteki, yabancı, kişinin kendine olduğundan daha az yabancı olabilir mi? Tabii ki hayat bize kesin cevaplar verdirirken çekindirir ve burada da kuşkusuz en güvenli yanıt biraz da çekimser olanı olacaktır: her ikisi de. Kişinin bilinçaltını bir kenara bıraktığımız takdirde dahi, bilinç düzeyinde insan zihni bir karmaşalar silsilesidir. Kişisel ve toplumsal istekler, beklentiler, sorumluluklar ve daha nicesi üstüne sürekli bir mesai yapar. Bu nedenledir ki kişi, kendisini birçok açıdan en iyi kendisi bilse de, hislerine tercüman olacak o cümleyi duymak için bir dostun kapısını çalar. Kendi kendini teselli etse dahi bir sarılmanın sıcaklığını arar. Eksik olduğu için değil ama tamamlanabileceğini bildiği için. Ki bu kendi kendine yetememe durumu aslında sahip olduğumuz en matrak varoluşsal olgudur, ve çok güzeldir. Belki alıntıda bahsedildiği gibidir gerçekten, her yazar kendinin ilk okurudur. Ama bazı paragrafları bir başka okur yazarından daha iyi analiz edip anlayacak; günün sonunda esas olan, kimin kimi ilk okuduğu değil, ne kadar anladığı olacaktır.
The fragility of crystal is not a weakness but a fineness.
- Into the Wild (2007)
beslenen güzel duyguları kolayca yitirmenin basitleştiği bir devir

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Cam Kırıkları - Kendine Mektup
Herhangi anlam veya önemi olan bir gün değildi. Dünden yalıtılmış-ayrı bir gün olup olmadığı bile tartışmalı bir sabaha başlamıştı. Nereden geldiği belirsiz bir zihin berraklığıyla değil, bildik sırt ağrılarıyla uyanmıştın. Telefona baktığında görmek istediğin sözcükleri göremedin. Yanı başında kimsenin sıcaklığını hissetmedin. Uyanmak için bir sebebin yoktu; uyanmadın. Uyumak için bir sebebin yoktu; uyandın.
Temasız bir gündü, başrolsüz bir senaryo. Can sıkıntısı... Bir yerlerde yeterince uzun süre sıkışıp kalırsan bulunduğun kabın şeklini almaya başlıyormuşsun. Metafor. Düşüncelerin daireler mi çizmeye başlıyor? Ne zamandır: birkaç gün, ay, yıl? Sürekli bir arayış içerisinde ama neyi aradığını itiraf edemeyecek kadar korkak bir gezgine dönüştüğünü düşünüyorsun. Herhangi bir yere değil, birilerine giderek. İnsanlar arasında, insanlara dair uzun yolculuklara çıktığını biliyorsun. Hem de umutsuzluğa kapılmadan. Çünkü hala şansın var; bilmediklerin, hataların... Ama insanların sorunu bilmemeleri değil. Zaten sen de hatasız mesihler aramıyorsun. Neyi aradığını biliyor musun? Belki korkak değilsin ama tembelsin. Kendinle, zamanını ve duygularını adadığın arayışlarla yüzleşemeyecek kadar miskinleştin. O yüzden sana bu mektubu yazıyorum. Bu bir müdahale - ilahi bir bildirim. Takıldığın yerden çıkman için. Çamura saplanmış bisikletinin pedallarını yok yere çevirme diye arkadan ittiren bir babanın dokunuşu bu. Düş diye değil ama tekrar kalkabil diye elini bırakan annenin sana olan güveni. Belki çoktan unuttun, ama o gece kendini cezalandırırcasına takılıp kaldığın düşünceler krizinde seni bileklerinden öpen sevgilinin sıcak nefesi - her şeyin taze olduğu o sevginin bir daha bulamayacağın huzursuz mutluluğu. Bir de ben, sen, ben, seni, beni, seviyorum. Tut elimi, gidiyoruz.
Unuttukların için kızgınlığa mahal yok. Seni aynı yere sıkıştırıp duran onlar değil. Mesela bu sabah domatesleri yıkamayı unuttun. Dert değil. Cevaplar unuttuklarında yatmıyor. Bunu sen de biliyorsun. Bu yüzden unuttun zaten. Bu yüzden unutmana göz yumduk, sen, ben, ve sana dokunmuş herkesin zihninde yaşayan iç ses kopyaları. Hologramlar. Hayaletler. Mezarlar. Unutmadığın (unutamayacağın) ama hatırlamaktan kaçındıkların hakkında içine kurt düşürmek niyetim. Üzgünüm, seni bir baba gibi tutup kaldıramam. Babalar da bir illüzyondur aslında. Kimse seni hayatın boyunca tutup kaldıramaz. Sadece hayatın "çocukluk" denilen deneme sürecinde, korkup kaçma diye vardır babalar. Gelmekte olanı sırtlanırlar yerine, çünkü gelmekte olan, yani hayat, çok yoğun bir karışımdır ve aşırı doz yalnızca hızlı olgunlaşan sakat meyvelere yol açar. Açamadan solan çiçeklerin kokusunu kimse bilmez. Küçük dozda hayal kırıklıklarıyla büyür insan. Açılan çatlakları öğle uykuları ve arkadaşlarla oynanan saklambaçlarla doldurur. Acı tatlı hayat! Üzgünüm, seni bir baba gibi tutup kaldıramam. Çünkü artık geri dönemeyeceğin kadar çok içindesindir hayatın. Senin hayatın, benim kaldıramayacağım kadar içindedir başkalarının hayatlarının. Benim çözemeyeceğim düğümlerle bağlısındır geçmişe ve gelmekte olana. Üzgünüm, ben bir o kadar da senimdir, ve sana olan sevgim seni tatmin edemez. Bal damlayan bakışlarıyla içine ılık duygular akıtan sevgililerinden olamam. Bir anne fısıltısı olmak niyetim. Acıtmak biraz seni. Büyütmek. Böyle bir şey. Takıldığın yerden çıkarabilmek. Bir kesik atmak ki yeni dallar filizlenebilsin.
Kırmak istiyorum seni. Bir vazo gibi. Biliyorum çok güzel desenlerin var üzerinde. Ama çiçeklerin eski canlılığını yitirmemişse de tonlarca gerisinde kalmış saçabilecekleri renklerin. Kırmak istiyorum seni. Tekrar toparlanabil diye. Eskisinden daha çok parça var artık etrafında. Biliyorum, bilmiyorsun neyi aradığını ve neden aradığını. Belki sezinliyorsun ama hatırlamak istemiyorsun. Dile gelince bazı şeyler, geri dönüşü olmayan izler bırakabiliyor insanda. Senin izlerini, ben, iyi biliyorum. Zaten sen de hatasız mesihler aramıyorsun. Hatalarını kabul edecek sıradan insanlar aradığın. Keşfedilmemiş duygular bulmayı beklemiyorsun, onları paylaşacak açıklıkta yüzler beklediğin. Kırılmamış kalplerden korkuyorsun çünkü içleri boş biliyorsun. Kırmak istiyorum seni. Canını yakmak istediğimden değil; içindekiler saçılsın istediğimden. Tekrar kalkabil diye elini bırakan annenin sana olan güveniyle düşmeni umuyorum. Zaten insanların sorunu bilmemeleri değil. Kim neyi biliyor ki zaten? Bilmediklerini bilmeyenlerden kaçmak istiyorsun. Makul. Korkmana gerek yok, çünkü eskisinden daha çok parça var artık etrafında, daha çok insan, acı ve kahkaha. Kırılmak istiyorsun artık. Geçmişin mayhoş tadı çalınıyor genzine. Açacak çiçeklerin davetkar kokusu gelmeye başlıyor burnuna. Kırılmak istiyorsun artık. Başka parçalarla yeniden, daha büyük bir bütün olabilmek için. Biliyorum, çok güzel desenlerin var üzerinde. Çok daha güzelleri olacak. Kırmak istiyorum seni. Kırılmak istiyorsun artık. Bir vazo gibi.
Mesela bu sabah domatesleri yıkamayı unuttun. Dert değil. Dert değil...
Yarın sabah da unutacaksın.
"Hiç kimseyi silmem ama hala bembeyaz bak bu sayfa"
🥹
PARÇA PARÇA, BİR BAŞKA
GÖZLEM
Yürür, elleri cebinde. Rüzgâr süpürür, Yaprakları, boyunca, Akan derenin, yürür. Kalır, ateşi göğsünde. Sesler kesilir. Söz telleri yıpranmış, Gözler süzülür, kalır. Durur, fırsatı önünde, Uzanmaya korkar, İleriye temkinli, Geçmişe atlar, durur.
NOSTALJİ
Tonu kaçmış, kolları eprimiş kazağında Yıllar öncesinin naftalin buğusu durur. Uzaktan gelen kahkahaların neşesi Yüzüne silik bir buse kondurur. Ortada, her yıl daha zor kalkacak, Kadehin masanın ortasından. Sahi biz bu masanın ortasında, Ne dertleri ortak edinmiştik. Artık cümleler ya da sesler Delip geçmez anılarını da Bazen bir koku takılıp kalıyor Sonra bütün gün ördekleri izliyorsun.
İSYAN
Geçen yeni fark ettim, ya da yine, Artık paylaşmıyoruz ortak ülküleri. Yarı uzanır vaziyette tüketiyoruz ve Bireysel üretip topluca yok ediyoruz. Karşılamıyor kazandıklarımız kaybettiklerimizi Sıcak hamur işinin kokusu, Bir yaz gecesi sıkılganlığı... Ilık rüzgârlar altında üşüsem, düşünür müsün? Öyle belirsiz, öyle ucuz dağılıyoruz ki Bahsettikçe sıkılıyorum büyük insanlıktan. Yenilmenin de bir şanı olmalıydı, oysa, Düpedüz oturmuş bekliyoruz,
yaktığımız kazanın kaynamasını.
ALAY
Kutsalını yıktık, bebeğim, çarmıhı kırdık. Telefonum seslide değil, ruhani çırpınışlarda. Ama hala çok güçlü bir şeyler var duran: Farkındalık, acıma ve aşma yetisi gibi insanın. Sorunların etrafından dolaşmanın, Yani ılık götlülüğün dayanılmaz hafifliği... Bütün yalanlar olur beş paralık gününde. Yalanları doğru belleyenin zemini kaygan.
GERÇEK
O son ayrılışın pahada soğuk anısı... Sımsıkı kenetlenmiş parmaklar, Yalnızlığa isyandır, gelmekte olan. Ben nasıl unuturum verilen sözleri? Söylenen ve söylenmeyen bütün hisleri, Vücut sıcaklığında çarpan nefesleri... Geçmişten bugüne baktıkça,
yitiriyorum inancımı,
en çok da kendime,
hem de kendi kendime.
huy.
Merdivenden çıplak ayaklarıyla çıkması hoşuma gidiyordu. Aslında çok da önemli bir şey değildi ama hani insanın bazı detaylara gözü takılır ya veya o anı yakalar; öyleydi. Ayak bileklerinin hareketi, parmaklarının ahşap zemine değmesi, bacaklarındaki eklem hareketleri. Bunlar hakkında uzun uzun konuşabilirdim. Büyük bir tutkuyla, bıkmadan ve usanmadan anlatabilirdim. Tuttuğumuz takımlardan daha heyecanlı anlardan bahsediyorum. Yoksa her insan merdiven çıkıyordur; normal bir hayat rütini.
Silüetinin arkasında kalmak. Keyifli bir dumanın salındığı koltuktan onunla karşılaşmak. Bilinmeyen bir mimiğin tam karşısında, bazen güzel bazen çirkin. Sessizliğin yer edindiği mahrem köşeleri, kolonize edilmeye hazır bir şekilde bana yaklaşıyor. Şehrin uğultusu, sokak köpeklerinin havlamaları, yer yer gelen motor sesleri bu bedenin ağırlığı altında eziliyor. Gözler, konuşmak için birbiriyle can atarken dudaklar arası git-gel başlıyor. Sakin kalmak bu durumda çok zordur. Bilirsiniz, iki dudak buluştuğu zaman diğer her şey önemsizdir ve anlamsızdır. İki beden, dudaklar yoluyla birbirine kavuşuyor ve en güzel şarkıları köprücük kemiklerinden ayak bileklerine kadar söylersiniz. Eller saçlarda hafifçe dans ederken, cinsel organlar neler yapılması gerektiği hakkında birbirleriyle haberiniz olmadan iletişime geçmeye başlarlar. Kendi bedeninizin, aslında hayır, zihninizi kaybettiğiniz o an. Uzak bir yerlerde yıldızlar ölüyor, gezegenler işgal ediliyor, galaktik münazaralarda sona yaklaşılıyor.
Bedenlerimiz bir uyuşturucuydu. Yuvarlak dokunuşlar, sırtlarda bazı yerleri işaretliyor. Evet, işte tam burası. Tırnaklar bu noktada biraz keşfe çıkabilir, dille onarılabilir, öpücüklerle ruhlar dinlendirilebilirdi. Derin bir hipnozun orta yerinde. Hazzın en sert zamanında terlemenin heyecanını yaşamak.
Kırmızı yanaklar, “huh” heceleri ve çözemediğimiz huylarımız.
"Bir şeye sahip olan herkes gibi Swann da ondan bir an vazgeçse ne olacağını görmek için onu zihninden atar, ama zihnindeki diğer her şeyi o varken olduğu haliyle bırakırdı. Oysa bir şeyin yokluğu bununla sınırlı kalmaz, basit, kısmi bir eksiklik değildir, diğer her şeyin altüst olmasıdır; önceki durumda kestirilmesi mümkün olmayan yeni bir durumdur."
-Marcel Proust (Swann'ların Tarafı)

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Grup Ekin Direnç Çiçeği
dolar dolar gözlerin / varılmaz ki gizine bir damlası bile / dökülmez ki yüzüne selleri utandırır gözündeki söz senin / içindeki öz senin
sessizliğin zehirli yeminini hatırlıyorum.
bana vaat ettiğin gazoz şişelerinden yapılmış şehirler arası yollan anımsıyorum.
yırtık koltuğu,
lacivert çarşafı,
utangaç öpüşmeyi.
depremde kurtarılacak ilk şeydi bakışların.
sarılacaktık,
bakkala gidecektik.
ama ne yaptın?
kanımı taşıyan bardağı devirdin.
Umay Umay
(Sokaklar Uyudu Artık Öpüşebiliriz)
hayatın en hüzünlü anı, mevsimine kapıldığın kişinin bahçesinde açabilecek bir çiçek olmadığını anladığın andır… bırak, gitsin… bırak, git…
- Vladimir mayakovski
Ve insanlar ellerindekiyle yetinirler. Ellerindekiyle yetinir ve yıllarca 'Ya böyle olmasaydı?' diye sorarlar. Ta ki 'Ya böyle olmasaydı?' sorusu, 'Başka ne var?' sorusuna evrilene kadar.
Mark Manson
(Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı)

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
"There's no going back. If you're given a reprieve, I think it's good to remember just how thin it is."
Candy (2006)
Nedir Bu Rezalet?
Prensip olarak buraya yazılanları silmiyoruz. Az takip edilen bir hesap olmanın getirisi olarak bir nevi günlük vazifesi görüyor burası (her ne kadar oldukça seyrek kullansam da). Utansak da, sıkılsak da, ayık da olsa şarhoş da, yazılanlar benim aklımdan geçenler. Çirkin de olsa bazen güzel de, iç dökümlerini silmek kendine ihanettir bir nevi. Çok özel olduğu takdirde çok daha kısıtlı bir kitleyle paylaştığım başka bir mecra var zira, bundan ibaret değil duygu dünyamın haritası (ne yazık ki!).