“Her yazar kendinin ilk okurudur.” – Bilge Karasu, Susanlar
Peki ya insan, kendisinin ilk okuru mudur? Şayet öyleyse, bunu ne ölçüde başarabilir? Bir başkasının onu okuyacağından daha mı iyi yapabilir yoksa kişi kendisinin en yakın yabancısından öte bir şey değil midir? Konuyu çok uç noktalara çekmeden dahi burada üzerine eğilinmesi gereken kimi komplikasyonlar vardır. Bunlara bakarak başlayalım.
Kendimizin kendimize olan yakınlığı kuşkusuz bu durumda bize bazı avantajlar sağlayacaktır. Kişi kendisini sadece yaptıklarıyla değil, kaçtıklarıyla da bilir. Faaliyete geçmeyen eylem tasarılarımız, dile getiremediğimiz arzularımız, fantezilerimiz ve korkularımız... Bunlar ve daha nicesi bize dair, bize ait şeylerdir. Bunların büyük bir kısmı belki de sadece bizim bildiğimiz ve bilebileceğimiz, kimselere anlatmayacağımız ya da anlatmak istesek de kapsamlı bir şekilde aktaramayacağımız şeylerdir. Bu durum kişiyi kendinin en iyi sırdaşı yapar. İsteyerek ya da istemeyerek. Günün sonunda kişi başkalarını dibine kadar ama kendini bir yere kadar kandırabilir.
Dolayısıyla insan, başkalarının bilmediği ve bilemeyeceği şeyleri bilir kendisi hakkında. Kilometrelerce yolu sevgisinden değil, yalnız kalma korkusundan tepmiştir belki. Belki hayata biçtiği değer değildir onu doktor olmaya iten ama o ünvanın toplum nezdindeki saygınlığıdır. Çocuğuna o tokadı atarken aslında terbiye etmeyi beceremediği kendi içindeki küçümsenme duygusudur. Kimi hisler, olduklarından farklı şekillerde vuku bulurlar. Kimi kıvrımlı düşünceler bıçak keskinliğinde çıkar ağızdan. Görünüş yanıltıcı olmadığı takdirde bile eksiktir. Kişinin dışa vurumu, soyut boyutlu düşünceler aleminin beş duyuya hatalı bir projeksiyonudur ancak.
Peki ya içe vurumu? Bu sonsuz curcunada kişinin kendini tanıması ne kadar mümkün olabilir? Nihayetinde bilmek de etkileşime dayanır. Dış dünyayla sınanmayan kavramların doğruluğu nerede başlar, nerede biter, bilinmez. Kendi içerisindeki labirentlerde kaybolan insanın bulanıklığı, muğlaklığı mıdır kişilik yoksa hayatla etkileşiminin netliği üzerinden mi tanımlanmalıdır? Kaldı ki bu başı sonu belirsiz iç dünyanın kişi dara dar ne kadarının farkında olabilir orası da muallak. Sıradaki üstünde durmamız gereken konu bununla ilgilidir olmalıdır: kişiliğimizin farkında olduğumuz ve olmadığımız bölümlerinin yansımaları.
Kişiyi ve kişiliği ne ile tanımlayacağız sorusuna bir yanıt arayarak başlayalım. Onu, bilinç düzeyine düşen rasyonel ve içgüdüsel yansımalarıyla tanımlama serbestîsine pekâlâ sahibiz. Yani başkalarının illaki farkında olmadığı ama kişinin kendisinin her daim farkında olacağı parçalarla. Veyahut kişiliğimizin hareketlerimiz ve sözlerimizle dışarıya vurduğumuz, yani kişinin ve toplumun her ikisinin de farkında olacağı parçalarla. Gerçek şu ki kişilik ancak gözlemlenebildiği kadarıyla tanımlanabilecek, kişi kendini yalnız gözlemleyebildiği kadarıyla bilebilecektir. Temelde neyin bilinç düzeyine çıkacağına biz karar vermeyiz. Kişi, biyolojik mekanizmalara karşı -en iyi ihtimalle- tamamıyla boyun eğecek kadar aciz olmasa dahi, bir noktadan sonra pasif konumdadır. Yapabileceğimiz en iyi şey bu mekanizmaları anlayıp onları yönlendirmek olabilir. Sınırlar ancak bilinip anlaşıldıkları takdirde aşılabilir.
Bu noktada açıkça tartışıldığı üzere bilinçaltının kişiliğe olan etkilerini yadsınmamaktadır. Yahut en başından beri üstünde durduğumuz bir kişilik etiketi ve onun tanınması üzerinde mutabık kalarak tartışmayı bilinç düzeyindeki tanıma ve anlamaya daraltmak yerindedir. Nihayetinde buradaki tartışma kişiliğin nüvesi üzerine değil, onun kişi ya da toplum tarafından okunması, anlaşılması ile ilgilidir ve psikanaliz bir spekülasyonun kapsamı dışında tutulmuştur. Öyleyse kişilik tanımlamamız da bilinç düzeyine bir şekilde çıkan düşünceler üzerinden olacaktır. Başka bir deyişle, kişiliğimizi gözlemleriz, tanırız; onu bilmeyiz. Kuşkusuz ki bilme sürecinin kendisi de bir öncül olarak gözlemlemeyi – algılamayı gerektirir. Gelgelelim buradaki komplikasyon bilmenin öznesi ile subjesinin aynı şeye tekabul etmesidir: kişinin kendisine.
Kişilik bilinemez, çünkü kendinden var olan bir şey değildir. İnsan bir karakterle doğmaz ya da kendini keşfetmek denilen spiritüel zırvalarla bilebileceği bir öz yoktur. Kişilik statik hiç değildir ve değişmesine karşı konulsa dahi dinamik bir yapısı vardır. İçten gelen dürtülerle itilir. Dıştan gelen baskılarla ezilir. Kişi kendini öğrenebilir. Kişi, başkalarını anlayabilir. Tekrar ve tekrar. Dolayısıyla evet, insan kendinin ve başkalarının ancak ve ancak okurudur. Elbet ki yalnızca görüntüleme yetkisi olan bir izleyici koltuğunda oturmaz, hem kendine hem başkalarına aynı zamanda şekil verir. Ama nihayetinde bu bir bilme değil, yönlendirilmiş bir yapılandırma hareketi, bir müdahaledir. İnsan kendisine yön verebilir. Dürtülerini anlayabilir ki karşı koyabilsin. Hayal kırıklıklarından ders çıkarır ki tekrar canı o denli acımasın. Yakınındakinin elinden tutar ki kaybolmasın. İrili ufaklı dokunuşlar kişiliği şekillendirir. Gerisi bir keşif değil, anlamlandırma çabasıdır. Kendisini ve dünyayı.
Peki ya başladığımız soruya dönecek olursak, insan kendini mi yoksa başkalarını mı daha iyi anlayabilir? Subjenin özneleşmesi, öznenin muhakeme kabiliyetlerini kendini kendine yabancılaştıracak denli sakatlar mı? Bir öteki, yabancı, kişinin kendine olduğundan daha az yabancı olabilir mi? Tabii ki hayat bize kesin cevaplar verdirirken çekindirir ve burada da kuşkusuz en güvenli yanıt biraz da çekimser olanı olacaktır: her ikisi de. Kişinin bilinçaltını bir kenara bıraktığımız takdirde dahi, bilinç düzeyinde insan zihni bir karmaşalar silsilesidir. Kişisel ve toplumsal istekler, beklentiler, sorumluluklar ve daha nicesi üstüne sürekli bir mesai yapar. Bu nedenledir ki kişi, kendisini birçok açıdan en iyi kendisi bilse de, hislerine tercüman olacak o cümleyi duymak için bir dostun kapısını çalar. Kendi kendini teselli etse dahi bir sarılmanın sıcaklığını arar. Eksik olduğu için değil ama tamamlanabileceğini bildiği için. Ki bu kendi kendine yetememe durumu aslında sahip olduğumuz en matrak varoluşsal olgudur, ve çok güzeldir. Belki alıntıda bahsedildiği gibidir gerçekten, her yazar kendinin ilk okurudur. Ama bazı paragrafları bir başka okur yazarından daha iyi analiz edip anlayacak; günün sonunda esas olan, kimin kimi ilk okuduğu değil, ne kadar anladığı olacaktır.