Anne kadın seni çok özledim.
Kafam son günlerde biraz dolu ve dağınık. Zihnime yetişemiyorum ve zihnimin sınırlarının bu kadar geniş oluşuna şaşkınım. Anlatmak istiyorum fakat çok zor. Dile dökmek zor. Yüzeyi sütliman olan bir denizin içindeki güçlü akıntı gibi. Anlatmadan anlaşılması gereken bir yer burası. Bir yandan günler geçerken ben bir yerde öylece duruyor hareket edemiyor gibiyim bir yandan doludizgin koşuyorum sanki ve bitkinlik hissediyorum bir miktar.
Kendimle baş edebilmenin yahut kendime tahammül edebilmenin üzerine düşündüğümde beni biraz tahammülsüzleştiriyor bu. Fakat yaralarımıza öyle durup ömür boyu bakamayız, tüm zamanı buna harcayamayız en azından, biliyorum.
"Anne bak, ben kime yazılmış çok eski bir mektubum
Böyle derine derine saklanmış kalmış.
Dünya yerinde bir uykuya yatırılmış, hiç uyumamış.
Kışlarda zor hatırası, yazlarda tahammül yorgunu
Anne benim gönlümün kimyası ne bu böyle?"
O kendini bir mağara duvarına çizilmiş keçiye benzetmişti, hıdırellezde kendine yeni bir ad istemişti. Bense yeni bir ad seçmek bir yana adımın harflerini suda sektiriyorum tek tek, en fazla üç kez. Yuvarlak ünlüler daha iyi sekiyor ama yine de az. Akıntıya dikkat.
Bir de şu var, insan mektubu kendine de yazsa bir cevap almak üzere yazıyor, kendime yazdıklarımı yanyana dizsem İpek Yolu'nca bir yolum olur.
Şiir yazmak bir tesellidir belki, yazık ki tek bir tane dışında şiirim yok. Kendime, bir şiir dizesi gibi yaşayacağıma dair söz vermiştim birkaç yıl önce, yazamıyorsam dönüşürüm ben de diyerek fakat gitgide sanki daha sessiz ve kendi içine kapanan bir söz öbeği oluyorum dize dize değil de bir yumru gibi kalıyorum.
Tek işi huşu içinde salınmak olan bir huş ağacı olmak isterdim, bir döngünün başlangıcı gibi. Belki de gerçekten bir yumruyumdur fakat oradan bir filiz veririm, bir aşamada. Bir beyaz güvercin gelir yine, konar belki sonra.