E.11. Probleme değil, çözüme odaklanmak
Pek çok sıkıntı ve belirsizlikle dolu günlerden geçiyoruz. Ve bütün yaşadıklarımız sebebiyle karamsar düşüncelerle yaptığımız vals, kimimizde keyifsizlik, kimimizde bunaltı, kimimizde depresyon, kimimizde de (bende de normalde yeterince değilmişim gibi) huysuzluk olarak tezahür ediyor. CoVid-19 sebebiyle gerek devletler, gerek kurumlar, gerekse bireysel düzeyde bir sürü problem var, her durumda olduğu gibi bu durumda da eldeki sorunları nasıl çözeceğimizden ziyade probleme odaklanan ve bağcıya dalmak için sabırsızlanan bir gûruh var. Genel gözlemlerim, hayatta fark yaratmış olan insanların ortak özelliklerinin, genelin aksine, problemlere değil, o problemlere nasıl ‘yaratıcı’ çözümler üretebileceğine kafa yoran insanlar olmalarıydı. Şimdi bu perspektifi bütün yazı boyunca aklınızda tutmanızı rica edeceğim. Kafanızda daha da rahat tutabilmeniz için hepimizin bildiği bir sözü kullanacağım. ‘‘Amacımız üzüm yemek mi olacak, bağcıyı dövmek mi?’’.
Avrupadaki rönesans ve dini reform hareketleri, kolonizasyonun da başlamasıyla dünyada sosyal, siyasal, askeri, ekonomik, sanatsal, ve dini alanlarda pek çok değişime sebep oldu. O vakte kadar ticaretin ve üretimin temel merkezi olan uzak Asya, kuzey Hindistan, İran, Arap Yarımadası, Mısır ve Anadolu bu gelişmelerle taca çıktı. Buna bir de Avrupa’da buharla çalışan motorlarla, üretimin kendini katlaması eklenince o teknolojiyi geliştirenler ile dünyanın geri kalanı arasındaki fark fersah fersah açılmaya başladı. Bu Avrupa medeniyetinin hayatın kendi akışı dahilinde ve birşeylerin yolunda gitmesiyle elde ettiği bir başarıydı ama hiçbiri planlanmış süreçler değildi. Hayatın doğal akışında oldu, bu sebeple de dünyanın geri kalanının Avrupa’nın gerisinde kalmaları kendilerinin suçu değil, daha ziyade talihsizlikleriydi.
Bu sürecin mağdurlarından birisi de Devlet-i Âliyye idi. Özellikle 16. ve 17. yy’da Padişah’ın gücünün çoğunun Sadrazam ve diğer görevliler tarafından kontrol edilip, Padişah’ın hakem ve atama makamı noktasına geriletilmiş olması, Padişahların yönetim gücünü kendilerinde tekrar toplayıp, işleri yoluna koymaya çalışmalarını da nispeten geciktirdi. II. Mahmut tahta oturduğunda kurduğu kuvvetli merkezi otorite sayesinde, Devlet-i Âliyye’nin ihtiyacını duyduğunu düşündüğü modernleşme çalışmalarını başlatmıştı (tanzimat ve ıslahat fermanıyla, ordunun modernleşmesi vs). II. Mahmut’un başlattığı bu süreç II. Abdülhamid zamanındada (kız çocukların eğitimi için yapılan reformlar, liselere arkeoloji vs. eğitimlerinin konması) ile ilerliyor ve Devlet-i Âliyye Avrupa ile arasındaki farkın daha da açılmasını engelleyip ufak ufak kapatmaya başlamıştı. Fakat, bu süreçte önce Trablusgarp’ta İtalyanlarla, sonra Balkan Savaşlarında Balkan Devletleriyle savaş derken ülke, ekonomi ve ordu yıpranmaya başladı. Bunlar yetmezmiş gibi bir de çoğunluğun pek de istekli olmadığı halde I. Dünya Savaşına girildi. Buraya kadar II. Mahmut ve II. Abdülhamid’e bakacak olursak, önlerinde ciddi bir problem vardı, Avrupa sanayi atılımı vs. derken bir anda almış yürümüştü. ‘‘Eyvah, mahvolduk vs.’’ demek yerine, bir takım çözümler üretip sorunu çözmeye çalışmış ve belli bir başarı da elde edilmişti.
Şimdi 19. yy’ın sonlarına geri dönelim ve Selanik şehrine gidelim. Mustafa alt orta sınıf bir aileye doğmuştu, bir kaç kardeşi çocukluk döneminin ötesini göremeden bu hayatlarını kaybetmiş, o da yetmezmiş gibi bir de babası erken yaşta hayatını kaybetmişti. Ailesinin varlıklı olmamasına karşın okuldaki performansından kaynaklı hocalarının da destekleriyle, askeri okulların sınavlarına giriyor Mustafa. Manastır Askeri Lisesi, İstanbul’da Harp Okulu derken dönemin devletinin eğitime (özellikle Kurmay eğitimine) verdiği önem sebebiyle Mustafa Kemal alt orta sınıf bir aileden çıkıp bir Kurmay olmayı başarıyor. Komutanlık sürecinde, daha sonra 1. Dünya Savaşında ve Kurtuluş Savaşında da çok işine yarayacak olan, memleketin farklı yerlerinde mesleğini icra etti. Yeri geldi Suriye’de ayaklanmaları bastırmaya gitti, yeri geldi 31 Mart vakası için İstanbul’a geldi, yeri geldi Trablusgarp’a İtalyanlara karşı gerilla savaşına gitti, yeri geldi balkanlara gitti, yeri geldi Çanakkale...
Kariyeri başladığından beri, hatta kariyeri başlamadan önceden beri, her gün vatan toprağı kaybediliyor, askerleri, arkadaşları, yurttaşları gözünün önünde ölüyordu, yaralanıyordu, evsiz kalıyordu. Yani, kafaya takacak ve umutsuzluğa sebep olacak onlarca problem vardı. Peki Mustafa Kemal’in ve O’nun dönemindeki bir çok idealist komutanın da yaptığı ne oldu? Özgüvenli duruşlarını koruyup, vatanın ve milletin kurtuluşu için çözüm üretmeye çalıştılar. Kimisi emperyalist ülkelerin mandasıyla bu işten çıkabiliriz derken, kimisi var biraz daha içlere çekilelim Anadolu’nun dedi, kimisi de var gücümüzle savaşalım dedi. Bütün çözüm önerilerinin kısa, orta ve uzun vadede kendince avantajları, dezavantajlar ve riskleri vardı. Bu süreç ilerlerken var gücümüzle savaşıp vatanın her karış toprağını korumanın doğru hareket olduğuna bütün kurmay arkadaşlarını ve milleti ikna etmişti Mustafa Kemal. Cumhuriyet devrimleri de buna benzer bir süreç içerisinde ilerlemişti, problemlerin tanımlanıp, devrimlerin gerekliliklerinin anlatılması akışıyla. Aslına bakacak olursanız Mustafa Kemal Paşanın uyguladığı bu yaklaşıml bilimsel teknikdir.
Öncelikle problemi belirliyor, ‘Vatan işgal altında.’. Sıradaki adımda halihazırda sunulan çözüm önerilerini masaya yatırıyor, ‘‘ ‘Manda ve himaye altına girelim.’, ‘Daha içerilere çekilelim.’ vs.’’ ve bu yaklaşımların neden yetersiz olduğunu anlatıyor. Sonrasında kendi çözüm önerisini ve nasıl uygulanacağını sunuyor, ‘Ya İstiklâl, ya ölüm’. (Bir de bu nokta da unutmamak lazım ki o dönemler dünya da halihazırda manda veya emperyal devlet boyunduruğuna girmiş memleketler var ve hallerinin ne kadar fena olduğunun farkındalar. Geri çekilip vatan toprağını bırakmak kabul edilemez olduğu gibi bir kez taviz vermeye başlayınca sonunun gelmeyeceği de belliydi.) Mustafa Kemal, kendi çözüm önerisine gelen eleştirileri de cevaplayıp değerlendiriyor ve gerekli düzenlemeleri yapıp harekete geçiyor. Bu sürecin sonunda da aynı akışa sahip olan ‘Nutuk’u yazıyor.
Bugün’ün özelinde inceleyecek olursak Kurtuluş Savaşı sürecini, Kurmaylar emperyal güçlerin işgalinden sürekli şikayet edip birilerini suçlasaydı, yani bağcıyı dövselerdi kim ne fayda sağlayacaktı? Onun yerine Amasya genelgesindeki gibi durum tespitleri yapıldı, ve çözüm önerileri sunuldu. Kurtuluş Savaşı sürecinde yayınlanan Genelgelere bakacak olursanız önceki paragrafta bahsettiğim yapıyı hepsinde görmeniz mümkün.
İşte 19 Mayıs 1919 sadece Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkıp Kurtuluş Savaşının fitilini ateşlediği gün diye bir kalıba sığdırılmaması gereken bir gündür. 19 Mayıs 1919 bir milletin son birkaç yüzyılda yaşadığı en büyük buhran anlarından birinde karamsarlığa kapılmayıp, bu probleme de bir çözüm bulacağız diyen Kurmayların ve onlara inanmış ordunun ve vatandaşların birbirlerine sıkı sıkıya kenetlenip, kendi varlıklarına karşı bir tehdit unsuru olan işgalci güçlere karşı ayağa kalkıp kararlı adımlarla kendi bağımsızlığını kendi eline alma tercihini yaptığı ve kararlılığını göstermeye başladığı gündür.
Gerek bağımsızlık hareketini başlatmaları ve başarıyla sonuçlandırmaları, gerekse başarılı olmak için problem değil çözüm odaklı olmak gerektiğini birkaç yıl içerisinde defalarca göstermeleri sebebiyle, Mustafa Kemal Paşa’ya ve bu süreçte O’nunla omuz omuza bu mücadelede yer alan Kurmaylara, emirlerindeki her bir ere ve gerek mallarıyla gerekse canlarıyla vatanın savunulmasına destek olan bütün yurttaşlara saygı, sevgi ve minnetlerimi sunuyorum.
Probleme değil çözüme odaklanmanın sembolü olan 19 Mayıs Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı kutlu ve mutlu olsun.
~tmg














