Selamun Aleykum abi, yazıyı baştan sona okudum. Maalesef Ömer Faruk beyler, yine çoğu meselede yaptığı gibi çarpıtma ve kendini mutlak doğru görüp, pergelin sabit ayağını kendi safına koyarak, hareketli ayağını da düşmanlıkla açmış.
1. Kendisi hadis ve ayetlerden "ibadet" ihdas edebiliyorken, karşı tarafın ayet ve hadislerden istinbat etmesini red ediyor. Kendisine ancak vahy gelmesi lazım ki rey ile ictihad bile olsa, hata olup olmadığını kesin bilsin.
2. Haricilik demiş, Haricilerin bidat anlayışı yoktur. Onlar için sabit olanın dışında herşey küfürdür ve hadislere karşı da mesafelidirler.
Ve tekfir, sadece Hariciler de mi vardır? Eğer öyle ise fıkıh kitaplarımız da riddet ve mürted ile alakalı onca satır, onca fetva ne demeye vardır?
Kendisi komple, mutlak manada tekfirin varlığını mı inkar ediyor (ki mutlak manada tekfiri inkar/red ediyorsa kendi cemaati olan Nakşibendi tarikatının İsmailağa kolunun, telif heyetinin çıkardığı/tercüme ettiği tekfir ahkamına dair kitab ne demeye vardır?) yoksa Harici/Tekfirci diye itham ettiği eski ve yeni kimselerin aşırı gittiğini mi iddia ediyor? Eğer öyle ise, tekfirci/Harici demeden evvel, ortaya tekfir nedir ne değildir, şartları engelleri nedir, kısaca tekfir ahkamı nedir onu belirtip ondan sonra birilerini itham etmelidir.
3. İbn Teymiyye ve falan falan kesim şöyle dedi diyor, ancak sanki bunu heva ve heveslerinden dayanarak demişler gibi lanse ediyor. Oysa İbn Teymiyye söylediği herşeyi ayet ve hadise dayanarak söylemiştir. Misalen, Nebi'nin kabrini ziyaret maksadıyla sefere çıkmaya caiz değil demiştir çünkü Rasulullah'n şu 3 mescit dışında seyahat etmek yoktur minvalinde hadisi vardır. Nassları devamlı zahirden almakla, bunun da Havaricin ameli olduğuna bağlamış yani yine Haricilik yaftasını vurmuş. Oysa kaide şudur; bir nassın zahirinin aksine, o manayı kayıtlayan/tahsis eden, tevile ihtiyaç duyuran herhangi bir başka nass/durum yoksa, o ayet ve hadis zahiriyle alınır. Örneğin iman edipte imanlarına zulm bulaştırmayanlar doğru yoldadır minvaldeki ayeti indiğinde sahabe zulmü normal zalimlik/günah olarak anlamıştır. Rasulullah ise buradaki zulmün şirk olduğunu açıklamıştır. Oysa hamr'ı (şarabı/içkiyi) terk edin ayeti indiğinde kimse ihtilafa düşmemiş, herkes aynı şeyi anlamış. Yani ortada 3 mescid dışında seyahat kastıyla çıkılmaz diye hadis var, aksi yönde benim kabrimi ziyaret edin diye de bir hadis yok. Sahabeden bunun yapıldığına dair bir nakilde yok. O zaman nasıl oluyor da bu sahih hadisi olması gerektiği gibi zahirinden alıp da bu yönde fetva vermek batıl oluyor.
4. Bidat tanımını yaparken de yine alicengiz oyunu yapıyor; evet, bidat lügat manası olarak yenilik demektir. Ve evet, bidat bir dini birde lügavi olarak ikiye ayrılır. Ancak Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) "kim DİNİMİZDE OLMAYAN birşey çıkarırsa" buyuruyor. Bazı sefihlerin hemen atladığı gibi "o zaman arabaya binme deveye bin, çatal kaşık kullanma" tarzında ki sözler geçerli değildir. Çünkü bunlar ne ibadettir, ne dindendir.
5. Nassları anlamada asıl kendisinde problem olduğu ve kasıtlı olarak çarpıttığı, bu bidati savunma kasdıyla ortaya attığı "kim dinde güzel bir çığır başlatırsa" hadisinin hangi olay üzerine, ne için söylenildiğini göz ardı etmesidir. Bu hadis, müminlere mallarını infak etmeleri yolunda haber verildiğinde, diğerlerine örnek olması açısından Ebu Bekir ve Ömer radıyallahu anhumun yaptığı işin övülmesidir. Oysa infak zaten var olan meşru bir ameldir ve sınırı yoktur. Haliyle başlattıkları yeni bir ibadet değil, o ibadetin amel dozudur.
6. Yine delil diye zikrettiği Bilal radıyallahu anh'ın abdestten sonra namaz kılması, Bilal radıyallahu anh'ın kendi başına ihdas ettiği birşey değildir.
Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur;
Her kim şu benim aldığım gibi abdest alır ve aklından bir şey geçirmeyerek iki rek'at namaz kılarsa geçmiş günahları affolunur"
Müslim, "Tahâret", 5, 6, 17
Velev ki böyle bir hadis olmasındı ve Bilal (radıyallahu anh) kendisi müstakil olarak bunu yapıyordu. Farz ve sünnetler dışında nafile namaz kılınmayacağını yahut belirli sayıda kısıtlayan bir ayet ya da hadis mi var? O, kendisi için böyle bir nafile namaz belirlemiş olur. Yani yine var olan, va'z edilen bir amelin, şahsi dozu söz konusu olurdu.
7. Dua etmekle alakalı iki hadis zikretmiş, özellikle ismi azam ile edilen duayla alakalı rivayete takılmış.
Burada amel/ibadet nedir? Dua etmek.
Peki dua etmek, ayet ve hadislerin apaçık belirttiği bir amel midir? Evet.
Peki herkes illa ayet ve hadislerde geldiği gibi mi dua etmek zorundadır? Bundan başka şekilde dua edemez diye bir nass mı var? "HAYIR"
O zaman neden nassla sabit amelleri, bidat kategorisinde değerlendirip, bak falan bidat işlemişte, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) itiraz etmemiş gibi bir algı oluşturmaya çalışılmış?
8. Savunma maksadı ile naklettiği diğer hadisler de keza öyle. Zikr ve hamd etmek dinde olmayan şeyler midir? Bununla alakalı ayet ve hadis yok mu? Allah azze ve celle ne kadar az şükrediyorsunuz diye uyarmıyor mu kullarını? Beni anın ki bende sizi anayım buyurmuyor mu? Fatiha hamd ile başlamıyor mu?
Yahut namazda imam olmak, namaz da kıraat etmek zaten dinde yok mu? Bunlar zaten var olan şeyler. Ve Ömer Faruk beyin(!) burada kendisine dayanak kılmaya çalıştığı rivayetlerin HİÇBİRİSİ dinde olmayan şeyler değil. Kişi dilediği gibi nafile namaz kılar, dilediği gibi dua eder, dilediği kadar kıraat eder. Ancak BUNLARIN HEPSİ DİNDE VAR OLAN AMELLERDİR. Hiçbirisini bu insanlar, Rasulullah'tan sonra, belirli bir vakit ve şekilde yapılmak üzere "uydurmamıştır" . Kişi cehri okunacak farz namaz da bunu yapıyor, kişi namazda dua ediyor, kişi abdestten sonra nafile namaz kılıyor. Ve bunların şekli, vakti vahyedilenden farklı değil. Sadece duasını kendisi için yapmış. Kıraatinde seçtiği surelerden biri kendisine en sevimli geleni ki, o sure kısa olmasına rağmen Allah azze ve celle'nin müşriklerin ve Hristiyanların teslis inancına reddiye olan ve tevhide muteallık sözleridir. Allah'ı birleyen, O'na nispet edilen her türlü fazlalıktan tenzih eden bir sureyi sevmek, ve bunu namaz kıraatinde okumak, okumayı sevmek elbette kişiyi cennete götürür. Bunu anlamanın nesi zor?
Bunlardan sonra yine meseleyi "sonradan çıkmaya bağlamış". Oysa ki kendisi de devamında ilgili hadisi naklederek diyor ki "bizim işimizle alakalı olmalı" yani dinden olmalı. O zaman demek ki o kadar satır bidatın lügat manasını ispatlamak vs boşa bir iştir. Çünkü biz her yeniliği değil, dinle alakalı yenilikleri mesele ediyoruz. Ve yine söylüyorum ne kıraat, ne dua, ne nafile namaz; bu ameller sonradan çıkarılmış işler değildir. Hepsi ayet ve hadisle sabittir. Ne lügavi ne ıstılahi olarak sonradan çıkarılmış "ibadetler" değildir yani.
Şer'i delillere zıt değildir dediği şey bizatihi bidat çıkarmama emrine muhaliftir. Daha sonra; desteklemek için naklettiği "sevinenler bununla sevinsin" (Yunus 58) ayeti, Kuran hakkındadır. Bir önceki ayette bu apaçıktır.
Yine delil olarak zikrettiği bir diğer ayet ve sebeb olan; Müminlere rahmet olması, peygamber sevgisinin emredilmesi ise, hakikatte leyhte değil, aleyhte bir delildir. Zira bu sevme emri olmasına rağmen, peygamber apaçık bu ameli işlememiş. İşlenmesini emretmemiş, sahabe de O'nu sevmede, sünnetini ihya etmede ve O'nu korumada en önde gelenler iken böyle bir şey yapmamışlardır. Eğer meşru olsaydı, 1 kez yahut 1 sahabe tarafında da olsa yapılırdı. Hakkında bunca fazilet olduğuna dair nakledilen yığınla (mevzuu veya çok zayıf) hadislerin olduğu mevlidin (vd "kandillerin") faziletine erişmek bu insanlara nasib olmadı da, asırlar sonra bir Melik'e (kabul etmese de ilk başlatan olarak sahabe ve ehli sünnet düşmanı Fatımilere) mi nasib oldu???
Müslüman alimlerin bunu güzel kabul etmesini dile getirmiş. Peki. Kendilerine uyulması ve sünnetlerinin takib edilmesi emredilen Raşid Halifeler, Sahabenin geneli, tabiun ve etbaut tabiun'dan bir kimsenin Mevlid'i güzel kabul ettiği varid olmuş mu? İcma dediğimizde hangi dönem alimlerini baz alıyoruz, kendini ısrarla ehli sünnet'e intisab eden Ömer Faruk beyin bundan haberi var mı?
Daha sonra; Abdullah ibn Mesud, sizden biri, birine tabi olacaksa Rasulullah'n ashabına tabi olsun, zira onlar dini en iyi bilenler ve gayretli olanlardı minvalinde bir nasihatta ediyordu. Şimdi biz ashabın bunu yapmayı bırakalım, duymamış olmasına mı tabii olalım; yoksa "öyle bir vakit gelir ki, sünnet bidat, bidatta sünnet olur, öyle ki bu bidatlerden biri terk edildiğinde insanlar kınar ve sünnet terkedildi" der, rivayetinin apaçık şahidi olan şu mevlid mevzuusunu sünnet ve din edinen kimselere mi tabi olalım?
Peygamber bizatihi vahiyle muhattaptır. Kendisine ilim ve hikmet verilmiştir. O, birşeyi ictihaden yapsa eğer Allah'ın muradına ters düşerse vahiyle uyarılmıştır. Eğer uyarılmamışsa demek ki Allah'n muradı, yani vahyi/emri bu yöndedir. Yanisi; Aşure orucunu delil getiren Ömer Faruk bey(!) kendini ya Rasul'le bir tutuyor, ya da kendisine vahy geliyor galiba.
Geri kalan peygamberlerin kıssalarının ve eyyamullah ifadesinin geçtiği ayetleri ortaya delil diye sürmesi ise; kitaba uymak ile kitabına uydurmak ince çizgisini aşıp, kitabına uydururken, kitaba uymak illüzyonu ile insanları (ve belki de kendini) kandırmaktır.
Birşeyin maslahat mı mefsedet mi olduğunu belirlemek; her mollanın, her müderrisin, her ilim talebesinin haddi de, işi de değildir. Ve faraza diyelim ki böyledir ve bu zaviyeden bakalım; bugün mevlid vd kandiller de, birkaç rekat namaz kılan yahut şu kadar rekat, şu sureler kıraat edilirse diye aktarılan rivayetlerle amel eden kimselerin ezici çoğunluğunun farz namazları kılmadığı gerçeğini bilmiyor mu? Bu kandil gecelerine kadar her türlü haram ve masiyeti işleyenlerin, adeta günah çıkarma günü olarak gördükleri bu geceler de camiiye giderek veya ona bile tenezzül etmeyip tv'den kandil programlarını izlediklerinde sanki bütün günahlarının bağışlandığı vahyle kendilerine bildirilmiş gibi bir rahatlama hali yaşamıyorlar mı ?! Ertesi gün de aynı işlerine devam etmiyorlar mı? O zaman nerede bunun maslahatı? Nerede bunun zarureti.
İbn Kesir'i tahrif ettiklerini iddia ederken, kendisi "çok güzel eserleri vardır" lafını camii, hamam, medrese vd eserler olarak anlayabilecekken, mevlid kutlamalarına hasretmekte, yani asıl tahrif denemesini kendisi yapmaktadır.
Hasılı kelam; Ömer Faruk bey, bir çarpıtma ve kitabına uydurma denemesi yapmış ama hakikat şu ki pek işe yaramamış ve hem bu tip bidat savunuları hem de bu bidatler dolaylı olarak, lisan-ı hal'le Rasulullah'ı "apaçık ve eksiksiz" tebliğ ve beyan etmekle görevlendirildiği risalet işini tam yapmadığıyla itham etmektir. Öyle ya, bugün namaz var mı yok mu diye ihtilaf ediyor muyuz? Tesettür var mı yok mu, sakal var mı yok mu diye ihtilaf ediyor muyuz? Orucun başlama vakti olan beyaz ve siyah ipin birbirinden ayrılması hususunda aklımızda bir şüphe var mı? İmanlara bulaşmaması emredilen zulümden yana bir eksik bilgimiz var mı? Ahir zaman, kıyamet alametleri, cennet/cehennem, ahiret hayatı, sorgu günü hakkında bir eksiğimiz, cahili olduğumuz bize nakledilmemiş bir vahy bilgisi var mı? Hepsi ayet ve hadislerde en ince detayına kadar açıkca tebliğ ve beyan edilmiş.
Öyleyse ey akıl sahipleri, sizler Allah'a ve Rasul'une UYUN !
Allah, haddini bilen ve o hadde duran kimseye merhamet etsin, sevdiği kulları arasına katsın.
Bırakın bidat sahipleri, kendi batıllarıyla mutlu, sizleri ise yoldan sapmakla itham etsin. Ahiret günü kim livaul hamd'ın altında, Rasulullah'n ardında bekleyecek; kim bidat fırkalarla bekleşecek göreceğiz.
Dipnot; bidat konusunda son kelam, bu husus üzerine etraflıca araştırma yapmış ve döneminde bununla alakalı pek çok sıkıntıya katlanmış, sünneti savunmak için kıyasıya mücade edip, "KINAYICININ KINAMASINDAN" korkmayan İmam Şatıbi (rahmetullahi aleyh)'in "el İtisam" kitabını alın, okuyun-okutturun.
Görselde ki kitab eski tarihli basımıdır, lakin yayınevi aynıdır.
https://caninbabasi.tumblr.com/post/633149989476073472/selefiyyenin-anlama-problemi-%C3%A7er%C3%A7evesinde-mevlid
Selefiyye'nin Anlama Problemi Çerçevesinde Mevlid Kutlamaları Üzerine Mülâhazalar - Ömer Faruk Korkmaz
Giriş
Kâinatta cereyan eden kimi h