Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming
İlhan Berk / Galata’yı el değmemişliğinden önce, bir kıyıya atılmışlığıyla, yalnızlığıyla, dervişliğiyle sevdim
İlk kez 1985'te yayımlanan Galata'yla, şiirimizin Evliya Çelebi'si, adım adım katettiği semti, caddeleriyle, sokaklarıyla, hanlarıyla, dükkânlarıyla, meyhaneleriyle, sesleriyle, kokularıyla, tarihi renkli şahsiyetleriyle sözcükbiliminde yeniden inşa etti: "Galata bir gün yıkılınca bu kitaba göre kurulsun."
Sayın İlhan Berk, Galata adlı kitabınızın sayfalarını karıştırdıktan sonra anı mı, deneme mi, yoksa tanıtma mı olduğunu anlamak için kitabın başına döndüm yeniden ve “şiir” sözcüğünü okudum orada. Galata’ya şiir kitabı diyebilmemiz için içeriğinin çoğunluğunu oluşturan düzyazılara da şiir dememiz gerekiyor… Siz ne dersiniz?
- Bu soruyu “size nasıl geliyorsa öyle” diye yanıtlayacağım. Kısaca, siz kitabın türünün ne olduğunu soruyorsunuz. Sonra da bir düzyazılar yığınına “şiir” denmesine şaşıyorsunuz. İlle bir türden söz etmek gerekiyorsa “yazı” sözcüğü yetmelidir diyebilirim. Neden onu bir türe bağlayalım? Ayrıca kitaba ben “şiir” sözcüğünün yazılmasına karşı çıktım, ama bu gerçekleşmedi. Nedeni de, kitabı biçimsel önyargılardan kurtarmaktı. Hem ben size şunu da söyleyeyim:
Ben birçok şiir adı altındaki yazıya düzyazı; düzyazı adı altındaki yazıya da şiir gözüyle bakmışımdır. Bütün sorun (şiir ya da düzyazı) dili kullanış biçiminde yatar. Bir dilin sözcüklerini, satırlarını, dizelerini alt alta kullanmak, her zaman onun türünü belirlemez. Dil, dildeki anlamlar sürekli biçimde bilinçli olarak altüst edildiğinde, sözcükler sıradağlar gibi yeni anlamlara bürünürler. Dil bu haldeyken, bunun dökümü, yani alt altalığı ya da düpedüzlüğü yaratının yapısını değiştirmez. Düzyazı biçiminde sıralanması da onun şiir olmadığını göstermez. Çağdaş şiirde “ses” bile gittikçe gerilere atılıyor. Jacobson gibi söylersek; “şiir kendini dile getiren bir sözdür.” Bunları Galata’nın bir şiir kitabı olduğunu ya da tersini söylemek için demiyorum. Bir yazıya nasıl bakacağımızı anlatmak istiyorum.
Ben şiirin “kırk türlü” yazılabileceğine inanmışımdır. Bunu da birçoklarının sandığı gibi (ki Memet Fuat da öyle sanıyor) yenilik adına yapmıyorum. Şiirin alanlarını, boyutlarını, sınırlarını tanımak, onu genişletmek, ona gökyüzü gibi uçsuz bucaksız yeni boyutlar vermek, boyuna üstüne üstüne giderek de, şiirin ne olduğunu, nelere gücünün yettiğini göstermek istiyorum. Ben telefon rehberlerine de şiir gözüyle baktığımı söyledim. Bunu daha da genişletip, deniz dibi haritalarına, çizelgelere, harflere, sayılara, aritmetiğe kadar da götürebilirim.
Yalnız Galata’da insan tarih yükünü dünyalaştırmış olarak yaşar
Beyoğlu için edebiyat çevrelerinde şimdiye kadar söylenmedik, yazılmadık şey neredeyse kalmadı. Acaba sizin aşağıya, Galata’ya doğru inişiniz Galata’nın Beyoğlu’na göre el değmemiş oluşunun çekiciliğinden mi geliyor?
- Bende göz boyuna çalışır, dur durak bilmez. Yineleyeyim; bakan bir adamım ben. Özelikle de çevreye, çevreme bağlıyımdır. Ben ne zaman İstanbul’a gelsem, kendimi Galata Köprüsü’nü ve de Yüksekkaldırım’ı teperken bulmazsam, İstanbul’da olduğumu anlayamam. Galata’yı seçmeme gelince; önce onu en iyi bildiğim bir yer diyebilmemden geliyor bu. Sonra da onda bir kıyıya atılmış büyük bir tarih yükünü bulmamdan. İnsan her şeyi, ama her şeyi kendi hayatından çıkarır. Ben buna çok bağlı kaldım. Kendi hayatımdan çıkardığıma, bir ona önem verdim. Hem benim için yazmak, kendini anlatmaktır. Ben bu dünyada neye ilgi duyuyorsam ona eğildim, onu yazdım. Galata’yı el değmememişliğinden önce, bir kıyıya atılmışlığıyla, yalnızlığıyla, dervişliğiyle sevdim. Bütün bir kıyıya atılmış şeyler ilgimi çeker benim. Onlarda büyük bir şiir bulurum.
Bana öyle gelir ki, yalnız Galata’da insan tarih yükünü dünyalaştırmış olarak yaşar. İstanbul’un başka her yerinde insan Romalı, Bizanslı, Osmanlı, Türk'tür. Galata’da ise dünyalıdır. Benim Galata’ya eğilmeme bunlar neden olmuş olacak.
Galata yedi kez yazıldı; oraya gelene değin yığınla denemeden geçti
Galata’daki han, sokak ve “hane”ler… Bütün buraları tanımak, üstelik şiiri de göz ardı etmeden daha doğrusu kitabınıza “şiir” kitabı dediğinize göre şiiri ön planda tutarak geçmişi ve şimdisiyle tanımak için verdiğiniz uğraş epey olmalı… Bu uğraşınızdan söz eder misiniz?
- Kısa süre önce Düşün dergisinde çıkan bir yazımda bundan söz etmiştim. Galata’yı yazmak için harcadığım nice fiziksel çaba, onu nasıl yazacağım konusundaki girişimlerimin yanında, hiç kalır. Galata’yı bir sayım memuru, bir kadosturacı, bir toplumbilimci, bir tarihçi gibi didik didik ettim. Hemen hemen hiç kaynak olmamasına karşın, onu kotarmak (fiziksel olarak) zor olmadı. Ama dediğim gibi asıl sorun nasıl yazacağımdı. Sartre’la konuşan bir yazar, onun felsefesel yazılarında pek karalamalar bulmadığını, öte yandan yaratılarında (romanlarında) pek çok düzeltmeye rastladığını, bunu nasıl açıkladığını sorar. Sartre da düşünce yazısının sözcük anlamının kesinlik istediğini, yaratının ise çok anlamlı sözcüklere gereksinimi olduğunu anlatarak yanıtlar. Nitekim Collège de France’daki derslerini niçin yayımlamadığını soran birine Paul Valéry, “biçim pahalıya mal olur” diye yanıtlar. Gerçekten yazmak eyleminin en belalı yönü buradadır; nazıl yazacağım?
Yazmak bir üslup işidir, dahası her şiir için bulacaksınız bu üslubu. Her şiir şairin kefenidir çünkü. Onu bir kez taşır. Galata yedi kez yazıldı diyorum ya, oraya gelene değin yığınla denemeden geçti. Bir şiirin bir biçim edinebilmesi (ya da bir kitabın diyelim, Galata bir kitaptır çünkü) bir üslup işçiliğine enikonu bağlıdır. Kişisel bir dil, biçim ister. Çağdaş yazında dil, bir mülkiyet konusudur, bu bulunmadıkça, yani yaratılmadıkça bir yapıttan söz edilemez. Yazmak tehlikeli bölgeler ister. Oralarda gidip gelmeyi gerektirir. Öte yandan, baştanbaşa da yasak bölgelerdir bunlar. Konutunuzu orada çıkacaksınız. Galata’da söz konusu anlatış biçimini bulamasaydım, Galata’nın bir varlık olarak kendisi de olamazdı. İşte böyle bir uğraşı gerektirdi Galata.
Yazmak bilinmeyen bir yolculuğa çıkmaktır
Kitabın arka kapağında yer alan, Memet Fuat’a yazdığınız mektubun bölümünün bir yerinde “Bir daha elime almak istemiyorum bu kitabı. Bozmaktan korkuyorum.” diyorsunuz. Acaba bu korku, “şiir – düzyazı” ikileminden mi kaynaklanıyor. Değilse, neydi sizi tedirgin eden?
- Bir yapıtın bir savaştan hiç mi hiç farkı yoktur; yenmekle yenilmek baş başa gider. Birçok deneyler sonucu bir anlatış biçimi buluyorsunuz. Buna ısınır gibi oluyorsunuz, ama önünüzde yedi deney daha var, bir seçme gerekiyor, hangisiyle çarpışacaksınız, hangisini seçeceksiniz. Korku bu işte. Bir şiirde (orta boydaki bir şiirde) önünüzde öyle bol, çeşitli yazma biçimleri, üslupları yoktur. Tek bir biçimi seçe seçe gelmişsinizdir oraya. Bütün söyleyiş biçimleri denenmiş, bir teki seçilmiştir sonunda. Şiir kurulmaya başlar, çoğun tek bir dizede bile bir söyleyiş biçimini bulmuş olabilirsiniz. Ama bir kitap, 250 sayfalık bir yapıt söz konusu olunca, sorun başka boyutlar kazanır. Ben yedi örnek içinden birini seçmek zorundaydım. Bir sekizinci, onuncuyu da denemek olasıdır. Yazmak bir bilinmeyen yolculuğa çıkmaktır. Üstelik bu yolculuğu önceden kararlaştıramazsınız da. Kısaca, ilk bulduğunuz biçim mi, sonuncu mu daha iyidir? Bunu bilmek kolay değildir. Picasso ilk desenin, ilk çizdiğinin asıl iyi olduğuna inanır. Matisse ise sonuncunun en iyi olduğunu söyler. “Bozmak korkusu” dediğim bu benim.
Ayrıntılar olmadan gerçeğe sokulamayız
Otları, şifalı otları en küçük ayrıntısına kadar anlattığınızı anımsıyorum. Galata’yı da öyle, en küçük ayrıntısına kadar anlatmışsınız. Gördüğüm, bir konuya girdikten sonra sizi alıp götüren bir şey var. Bu küçük ayrıntılar bezdireceğine, sürüklüyor sanırım okuyucuyu. Bunu nasıl yorumlarsınız?
- Ayrıntıların yeri benim gözümde çok önemlidir. Ben onlarla varım bile diyebilirim. Ayrıntılarsız gerçeğe sokulabileceğimizi sanmıyorum. Okura gelince; hiçbir yazar, gerçek hiçbir yaratıcı okuru düşünerek yazmaz. Onun için önemli olan yazacağının, yazdığının kendi gözündeki yeridir. Ona göre davranır. Elbet her yazar okurla yazdığının paylaşılmasını ister, bundan kıvanç duyar. Ama sorun bu değildir. Ayrıntılar bir yapıtın belkemikleridir, okuma yolculuğu onunla birden etlenip budaklanır. Bir yapıtı boyuna okutmak isteğini de ayrıntılar, yalnız onlar sağlar gibi gelir bana. Şiirin, yazının ağababasıdır onlar.
Sayın İlhan Berk, Galata üstüne başka ne sorabilirdim size? Bu soruya yanıtınız ne olurdu?
– Belki “Galata’dan sonra neyi yazmayı düşünüyorsunuz?” olabilirdi bu. O zaman da ben “Hiçbir şey!” derdim.
Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
✓ Live Streaming✓ Interactive Chat✓ Private Shows✓ HD Quality✓ Free Actions
Free to watch • No registration required • HD streaming
Galata’nın yokuşlarında saklanan Kayıp Elyazmaları Kahvesi, zamanın yavaşladığı, sessizliğin derinleştiği ve insanın yazamadığı cümlelerle yüzleştiği bir mekân. Hasretin, sessizliğin ve içsel arayışın izlerini taşıyan bu atmosfer, okuyucuyu kendi iç yolculuğuna davet ediyor.
Kayıp Elyazmaları Kahvesi
1.
Galata’nın yokuşları sabahın ilk ışıklarıyla birlikte ağır ağır uyanırken, eski bir…