HEP KEDİM OLDU... -bildiğiniz pisi pisi; tırmalayan, miyavlayan!-
"Bir kedim bile yok!"; aynı başlıklı karalamamı böyle bitirmiştim: "BİR KEDİM BİLE YOK dememek!"
Var"dı" daha doğrusu; en küçük yaşımdan şu ana ana gelene kadar kedisiz kalmadım. Sarılır yatardım eskiden, onun mır mır nağmeleri ile, o da patiğini elimin üstüne koyar, tırnaklarını da hafiften geçirirdi, hani gitme bir yere dercesine...
Hepsinin ölümünü seyrettim.
Hele bir "Tekir'im" vardı, "Kaplan" derdim ona. Yapacak birşey olmadığından, hani zorunlu (!) olarak yiğitlik taslayanlardan değildi o, öyle bir olmuştu ki, köpekler dahi onu görünce yol değiştirdi. Öyle güzel, öyle yiğit... "Kaplan!" diye seslenirdim, nasılsa bazen hemen bazen de bir iki dakika sonra koştura koştura gelirdi. Yakında olduğunda duyuyordu, hemen geliyordu da, bir iki dakika sonra, ama sesin üzerine koştur koştur gelmesi hep garibime gitmiş, ona olan sevgimi de arttırmıştı.
Bir gün eve geldim, bizimkiler üzgün, hayırdır dedim, yoldan karşıya geçip eve gelirken Tekir'im, nasılsa bir kamyon üzerinden geçmiş. Ona rağmen kalkmış, sürüne sürüne eve! Bizimkiler görüyor, alıyorlar hemen bodrumda yerine koyuyorlar. Baktım hemen. O kaplan gözleri yumulu, ölgün yatıyor. "Kaplan!" dedim, hemen açtı gözlerini, kalkmaya kalkıştı, "hayır oğlum" dedim, okşadım, hemen başıyla karşılık... Süt ve su getirdim, biraz içirdim. Sonra kaptığım gibi Haydarpaşa'daki Veteriner Fakültesi'ne... Baktılar orada, "çatı kemiği kırılmış" dediler, "iyileşmesi zor, isterseniz acı çekmesin, uyutalım"... Bu uyutmayı anlamadım, sonra uyandım, reddettim, bir ilaç verdiler, "bundan içerse acısı azalır, şunu da verin, neticeyi bir iki güne alırsınız" dediler. Eve getirdim, ilaçlarını içirdim, hey yavrum hey, yanında oturdum. Kaplanım biraz huzursuzdu, sesi hafif rahata dönünce uykuda, ayrıldım. Ertesi gün, aynı. Gece yine baktım ona. Diliyle ellerimi yaladı Tekir'im, sonra rahat, huzurlu bir sesle, gözlerini, o güzel Kaplan gözlerini kapattı uyudu. Uyudu! Başı elimin üzerinde, uyudu. Bahçeye gömdüm onu...
Uzun süre böyle bir kedim olmadı, uzak da durdum gerçi.
Birgün otururken bacaklarımın arasında bir şey! Baktım, Kaplanım’ın dişisi. Ama yok; kovuyorum gitmiyor. Uğraştım da! Pes ettim! Geldi hemen kucağıma kıvrıldı yattı kerata. Bütün gün yanımda. Verirsen yiyor vermezsen yemiyor. Öyle. Bilgisayarı açıp çalışıyorum, "ulan" bu dizüstü bilgisayar, illa o da dizüstü'mde olacak. Düşünün artık, dizüstüm'de bir Tekir, bir de bilgisayar! Hatta birgün çalışıyorum, "tam gaz" gidiyorum, hoop fırladı üzerime, ben de şimdi değil, olmaz diyerek kenara koymaya kalkarken onu, "del" tuşunu da yanında götürdü. İyi dedim, gel, diğer tuşlar da gideceğine sen de gel!!! Sonra birgün "damadı" getirdi! Hani aslan parçası gibi de yani. Aslanın rengini getirin gözünüzün önüne, öyle, iri de birşey, ama yabani, insan'dan uzak duruyor, eh Tekir'im yanımda, o da orada dört dönüyor. Gel diyorum, biraz duruyor gidiyor. Tekirle giderek, hafif yemek atarak, su uzatarak biraz kırdım yabaniliğini; sonra birgün Tekir kucağımdayken geldi, bizimki gördü onu seslendi, o ise bir ona bir bana bakıyor, ama ağır ağır gelmeye başladı, su kutusunu itekledim ona, içti, ardından yanımıza gelip bir adım öteye kuruldu. Kedi maması vardı, açtım biraz itekledim ama tam elimin altında, geldi yemeye başladı, Tekirim indi o yerken, ona patikleriyle tokat attı ara ara, hani "huysuz, niye gelmiyorsun" der gibi, ardından ikisi de kucağımda! Müthiş tatlı, hoş bir duygu. Tabii üzeriniz, kıl, patik izi oluyor ama, onların huzurlu halleri, onların güvenlerini kazanma hissi, onların sizi "yabani" görmemesi ve mır mır sesleri... (İki tane de köpek maceram vardır ama yeri değil.)
Sonra birgün "aslan damadım" gitti. Üç gün geçti gelmedi. Tekir'im de huzursuz, sağa sola bakıyor, ama yok. Bir hafta sonra bir arkadaş onun yukarı mahallede ezildiğini ve bir çöp arabasına konulduğunu söyledi. Tahmin etmiştim böyle olduğunu. Tekir'im de sessizlesti, o da anladı. Her gün birkaç defa gelen gelmeyince... anladı, hissetti.
Tekir'im de, damat da inanın trafik ışıklarına riayet ederlerdi, beklerler, yeşil yanınca geçerlerdi. Hadiseden on-onbeş gün sonra, Allah'tan ben görmedim, arkadaş anlatıyor, o gün kanalizasyon (logar) boşaltmaya İSKİ'nin arabası geldiğinden, yol daralıyor, ışıklar da pek işe yaramıyor yani, benimki bekliyor da bekliyor, yeşil'de de arabalar hafif de olsa geçiyor, sonunda bir boşluk buluyor, tam geçecek, sırasına riayet etmeyip öndeki arabayı sollayıp bir öne geçmeye kalkan (ki en fazla on metre ileri geçti, yine bekledi, ne kazandı?) bir araba da o esnada fırlayınca, yolu boş zanneden Tekir'im de geçmeye kalkınca... "Nerede?" dedim "şimdi?" "Denizde" dedi. Rahatladım. Aslan damadın çöpe gitmesine yanmıştım, "denize atmalıydık" demiştim, aklında bu sözüm varmış, ben gelmeden halletmiş... "Zaten o da bir garipti" demişti, öyle, "ÖLÜME HAZIRDI"...
Hey yavrum hey! Hey yavrum! Kedilerim! Kaplanlarım! Aslanlarım! Tekirlerim benim! Hepsi gözlerimde şimdi!...
"- Bir işi murat etme / Olduysa inat etme / Hak'tandır o reddetme / Mevla görelim neyler / Neylerse güzel eyler."
Niye "Kedilerim"den bahsettim?
Geçen yazıda ve elbette diğer yazılarımda "Ölüm Odası B-Yedi" kaynaklı bazı kelimeler, "manalar", araya Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinden iktibaslar yapıp "yazıyorum" ya, akla birşey gelmesin istedim. "Bir kedim bile yok, DEMEMEK" diye bitirmiştim ya altında iştikakler ile, aman yanlış anlaşılmasın, "kelimelerden" haberdar olanlar, "Kedi"nin manası filan diye "kelimelere (benim gibi) parende attırıp", mesela, "Sinver: Kedi" peşindeki manaları üzerinden hakkıMda iyi-kötü düşünceye dalmasınlar Kedi'den mi bahsettim, "KEDİDİR O KEDİ!"
"Olduysa inat etme" demiş ya İbrahim Hakkı hazretleri, "ölümü" anlattım sadece, elden ne gelir hesabı!. Yazdığım "Tefviz-name"sinin okunmasını da, "tefviz" kelimesine de evvela bakılarak, okunmasını dilerim.
Hep kedim oldu; öldü'ler ama hep oldular!
Tefviz-namenin ilk üç mısrasınin ebcedi: 1600+1368= 2968... 1600: Kaşr: Bir şeyin kabuğunu soyma: 600! "İnat etme"; gördüğünün gördüğün olduğunu ne biliyorsun, "soy hele kabuğu"nu, çıkart maskesini; gör hele! Belki "Aşk"ı (İ'tilak: 601) veya Şefkat'i (Müteattıf: 599) göreceksin "maske"de!.. 1368: Nüşuze: Kadının kocasından nefret edip kaçması: 368! “Soy kabuğu” hele, bak "dişi" ve "yar'ın" olan (Nısf: Yarım) Nefs'in belki "hoşlanmayacak" ve uzaklaşacaktır! Nefs'inin ölümüne (idam-ı nefs: 368) vesile olacaktır belki; "inat" etme, "reddetme" geleni... Belki "acı" bile gelse, soy'dun mu kabuğu ferahlanacaksın (Neşit: 369) ne biliyorsun? Hayat, hileyi sever, gördüğün gördüğün olmayabilir (Hasnuş: 968). Belki o bir bahane, bir can simididir senin için... (Özür: 970 / 1968: 969) Bu aynı "hitan" gibi fazla kabuğu, deriyi alıp, (Azr: 970) seni er'leştirmek için olabilir. (Zera': 970)
Onun için Kedilerim nasıl tek tek gitti, Hak'tandır dedim bin acı ile...
"Mevlam görelim neyler / Neylerse güzel eyler": 146+1189: 1334! (1334: 335)
İyisi mi "tefviz" eyle diyor, senin ruhen zenginleşmen (Mutarhef: 334) burada olabilir, sana ne kadar ızdırap (Recefan: 334) verse de! Bu sana gönderilmiş bir mektup (1334: 335: Mürsela: 335) olabilir, sana bakan tarafı öyledir de, "arka"sında ne vardır, onu düşün, "La havle..." de, Mutlak Güç ve Kudret Sahibi O'dur, bunu idrak et, bu O'nun "Buyruk"udur! (Fermude: 335) Tüm hayat, tüm dünya, Kainat, BUNUN İÇİN! Hazreti Adem aleyhisselamin dilinden çıktı bu ilk "La Havle...", düşün diyor... (1334: 2333) İşte onun için "sabır"... (Şekiba: Sabırlı, tahammüllü: 333) Bu seni "heva ve hevese" uymaktan, boş yere feryat etmekten koparıp, kesip, seni "Mutlak Güç ve Kudret Sahibi Zat"ın önüne getirecektir (Müfareze: Bir şeyden kesilip ayrılma: 333), belki! Onlar, İŞAN, (333! Bildiğimiz "333: Başbuğ Veliler'den" kitabı NFK'in) işte sana bunu hatırlatırlar, "mana ordusudur" onlar, seni "TEFVİZ"e, "herşeyi Allah'a bırakma" (neylerse güzel eyler) Yol'una sürüklerler. "333"dür Onlar; "önsöz"ünde bu rakamın hudutlu olmasına bakmayın, "3333" de olur buyurulmus LAKİN, "333" olmuş, ne bir eksik ne bir fazla, "333" olmuş: "Allah'a "bırakanlar" ORDUSU!" "La havle... Ordusu!" En büyük, "büyük"ün küçük dahi sayılamayacağı kadar BÜYÜK ORDU; ve bunlar "333"... Başbuğları o Ordunun! Bu "Ordu"nun "33 Başbuğu" da var. Yüceliğini O'nun gösterdiği 33. Başbuğu da! Yol'una kurban!
Tefviz: 1296. Name: Risale. Kitap: 96. Mazmaz: Allah Resulü'nun Tevrat ve Suhuf-u İbrahim'deki ismi: 96! "Name", bu! (Selh-hane" de, bu!) Kainatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı, İNSAN! "İNSAN!" "Name"ler de işte bunun için, "insan'laşmamız" için! Tefviz-name: 1340+55: 1395! "Selh-hane" malum, "mezbaha", "kurban kesilen yer"; 1395: 395: FERİKA: KOYUN SÜRÜSÜ: 395! Hazreti İsmail'e bedel olarak, tam "boğazlanacak" iken Hazreti Cebrail'in getirdiği KOÇ... Tefviz-name, "olduysa reddetme, bir işi murat etme" derken, (hani argoda "koyun gibi" derler ya böylelerine) bırak diyor, Mevla'ya bırak, bırak ki KESİL, İNSANLAŞ diyor işte! Böyle yap ki, "sabır ve hamd et" ki (1395:396) YİĞİT, CESUR ol hakikaten (Kahraman: 396) diyor.
[Bu anlatmaya çalıştığımız inşaallah, atalet gibi, "vur ağzına, al lokmayı" gibi anlaşılmaz. Anlaşılmaması için, yazanın, "İBDA-C terör örgütü üyesi" olma iddiasıyla hapis yattığı yerden bunu yazdığını, bu cezaya rağmen, "inatla" ve hamdederek "İBDA bağlısı" olduğunu da yazayım.]
Tefviz, "işi Allah'a bırakmak" ("Ney" gibi olmak), "name"siyle birlikte, noktalı harfleri, 1340! (1340+55: 1395) Şam: Sol. Akşam. Akşam olunca gece, yani KARANLIK gelir, "Batı", "Tefekkür" gelir: 341: 1340! Mütefekkir: Fikir yürüten. Düşünen. Düşündüren. Fikir kuvveti: 340!
Dedim ya, o karalamalarimda yazdıklarım sebebiyle (bahanesi ile veya!) iyi-kötü bir zanna düşülmesin hakkımda; temennim, bu! Bizler hepimiz bir civciviz! Ne biliriz ki?! Yaptığımız, BABA HOROZ'un yaptıklarını yapmaktır, TAKLİTTİR ve her taklit gibi sinmemiştir içimize daha... Sinsin diye!
"Ölüm Odası B-Yedi" hakkında yazdıklarım, KIŞKIRTICI yazılardır, bilakis bu maksatla yazılmış, sadece bu maksatla yazılmış şeylerdir. Kelimeler ve onların manaları, (lugati olarak) yazılmıştır fakat, arka'sında ne var, BİLMİYORUZ!
İşte bilmediklerimizi "HATIRLA" diyerek "MİRZABEYOĞLU" bize hatırlatıyor. Bu "hatırla" buyrukları, belki bir şimşek çaktırıyordur, bir -anlık- "zevk" aldırıyordur, başka?! Yazdıklarım da öyle: Sadece KIŞKIRTMAK için. Sarılmanız için O'na; Kitaba! Ölüm Odası'nın 111. bölümünü (Mahv u İsbat) bilhassa okumanızı isterim, ama "ilgili" kısmı da buraya koyuyorum:
“- ŞAH-I Nakşibend Hazretleri: “Varlıktan sana ne gelirse yokluğa sal!”… İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin titizlikle uyguladığını belirttiği bu hikmet, onun SİSTEM olarak ifâdelendirdiği VAHDET-İ Şuhud –Varlığın Birliğine Şâhid olma– mesleğinde, “ne Allah’ın isimleri, ne sıfatları, ne vücud bahsine takılmadan”, Allah’ın daima “ötelerin, ötelerin, ötelerin de ötesinde…” olduğunu düşünerek O’nu hep tenzih etmek yoludur ki, “sonra o hakikatlerin apaçık görünmesi neticesini doğurur”… TARİKAT’e mahsus usûl ve edeb başka, o kökten İSTİSNA işler başka; bu demektir ki, “insan ve toplum meselelerinin halli bâbında bir tefekkür” ruh köküyle ona bağlı iken, bir tarikat yolu değildir. İMÂM-ı Gazâlî Hazretleri ve ÜSTADIM örneğinde oluğu gibi, TEFEKKÜR’ün HÂL’e dönüşüyle doğruluğuna isbatı yine o yoldan delillendirmek de nasib; fikrin bağlılarına kuvvet ve heves gelsin diye, o HAL’i de, bilenle bilinenler… (…) Ve şu: Ne fikir, ne tasavvuf, durduğun yerde devamlı nefsinde kemâl dikizlemek işi değildir… “Varlıktan sana ne gelirse yokluğa sal!” davası da, alelâde bakışla gayet tabiî bir şekilde, “kazan kazan at!” gibi anlaşılmaz bir tuhaflık değil, tıpkı “yoklukta asıl varlık” kazancının olması gibi, gittikçe nuranîleşme mânâsında bir tekâmül ifâdesidir; her tekâmülde, geride kalan hâlin yokluğa salınan olması… Varlıktan geçmenin, varlık kazanma adına olması; Allah’ta fâni olmak… Bir şeyde fâni olmak, o şey olmak da değildir… Fani olmak da, olup bitmiş olan bir iş değil… HADÎS: “Bir günü bir gününe eş geçen aldanmıştır!”… Başka bir HADÎS: “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?”… (…) Herhâlde şu anlaşıldı: “Boşluğa salmaktan” kasıd, “terk, tenzih ve bırak”…
Şimdi yazacağım, lakin bu yazıyı yazma "sebebim"le anlayınız, onca Nefs-Kurban-"Kedi" meselesi, işte bunun içindi! Şu yukarıdaki nakli anlamayan var mı bilmem, bendeniz anladım, anladığımdan da (ki bu anlama, bu "nakil" ile de değil, evvel!) "ne dervişlik ne çakal Carlos'luk!" taklidi yapılsın diye de YAZDIM onları... Çünkü bunlar ("derviş", "çakal Carlos") BİR olursa bir "şey"; ayrı ayrı düşünülür ise İBDA'YI ANLAMADA PROBLEM mevcut!
"Buyrun Selh-hane'ye" başlıklı yazımda da bunu anlatmaya çalıştım... "Rüya"nda gördüğün veya yaşadığın bir "şeyi" tabir mi ediyorsun, (hangi anlayış, kafa ile, ayrı) USUL işte burada:
Bizzat Anlattığıdır: "Biri iki omuzumdan tuttu, sarstı beni, "sen kim olduğunu biliyor musun?" Rüya... Ben kim olduğumu biliyorum; gelen - sarsan da Hazreti İsa, o halde bu söz bana değil, bağlı olduğum büyüğe, Allah Resulü'nedir dedim, ATTIM, KURTULDUM!"
Buradan, "attım kurtuldum", kendi acizligini görüp, "gelenin" ancak "bağlı olduğu büyük"ten sebeb geldiğini, ASIL SAHİB'in "O" olduğunu idrak edip, "gördürülme zevki" ile şen'lenip sadece "üzerine alınmama" da anlaşılır. Ve bu EDEB'tir! Asıl'dır! Bunun yanında "tefekkür'ün hal'e dönüşü" denildi yukarıda, FİKİR VE FİKRİN KAVGASI meselesidir. O'nun Yaptığı da BU! Ve "istisna" ile yazılsa da, hep ama hep "ÜSTADI"nı "doğrulama"da, onun hakikatini göstermede ki bu bize "istisna"nın dahi "nasıl" anlaşılması gerektiğini gösterdiği gibi, EDEB'i de gösteriyor.
["Gelenek" deyip duranlar, Üstad - Efendi Hazretleri, "Mirzabeyoğlu” – Üstad geleneğinde (insan ve toplum meselelerinin halli babında tefekkür'de, Selef'ten hareket!) adına Kurban Olunasıcanın "geleneği" hakkında ne derler? "Erbaa?!"]
"Bize ne gelecekse içtimai meydan kavgasındaki hissemizledir!"
O'nun bu sözü de bu manada anlaşılmalı. Rüya'da "sen kim olduğunu biliyor musun?" deniliyor, O, "nefsinde kemal dikizlemek" dediği noktayı yıkıyor, oysa kim "havalanmaz" değil mi, "gelen", Hazreti İsa!? Bu "kim olduğunu biliyor musun" üzerinde NE yaptığı da MALUM! Bana "malum" en azından:
Silivri 4L'de O'nun "BEN KİMİM?" ARAYIŞININ RAHMET VE BEREKETİYLE inşaallah bulunuyorum! Yani, İBDA FİKRİYATININ! Yani, BAŞYÜCELİK DEVLETİ'nin! "BEN KİMİM?"in SEMERESİ!
"Men hüve?" O kim? Ben "kışkırtma" dedim, siz bunu "fikrin bağlılarına kuvvet ve heves gelsin" DEDİĞİ olarak anlayın (aklıma geldi; "men", hem "ben" hem de "kim" anlamına geliyor ve aynı ebcette, Allah sizi inandırsın, zorlamadım, "Mili: Kedi"!), işte o meyanda okuyunuz; ara ara "New-Yeni 1999" dediğim nokta; "tevafuki" olarak da bakınız:
"- MATLA’ Beyit: Şerbet-i la’lin ki derler çeşme-i hayvan ana / Ol verir can dem-bedem uşşaâka vu ben cân ana. —(FUZULÎ)... Lâ’l dudağının ilâcı ki ona Âb-ı hayat derler / O verir her dem can aşıklara ve ben de ona!"
Beytin düz ifâdesi ile, “Aşıklara can veren ab-ı hayat ilâcının sahibi” irşad makamındadır, ona bunu vermeye cezbeden de sayıları yüzbinler olsa aşıklardan biridir; irşad nefesinin merkezi odur, feyz ondan dolayıdır... Bizim kime bağlı olduğumuz belli; ve her ne demişse onu cezbeden bizdik, biziz sırrını ne türlü ifşâ ettiğimiz de izâhtan varestedir. Büyük Doğu, İBDA içindir, İBDA’dır; İBDA, yürüyen Büyük Doğu’dur.
Birinci Mısranın ebcedi: 1966: ABDÜLHAKÎM TAHTI... YOLUMUZ, HÂLİMİZ, ÇAREMİZ. (Üstadım’ın bu mevzuda bir konferansının ismi): 1966: Eskişehir’de benim için ilk dinlediğim Konferansı’nın senesi... ABDÜLHAKÎM Arvasî - NECİB Fazıl Kısakürek - İZZET Mirzabeyoğlu: 1966… (…) 2012 Jul Sezar takvimi, Milâdî: 1966: KAZİME: Yanında bir kuyu daha olup bundan ona, ondan buna su geçmesi. Büyük Şehir.
Jül Sezar takvimine göre 1950 senesi, 1904 Milâdî seneye denk geliyor; bu tarih Üstadım’ın doğum yılıdır. Benim doğum yılım da 1950 Milâdî... Jül Sezar takvimine göre Üstadım 1950 yılında doğmuş, Milâdî 1950’de de ben... Seyyid Abdülhakîm Arvasî - Necib Fazıl Kısakürek - Salih Mirzabeyoğlu: 1434: Hicri sene itibariyle bu sayı, Milâdî 2013’e denk geliyor.” ( Ölüm Odası B/Yedi: Sayılar (Kemmiyetin Keyfiyeti Anışı) – 103)
2013 ise, "BD+ İBDA" olarak 15'te buluşuyor. [ Panzde(h): Onbeş: 69... Büyük Doğu + İBDA: 1060+9: 1069... Hindi: Hind'e ait, hind ahalisi denilince, "O hatırlattı", akla gelecek olan İMAM-ı Rabbanî Hazretleri; onun "Mektubat" isimli kitabının ebcedi, NFK+SM olarak "869"da benzeşiyorlar.]
"SİYAH GÖMLEKTE TARİH (Hicrî 1440-63 yaş)
“- LEVHA: 18 Ocak 1984... Siyah renkli bir gömlek... Üzerinde alt alta 14 ve 40 rakamları ki, 1440 diye okuyorum... Gömlek Muammer Bey’e âitmiş... Nasıl hesabladıysam, onları toplayınca 63 sayısı çıkıyor ve bu onun yaşı imiş... 1440 ise, Hicrî sene imiş!
1440 Hicrî seneye, Milâdî 576 (Jül Sezar takvimi 622) eklenirse: 2016 Milâdî sene... Mevcut takvimde Hicrî 1433’de bulunduğumuza göre, 1440’a 7 sene var... Yevmiye: “Sen herhâlde bizim Mehmed’ten 5 yaş küçüksün!”... Cevabım: “Herhâlde 7 yaş efendim!” (Ölüm Odası B/Yedi: Sayılar (Kemmiyetin Keyfiyeti Anışı) – 103. Bölüm)
“- MİLÂDÎ 1790’dan itibaren kullanılmaya başlanan, Mart ayını senenin ilk ayı kabul eden ve güneşe göre hesablanan RUMÎ takvim. Bütçe hesablamalarında esas alınan ve (1) Martta başlayıp ertesi yılın Şubat ayının sonunda biten yıl... MİLÂDÎ (yâni Hazret-i İsâ’nın doğumu kabul edilen bir başlangıçla bizim de hâlen Resmî olarak kullandığımız Takvim) 1790 senesi karşısına 1205 Hicrî diye yazılmış. Hicrî senenin böyle olabilmesi için, MİLÂDÎ takvimin başlangıcı hariç, saat farkı dışında sene hesabı aynı, MİLÂDÎ takvim’in kendisinden alındığı Jül Sezar takvimi’nin başlangıç alınması gerekiyor. Jül Sezar’da başlayan tarih, MİLADİ’de, “M.Ö. 46” olmuş... Netice olarak 1790 tarihi Milâdî, HİCRET’in Jül Sezar takvimine göre hesabı, 1205 oluyor... Hicret 622, eğer Milâdî olarak başlangıç alınacaksa, 2012 gün farkından doğan hatasıyla, Hicrî 1390 oluyor... 2012, Jül Sezar takvimine göre 46 fazlayla, 2058’dir; Hicret, eğer meşhur 622 ile değil de bu takvimle hesabedilirse, 668’de olmuştur, bugün Hicrî 1390’dır... Takvimlerde RUMÎ’nin 1428’i ve HİCRÎ’nin 1433’ü göstermesi, hem RUMÎ, hem HİCRÎ tarihin başlangıcının Jül Sezar takvimine göre yapıldığını... Yani, HİCRET senesi, sayıda 622, ama Jül Sezar takvimine göre; dolayısıyla MİLÂDÎ 576... 2012–576: 1436... DİKKAT: Hicret 622 derken, bu Jül Sezar’a göre midir, yoksa MİLÂDÎ midir? Eğer Jül Sezar takvimine göre ise, Milâdî takvimi bulmak için 46 çıkar. Eğer Milâdî takvime göre ise, Jül Sezar takvimindeki karşılığı için 46 ekle... DİKKAT: 622 sayısının mübhemliği yanında, buna geriye veya ileriye doğru 46 eklenmesi, bize Allah Sevgilisi’nin ismini veriyor: 92... MİLÂDÎ 2012 ve Jül Sezar 2058, HİCRÎ-RUMÎ 1390 olarak bugün birleşiyor: HİCRET ölçü alınarak... Jül Sezar Takvimine göre 2058’den 622 çıkarsa: 1436... MİLÂDÎ 2012 ile 1980 arasındaki fark: 32... 1436’dan 32 çıkarılırsa: 1404... Senedeki gün farkları ile, 1980 önü ve arkasındaki 10 yılın gözönünde tutulması gerekir. Bu arada Üstadım’ın 1400’ü 1979-1980 yılları arasında kabulünün, ROMA Jül Sezar Takvimine göre Hicret’in 622 kabulü baz alınarak bulunduğu anlaşılıyor...” (Ölüm Odası B/Yedi: Tarih İmtihanı – 101. Bölüm)
Dikkat ederseniz “Yevmiye: 7 yaş efendim!”, mevzuyu biraz daha lezzetlendiriyor. Biraz daha lezzetlendirelim:
Şerif Muammer Erdiş, “baba”; baba’mız Hazret-i Adem. Lakin umumi manada Allah Sevgilisi ki, Ölüm Odası’nda bu bahiste anlatılmıştır: Şerif Muammer Erdiş: 1451: Rumi sene (“senin bu baban ne RUMİ!”) 1428! 1451-1428: 23! Allah Resülü’nün 23 sene süren RİSALETİ! Bunu da “O, hatırlattı!”
Ölüm Odası’nda 2012’(senesin)de bahsedildi bu mesele: 1451! 1390 Hicri – Rumi! 1451 – 1390: 61! İnsan 1-bir yaşında doğmayacağına-dolduracağına binaen, Yazan’ın 2012 itibariyle yaşı 62’ye… 2012 – 1950: 62 (-1: 61!)
Bu öyle riyazi bir hesap değil, şöyle bir geçecek şimşek-vari zevk içinde bakınız, 2012’deki “12” ile “23” arasındaki fark da “11”… 1451-11: 1440! Üstadı ne buyurmuştu “Yevmiye”de, “bizim Mehmet’den 5 yaş küçüksün!”; 2016 Miladi’ye nisbetle… Yukarıdaki yaş hesabı, 2016’ya kadar – şimdi 61 olduğuna göre- 5 yaş olacağını gösterir, 2016-2012’de…Üstadının “sehv”i dahi doğru! [Hicri 1433 ile Rumi 1428 arasında “5” fark olduğu, takvimin bu “5” ile gittiği de hatırlanmalı!]
Lezzetli bir yerde -101. bölümde- “HİCRİ 1400 GAMIZASI” kısmında… Buradaki “gamıza” (Gamıza: Anlaşılması güç keyfiyet, incelik, kolay anlaşılmayan şey.) “AHMED” ismi ve “21. ASRIN 21 TANE ASIR OLMASI, 2. BİNİN 21. ASRIN BAŞLANGICI olmasına nazaran, kemmiyet ve keyfiyet olarak niçin 1999-2000 yılını meselelerin izahında birim olarak aldığımızı hatırlayınız” VURGUSUNDA! O kadar, o kadar AÇIK! Yazmış! Fazlasına lüzum yok, okuyan görecektir.
Demek ki, bakın öyle "kelime", "mana" filan yok, riyaziye mevcut, 2013 VE 2016 ARASI "HOŞ'LUKLAR" OLABILIR, değil mi, bu bir "soru" elbette, "olacak" değil; 1999-2000 "vurgusuna", bunun "2. BİN'İN BAŞLANGICI" olmasına ve 1999 SAYHASINA:
"- DİK DURUN! KARŞINIZDA LEŞLER VAR! 1999 ÜMMETİN KURTULUŞ YILIDIR!"
Sonra o zamana ve bu zamana, arada geçenlere bakın! 5 ARALIK 1999 tarihine; o BÜYÜK ZAFER'e - HURUÇ'a bakın! (Ve şükredelim!) Ülkedeki gelişmelere! Çevredeki gelişmelere! İşte "Arap Baharı" ve yıkılan Firavunlar, AHBES, TATUR FAMİLYASI'na bakın! Bir "Arap Baharı"nı, SALAKÇA bir şekilde "Kürt Baharı" olarak bekleyen AHMAKLARA bakın! Bakın ve "Arap" yerine "TÜRK BAHARI LİDERİ"nin ebced tevafuku ile ERKAM hizasında KİME denk geldiğine bakın: "SALİH MİRZABEYOĞLU!" 14 senedir hapiste olana! Telegram altında tutulana!
1991'de, "Körfez Harbi"ni "Cuma" dergisinde değerlendirirken, savaşın "emperyalist" yönü ayrı olmakla birlikte, Özal'ın savaşa girmeye "hevesli" hali üzerinden, "devletin üzerindeki ataletin kalkmasına" değinmiş, yani şu meşhur "yurtta sulh cihanda sulh - kimsenin toprağında gözümüz yok" meselesinin, yani "ben Devlet değilim!" demenin (ve elbette Lozan'ın), bu "hevesle" yırtılmaya başladığını işaretlenmişti.
2010'dan beri iyice hareketlenen, kapımıza kadar dayanan "bahar"... [Sadece şu anda aklıma ve sadece "zevk" ile geldiği için yazıyorum, başka sebeb yok, Said Nursi hazretlerinin "ben kışta geldim, o BAHARda gelecek" sözü. Hem, "1390"dayız! ]
Ve Türkiye'nin artık heves midir başka bir şey midir, başta Ortadoğu olmak üzere her tarafa GİRME çabası! Girerler mi, orası ayrı, ama şu belli: Herkes Anadolu'ya gözünü dikmiş bakıyor! Ve bu da Anadolu'ya, "Türk"e, TARİHİ MİSYONUNU dayatıyor...
Tüm bunlar olurken de, Anadolu'da bir hükümet ve bu hükümet vesilesiyle - üstelik 2013'de "ÜSTAD"in tartışılmasıyla ("para" meselesi, üstelik "gizli ödenek"!!!) başladı- düzünden, tersinden veya sahnesinden ama ne olursa olsun BÜYÜK DOĞU konuşuluyor! Ve "TÜRK BAHARI LİDERİ!"
Siyasi olarak kıymetlendirilmesi elbette ayrı yazı konusudur bunun, başta da belirttim, hakkımda, yazdıklarım sebebiyle iyi - kötü zanlar oluşmasın diye ve öyle yazdıysam öyledir, "Kedi'dir o Kedi" demek, bütün bunların da "KIŞKIRTMA" hani "heveslendirme" maksadı için kaleme alındığını söylemek isterim.
Men: "O kim?" : 90! Milî: Kedi: 90! "Kedi'dir o Kedi!"
Kedi yemeği yedikten sonra dahi hani "tırmalar" ya, bunun için nankör'e çıkmıştır adı, oysa, "üç kuruşluk iş yaptın diye başıma mı çıkacaksın, o yemeği sen değil RABB'İM verdi, haddini bil!" der... Rabbini bil! Rabbini bilen ve TIRMALAMASIYLA "hatırlatan", "KEDİ!"
Bu size neyi hatırlatıyor?
İŞ'AN'ı! ONLARI! "333"LERİ! Rabbini bilenler Ordusunu! Ve "onlara- yenileyicilere bakan GÖZ'ü YENİLEYENİ!"
Şenanir: Kediler: 371! Mehdi Mirzabeyoğlu: 59+1312: 1371! Şenanir'in noktasız harfi, "261": 1260: Kasmel: Arslan, esed: 260. ("Arslanım’ı" hatırlatırım, "Kaplanım"la, Tekir'imle!) Yani!
14 Ocak 2013 tarihinde kendime nefes payı olsun diye "yazıp durduğum yazılarımdan" biri, sevgili avukatım Abdullah Özbek'e faks ile Silivri 4L/F2'den gönderildi. Kedi, hikâye tâbii... Ölüm Odası'nin ilk bölümlerinde yeralan, 2012 tarihli, "SİYAH GÖMLEKTE TARİH" başlıklı kısımda geçen, "14" ve "40" , "1440 ("tarihi) sebebiyle de "artık" meşhur ve malum rüya (rüyanın görülüş tarihi 18 Ocak 1984) üzerinden, "riyaziye"... Hoş, çoğu O'nun yazdıkları, araya bir iki sokuşturma yapıp, "bağ"lantı kurmuşum sadece. Kedi, hikâye...
Hücre arkadaşım Ekrem Demirci çok dinlemiştir bu "rüya" hakkında "sallamalarımı" diyeyim, "Allah gecinden versin" niyaziyla...
Bulamıyordum yazıyı, diğer "cezaevi intiba'ı" eseri yazılarımı dosyalamış, bir kısmını bilgisayar ortamına da geçirmiştim lakin bu kayıptı. Yine geçen hafta A. Özbek ile bir telefon sohbetinden sonra, "işin üstüne düşünce", bir başka kitabın arasından çıkıverdi karşıma tesadüfen. İyi de oldu. Bilhassa “Üstadının “sehv”i dahi doğru!” kısmına dikkat ediniz.
Zevkle yazmıştım... Zevkle okudum...
Yazının içinde geçen “Ölüm Odası B-Yedi”de geçen bölümlerin (103 ve 111. bölümler) “Baran”da yayınlanmış hallerinin linkleri şöyle:
http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-byedi-sayilar-kemmiyetin-keyfiyeti-anisi-103-h337.html
http://www.barandergisi.net/olum-odasi-b-yedi/olum-odasi-byedi-mahv-u-isbat-111-h399.html