Aaaah Güzel İstanbul
İlk izlediğinizde ne kadar “aklım her şeye eriyor benim ya” diye düşünseniz de yıllar sonra aklınız gerçekten her şeye erdiğinde daha iyi anladığınız, dahası daha iyi hissettiğiniz filmler vardır ya? Aaaah Güzel İstanbul (!) işte tam da o filmlerden.
Mükemmel Yeşilçam’ın - bence bu konu için ayrı dil dökmem lazım, bir paylaşıma sığmayacak kadar derin bir konu bu Yeşilçam ve ona olan sevgim - çok yetenekli çok sayıda sinemacısı var ama bu çok iyiler arasında EN İYİ yönetmenler deyince daralan listede en tepedeki isimlerde o da var: Atıf Yılmaz!
Nasıl bu kadar güzel film çekebildiği üzerine ara ara kafa yormama rağmen anlayamadığım bir yetenek Atıf Yılmaz. Ekolünde Yılmaz Güney gibi öğrencileri olan bir usta. Yönetmen (Aynı zamanda senarist ve yapımcı) olmamış, doğmuş bir insan. Ressamlıktan gelmiş, dünyayı takip etmiş, kalıpları içine kısılmamış, “Halk bunu almaz” dememiş, halkın alacağı yerel sosa bulayıp nice batılı anlayışları sinemamıza sokmuş, hem dram hem komediyi gözü kapalı çeken bir tuhaf yetenek.
Safa Önal ve bir dönem evli kaldığı Ayşe Şasa’nın senaryosunu yazdıkları Aaah Güzel İstanbul’ın muhteşem iki oyuncuyla ve Yılmaz’la birleşmesiyle zaten efsane olacağı aşikarmış ama bir de benim gibi 50’ler 60’lar tutkunu biriyseniz içine bir de eski dokunulmamış İstanbul’u ve eskinin kalitesi katılınca ayrı bir özel olmuş.
Atıf Yılmaz’ın Yeni Dalga’dan etkilendiği açıkça belli olan sinema dili, yaşayan ve az öz olması yanı sıra rafineliğiyle hayran bırakan diyalogları, kurduğu karakterlerin orjinalliği, yaşanan atmosferinin o yılların İstanbul’una dair en gerçekçi doküman niteliğinde oluşu ile Ah Güzel İstanbul yeşilçamda türüne az rastlanan bir komedi. Buna komedi demenin yetersiz kalacağı kanaatindeyim. Çünkü eğildiği tema, altını çizdikleri, konuyu işleyişi bugünün Türkiye’sini elli yıl öncesinden görmüş ve o zaman bile İstanbul’un son güzel zamanları olduğunu göstermiş izleyicisine. Kravatsız Beyoğlu’na çıkılmayan, herkesin iki dirhem bir çekirdek giyinmeye gayret ettiği, çirkin yapılaşmanın şehrin binlerce yıllık tarihi dokusunu mahvetmediği yıllar. Biz şimdi adeta helvasını kavuruyoruz.
Daha ilk sahnesiyle sizi koltuğa mıhlayan girişinde haşmetli günlere binaen adı koyulmuş Haşmet İbriktaroğlu, iflah olmaz akşamcı, gündüz çorbacı gece rakıcı olan Rıfkı’da çorbasını yudumlayıp, sigarasını içerken kameranın taa içine bakıp bize kendi hayat hikayesini anlatıyor: Paşa dedesinden kalan malı mülkün alkolik babasının yarısını, kendisinin de içerek ve kötü insanlara inanarak diğer yarısını nasıl kaybettiğini, ama şimdi seyyar fotoğrafçı olarak kafasının ne kadar rahat olduğunu anlatıyor.
Sadri Alışık’ın Yeşilçam’da üstlendiği rolüne çok uyan bir karakter bu. Hayatın boş zenginliklerine kafa yormayan, yalnızlığıyla dost, içen, güzel konuşan (Sadri Alışık cümleleri yeşilçamda bir eşi olmayan bir dile sahiptir bence), çakırkeyif olunca şarkı söyleyen, biraz daha kaçırınca yalnızlığına ağlayan ama diğer zamanlarda herkesle dost tek zararı kendine olan erkek kahramanımız. Amerikalarda Actor’s Studio’lu ustamız Ayla Algan ise vücudunu iyi kullanmayı bilen performans sanatçısı yönüyle şahlandırdığı İzmir’li, 8 haneli evden işçi olmamak için kaçan, cahil, kolay yoldan “artiz” olmak için ses mecmuasındaki artizler gibi poz verebileceği fotoğrafçı ararken yolu Haşmet’le kesişen Ayşe rolünde. Düz Ayşe. Tüm yurdum Ayşe’leri gibi. Hatta tam da o amaçla türk genç kız gürugunu genellemek maksadıyla Ayşe. İhsan Yüce gibi izlemelere doyulamayacak ustaları da içinde barındıran bu film hepsinin mizah gücünden de sonuna kadar faydalanmış, belirtmeden geçmeyeyim.
Filmin bir diğer şaheser olan Muhsin Bey’den 15 sene evvel eskiyle yeninin çatışmasını anlattığı, bize şimdi masal gibi gelen İstanbul Beyefendiliği kavramını, zamana direnemeyenleri, direnip de yenilenleri, yeni’nin çiğliği ve kıymet bilmezliğiyle eski’nin korunamayıp harcanan hazinesini gösteriyor. Ayşe bıkmadan usanmadan ünlü olmaya çalışırken, yalılarda doğmuş, Galatasaray Liseli bohem Haşmet’in bu kolaycılığa emek isteyen geçmişin değerlerine alışkın olduğu için tekrar tekrar “Yazık be çocuk” demesi ve Ayşe’nin başı her sıkıştığında fötr şapkalı şemsiyeli beyefendi haliyle onu kurtardığı filmde Haşmet kendi kendine mırıldanır: “Her şey hiç gayret etmeden yolunda gitse…”
Bazen döneme ilişkin eleştirilerini satır aralarında yapan – Yeşilçam emekçisi karakter oyuncusu arkadaşına “aktör” demesi Ayşe’ye ise “artiz” demesi, kimi zaman da göstere göstere yapması – sokakta dilenen çocuğa sadaka vermesi onun üzerine üzerine atlayan “sokak çocukları için davet düzenliyoruz” diyen iki kürklü kadının yüzüne bakmaması gibi – ya da az daha kötü yola düşecek olan Ayşe’yi son anda kurtardığı genel evin adının Medeniyet Pansiyonu olması gibi (“medeniyetin dışında kalacak değilsin ya Haşmet?”) detaylarda nice güzellikler yatan defalarca izlenmesi gereken bir film. Haşmet’in Galatasaray’dan arkadaşı Hıyar Şakir’in plakçı olması ve batı müziğini halk arasında etüd etmek için Haşmet’in balıkçı meyhanesine gelip plağı açtığı sahne özellikle kahkaha attırdı. Balıkçının gelip “Sen taktırmışsın bu plağı. Söyle çıkarsınlar. Zaten tüm gün poyraz çektim bir de bunu dinleyemem” demesine sesli güldüm.
Oyunculukta tutunamayan Ayşe’nin bunun üzerine “ses sanatçısı olucam” demesi ve Haşmet’in sırf onu mutlu etmek için herkesin yerli ve eski olduğu için burun kıvırdığı Şehnaz Longa’yı alıp saçma gülünç bir şarkıya dönüştürmesi ve "elimizde canına okuyacağımız maskara edeceğimiz bir müzik hazinesi var" demesi gibi onca güzel detayı içinde barındırıyor. Bu saçma şarkının tuttuğunu söylememe gerek yok herhalde?
Balıkçı teknesiyle henüz toprak ağalarının sonradan görme çocuklarının peşkeşlemediği İstanbul yalılarının, Sultanahmet’in, Eminönü’nün 60’larda henüz liberal belediyeler tarafından yağmalanmadığı, orijinal dokusunu kaybetmediği zamanlarda geçmesi ayrıca filme bir doküman niteliği kazandırıyor. Elinde kalan son yalıyı da satıp onun yanında bir gecekonduya yerleşen Haşmet’in buraya Kulube-i Ahsan (hüzün kulübesi) demesi, konuştuğu terrrrrtemiz Türkçe, resimin müziğin her şeyin en iyisini bilip erdemiyle efendiliğini muhafaza ettiği, o iki metrekare alanda paşa dedesiyle büyük annesinin resimleri ve kuyruklu piyanosuyla yaşaması karakterin ne kadar şahsına münhasır olduğunu anlatıyor. Gençliğinde Pera Palas’ta balolarda Düriye’nin (Sonradan geneleve düşmüş olan Düriye) ayak bileklerine kolyeler takmaya çalışan Haşmet’in büyükannesinin neden karanlıkta piyano çaldığını anlamaması üzerine Ayşe’ye dediği gibi: “çünkü ağladığı görülmesin isterdi. Sen zamane kızısın Ayşe! Anneannemi anlayabilmek için eski zaman zerafetini bilmek lazım”
Karakterlerin aşık olması ve kavuşması elbette hem dünya sinemasının olmazsa olmazı, hem de şaşılmayacak bir unsur ama altını çizdiği sözün sadeliği ve doğruluğu karşısında hayran olmamak elde değil: “Ama yaşıyoruz, iki kişiyiz, birbirimizi seviyoruz. Korkma, dünyada her zaman inanılacak sağlam şeyler bulunur.”
Eskinin zarafetiyle bir dolu nefes almanın ilacı gibi bu film. Tekrar tekrar izleyip 50’leri hayal etmenin ve hayatı Sadri Alışık’ın şahane performansıyla can verdiği Haşmet gibi algılamanın mutlu olmanın anahtarı olduğunu belirtip bitiriyorum :}

















