ben bir adamı sevdim.
şu an burada bunu anlatmak bile incitiyor beni. çünkü o adamı kaybettim. çünkü ben sevdiğim adamı, en mühimi, beni gerçekten seven bi adamı kaybettim. ona karşı kurduğum ilk cümle “şiir sever misin” miydi yoksa “çay koyayım mı” diye mi sormuştum, hatırlayamıyorum. ama ikisini de damdan düşer gibi sormuştum. bulunduğumuz ortam -iş ortamı- itibariyle herkes bir şeyler içiyordu. genelde kahve. ben zaten çayı hiç mi hiç sevmem. o tiryakiydi. birkaç gün gözlemlemiştim. sonra her gün “çay koyayım mı” diye sordum, içeri girer girmez. bi gün işte, sadece ikimizken, pat diye sordum şiiri sevip sevmediğini. bi afalladı. konuşurken duraksardı zaten. dalıp giderdi tam cümlenin ortasında. kuracağı cümleleri bile toparlayamayacak kadar dağılmıştı. ben de içimden “seni ben toplarım, parçalandığın yerden sararım, birleştiririm.” dedim. o hep bir şeyler anlattı, ben dinledim. o bir şeyler anlattı, ben çay demledim. iki şekerli çayını önüne getirirken dizlerim titriyordu her defasında. o çayı seviyordu, ben onu, sonuçta.
banka kuyruğunu bile sevdim sayesinde, birlikte bekledik diye. siyasetten, dinden, felsefeden, edebiyattan, filmden, mesleğimizden konuşuyorduk ve müzikten. o gülüyordu, bazen, sayemde. onun gülüşü beni anne olmuşum gibi mutlu ediyordu, her zaman.
tütün sarardı hep. tütün poşetini evladı gibi ayırmazdı yanından. onu tütün sararken seyretmeyi bile seviyordum. bir tütün, şiir olabilir mi? oluyordu onun parmakları değdiği an.
bir gün bi kestane getirip bıraktı masama. “bugün karga az kalsın kafama atıyordu caddede, ölmedim, sana getirdim” dedi. yaralı bi kestane. aldım, elmas bildim kendime. hala daha durur. onun tehlikeli bi yanı vardı. tehlikeli bi geçmişi. ne olacağı belirsizdi. her an içeri girebilir ya da her an ölebilirdi bile. bu yüzden uzak kalmaya çalışıyordu. pek başaramıyordu ama. bir keresinde beni eve bile bıraktı. sonra bir kere daha. eve dönüş yolum şereflendi. ayak bastığı her yer… omzu omzuma değerken yürümek zaten müthiş heyecanlıydı. bir de tanıdık görecek korkusuyla omuz omuza yürümek! tertemiz bi aşk…
benim sık sık midem rahatsızlanıyordu -doktor yasağına uymayıp sürekli acı yediğim için- o da dayanamıyordu benim midemin ağrısına. gidip süt falan alıyordu bi koşu. karnımı doyuruyordu. bebek gibi bakıyordu bana. hatta bir defasında gece üşüttüğümü fark ettiğimde, evinin evime bir saatlik uzaklığına rağmen bana ıhlamur getirmek için yola çıkmıştı.
bir gün onu rüyamda gördüm, benimdi. sabah nasıl aptal bi heyecanla dolaştığımı hayal dahi edemezsiniz.
birlikte bi hikaye yazıyorduk. ardından ahmet kayadan “bizim hikayemiz” şarkısını dinliyor, gülümsüyorduk. bir gün beni sevdiğini söyledi. elimdeki tepsiyi mutfağa götüreceğime yatak odasına götürüp karanlıkta öylece odaya bakakaldığımı hatırlıyorum.
sonra rüyam gerçek oldu, o benim oldu. en azından ben öyle düşünüyordum. boğazı ve denizi ayaklarımızın altına seren bi manzaraya sahip olan bir cafeye gittik. çok sıcaktı. terastaydık. o meyveli soda istedi, ben limonata. bi ara yine tütün sardı. tam çakmağıyla yakacaktı ki çakmak elini yaktı, o da refleksle kolunu geri çekince eli benim bardağıma çarptı ve koca bardak yüzümde patladı. saçlarım, yüzüm, üstüm başım komple yapış yapış limonataydı. bardak parçalandı. herkes bize baktı. ben gözlerimi doğru dürüst açamıyordum bile, limonata gözümü yakıyordu. ama gülüyordum. o da gülüyordu ama özürler de peşisıra geliyordu. bi süre sonra dışarı çıktık. ben beyaz dantelli bluzumun üstü sararmış vaziyette ve yapış yapış hissederek yürüyordum. o hızlı yürürdü. ben arkada kalırdım. sitem ediyordum yine, hızlı yürüyor diye. “hep öndesin, arkalarda kalıyorum ya” dedim. durdu, elimden tuttu. “elimi bırakma o zaman, yanımda ol hep.” dedi. ben o an bi kalp krizi geçirdim, kuşkusuz. konuşamadım, nefes dahi alamadım. heyecanımı görüp gülümsedi. gülhaneye gittik. bi çingenenin ısrarı sonucu gül aldı bana. sonra da “ben daha önce hiçbir kıza çiçek almamıştım” dedi, kahkaha attım. bi banka oturduk. hava güzeldi. park güzeldi. onun gülüşü güzelden de güzeldi. gül sevmezdim ama onun aldığı çok güzeldi. aşık olmak güzeldi. ta ki o “bana bağlanma. her an gidebilirim. benim ne olacağım belli değil. tehlikedeyim, biliyorsun. isteyerek gitmem ama mecbur kalabilirim.” diye bi ton cümle sıraladı. ben ağladım ama görmesin diye yüzüne bakmadım. aksi yönlere bakıyordum. o günden sonra gidebilme ihtimali olan bi adam üzerinden hayaller kuramadığımı fark ettim. ondan vazgeçmeye kalktım. geldi, sarıldı. sadece sarıldı ve bırakmadı. “kokunu ciğerlerime çekmek bana o kadar iyi geliyo ki, tütünden daha iyi” dedi. ben sarılmıyordum, o bırakmıyordu. elbette dayanamadık. bana gitmeyeceğini söyledi bu kez. inanmadım ama biz devam ettik. güzeldik. bir gün tütününü sarmayı denedim. merdane gibi bi sigara sardım ona. sonra bir sürü. kağıtlarını yok yere harcadım ama o eğleniyordu epey. ben de. sarmayı beceremediğim tütünleri keyifle içti.
birlikte kahvaltı hazırlamak bizim için çok keyifliydi. “gelirken bi ekmek al” tadını yaşamak, o ekmekle geldiğinde “çayı demledim bile, mis mis.” diyebilmek, ben kahvaltıyı hazırlarken onun önce mutfağa gelip belime sarılıp boynumdan öpmesi ve ardından masayı kurması, birlikte edilen o kahvaltı… tam eştik birbirimize. artık hayaller de kuruluyordu bir şekilde. düğünün bile hayalini kurar olmuştuk. güzeldik, güzel!
bir gün iş sebebiyle avcılara gittik. işimiz bittikten sonra sahile indik. sebebini tam hatırlamıyorum ama galiba tütünü bittiği için gidip paket sigara almıştı. mentollüydü. sigarayı parçalayıp o minik mentol topunu çıkardı. ben o topu sıkınca patladı ve mentol komple gözüme fışkırdı. yine gözüm yanıyordu. sakar bi çifttik galiba. yine güldük bi ton. ben bi süre “gözlerimi açamıyorum aşkım” cümlesini tekrarlayıp durdum, o gözlerimden öptü. sonra bi tane mentollü sigarayı aldım, o günün hatırası olarak saklamak için. oradan çıkıp sanırım bahçelievlere gittik yine iş için. yine işimizi hallettikten sonra gezmeye başladık. acıktığımızı fark ettik. sürekli yemeklerden konuşuyorduk çünkü. ben “çiğ köfteyi, turşuyu, kokoreçi, midyeyi, işkembeyi, kelle paçayı falan çok severim” dedikçe şaşırıyor, “böyle sevgiliye kurban olunur” diyordu. sonra “hadi kokoreççi bulalım” diye tutturdu. aradık, aradık, epey aradık. ben pes etmekten yanaydım ama o hep ısrarcı bi adam olmuştu. bulduk. önce kokoreçleri sonra midyeleri mideye götürdük. bi ara “midyeni açıp limon sıkıp ellerimle yediriyorum. mükemmel romantik bi çiftiz biz. baksana şu tabloya” dedi. kahkaha attım. size şu an belki iğrenç gelebilecek, ya da samimiyetsiz gelebilecek tablo, benim için samimiyetin tablosuydu. ben onun yanında ben oluyordum. utanmıyordum. beni makyajsız seviyordu. beni, benken, beni her halimle seviyordu. herkes saçlarıma hayranken, dikkatlerini oraya çekerken, o saçımı topuz yapışımı daha çok seviyordu. yağmurda yürüyorduk sık sık. o yağmuru ve yağmur naatını çok seviyordu. babası ona çocukken dinletmişti ve onda yeri başkaydı. o da bana dinletmişti ve ben de çok seviyordum. ama yağmuru sevmiyordum, üzülüyordu. yağmurda yürürken kapüşonumu habire kapatmaya çalışıyor, o koca topuzumu kapatamıyordu.
kavga ettiğimizde ben çok sert ve soğuk olabiliyordum. o yine ısrarcılığını konuşturup yüzlerce defa arıyordu. ben suratına da kapatsam, açmasam da, reddetsem de, arıyordu. bazen içip içip arıyordu. sarhoşkenki masumiyetine gülüyordum, çok kızgın bile olsam. o konuşuyordu uzun uzun, ben dinliyordum.
bir gün yine ısrarcılığı yüzünden ona çok kızmıştım. öyle ki, ayrılmak istemiştim. o yine yüzlerce kez aramış, yine pes etmemişti. ama ben inat edip bitirdim bizi. bi zaman sonra arayıp “zaman beni kirletiyor, bizi kirletiyor, ben sana temiz kalmak istiyorum.” dedi. ben direk araya başkası girdi sandım. iyice sinirlendim. iyice saydırdım. o da “başkası falan yok. ben senin yokluğuna alışıyorum. asıl kirlilik bu. asıl kirlenmek bu. yokluğun eskisi kadar acıtmıyor. kötü olan bu.” dedi. ben yine aptal inadımı kıramadım. affetmedim. aylar sonra, incindim defalarca. çok özledim. ona gitmek istedim ama artık o bıraktığım yerde değildi. o çok sevdiğim sakallarını bile kesmişti. beni sevmiyordu artık ya da öfkesi sevgisini bastırıyordu. bunun için ona kızamadım. şu an benim değil diye ona kızamıyorum. çünkü kahretsin ki giden benim.
artık ne limonata ne ıhlamur içebiliyorum, ne süt, ne yağmur naatını dinleyebiliyorum, ne yağmurda dışarı çıkabiliyorum, ne tütün kokusuna tahammül edebiliyorum, ne sevdiğim o yiyecekleri yiyebiliyorum, ne de çay demliyorum. kimseye çay doldurmak gelmiyor içimden. bıraktığı hatıraları saklıyorum sandıklarımda. mütemadiyen özlüyorum. yaklaşık bir saattir onu, bizi, yazmaya çalışıyorum. ama şöyle bir baktığımda ne çektiğim acıyı, ne tattığım aşkı, ne yaşadığımız mutluluğu, ne onun eşsizliğini anlatamamışım biraz olsun. ne acı. en iyisi onu hitap alan birkaç satırla sonlandırayım bu yazıyı;
bıraktığın kestane kadar yaralı bir kadınım.
"içi çürür onun, saklanmaz o" demiştin,
içten içe çürüyorum
bu yüzden mi kendine saklamıyorsun beni?
-Mavi Tuğba Karademir