Çok güzel gözlerin vardı. Ama sevildiğini görmüyordu.

tannertan36
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH

blake kathryn
Keni

Kiana Khansmith


ellievsbear

izzy's playlists!
$LAYYYTER

todays bird

oozey mess
Claire Keane
Fai_Ryy
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
tumblr dot com
EXPECTATIONS

Origami Around
seen from Germany
seen from United States
seen from Mexico
seen from Guatemala

seen from France
seen from Indonesia

seen from Laos

seen from Spain
seen from Chile

seen from China

seen from Philippines

seen from Uzbekistan

seen from United States
seen from Guatemala
seen from Germany

seen from Singapore
seen from Bangladesh
seen from Brazil
seen from Indonesia
seen from Nepal
@ozlemdemirci
Çok güzel gözlerin vardı. Ama sevildiğini görmüyordu.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Sanatla kalın.
Hayat kısa ya… Sait Faik'ten öğrendik denizi sevmeyi. Kuşları. Emekçileri.
“Yol, hayatın metaforudur.” Bu yeşiller içinde günlük güneşlik ama önünde engel duran yol da benim yolum olsa gerek. Hepimizin olsa gerek. Yolumuz yol. Zorluğumuz çetin. Yol güzel olduğu için yürümeye değer.
Il Postino'da ne güzel diyorduk “metafore metafore metafore"diye. İnsanların kaçıp geldiği ama yaşamın da bittiği yer belki burası. Burada başlayan ve burada bitecek olan. Zamanın başka aktığı.
Günü güzel geçirmenin acemilerine...

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Güzel Portakal Çiçeği parkında bitirdim Ferhan Şensoy’un biyografik kitabı Kalemimin Sapını Gülle Donattım’ı... Hoşdere Caddesi ‘Şey Şey Şey’ adlı o ismi gibi kendisi de şahsına özel dükkandan almıştım. O zaman öğrendim ki bu dizlerimin üstünde son sayfasında olduğum kitap kendisinin biyografi kitabının ilk cildi imiş. Meğer beni Ferhan Şensoy’a başlatan okuduğum ilk kitabı ‘ Başkaldıran Kurşunkalem’ ise ikinci cildi. Yani ben önce ikinci cildi sonra ilk cildi okumuş oldum. Ama ne fark eder. Özellikle ikinci cild Ayfer Feray gibi bir tiyatrocuyu (ve kitapta adı geçen nicelerini) erkenden tanımama neden olduğu için şanslıyım. Zevkle okunan, sizi şimdiden alıp 70li yıllara götüren, o karışık zamanlara sanatçıların gözünden bakan bir yapıt. Yani sadece Ferhan Şensoy’un biyografisi gözüyle bakmayın. Günlük tadında mizah yönü ağır basan ama bu mizahı ciddi konulara keskin tarafından değdiren bir yapıt. Okuyun, önerin.
Cok calis cok oku cok gez cok gor cok dinle cok dusun az konus...
Haşmet Ağabeyimiz ve Ah Güzel İstanbul (1966)
Yazımın içeriğinde, filmi izlemenize mani olacak bir durumla karşılaşmayacaksınız. Aksine eğer filmi izlemeyi düşünüyorsanız, okumanın yararlı olacağını düşünüyorum. Haşmet karakteri üzerinden filmin konusuna değinip yazımı bitireceğim.
Türk Sineması kendine has özellikleri olan insanlarıyla hafızalarımızda yer etmiştir. Öyle karakterler vardır ki unutulamazlar.
Hafize Ana, Yaşar Usta, Şoför Nebahat, Muhsin Bey ve niceleri… Her biri öyle gerçek ki belki de onları unutulmaz kılan yanları da bu. Halka yakın olmak. Şimdilerde halktan uzak zengin hayatını gözeten dizi ve filmlerin arasında onları gördüğümüzde bize nefes aldırmaları her defasında böyle çok izlenmelerinin nedeni değil mi? Bugün bu güzel insanlardan birinden bahsedeceğim. Haşmet ağabeyimizden. Haşmet İbriktaroğlu. Atıf Yılmaz’ın 1966 yılı yapımı Ah Güzel İstanbul filminden…
Haşmet gibisi ile her gün karşılaşırız belki ama böylesine sıcak eski İstanbul görüntüleri eşliğinde hiç karşımıza çıkmamıştır. “Hayatım boyunca çalışmadan yaşamanın yolunu aradım. Belki de bu yüzden yorgunum.” der Haşmet ağabey. İnsanı zengin edecek girişimlerinde başarıya ulaşamamıştır. Geçimini sağlayacak kadar çalışır. Sokak fotoğrafçılığı yapar. Patronu yoktur. Tek kötü (!) yanı işte budur. Sıkıntıya gelemez.
Kuşaklar öncesinden İstanbulludur. İyi yetişmiştir. Ama kuşaklar öncesinin ve yetiştiği dönemin özlemi vardır içinde. İstanbul gibidir. Sürekli değişir, modernleşir. Modernleştikçe, yani batılılaştıkça zenginleşirsin derler ona, İstanbul’a. Oysaki İstanbul zaten zengindir. Çok kültürlüdür. Çok güzeldir. O zaman neden değişmek zorunda bırakırlar onu? Batı gibi olmayı niye özendirirler ona? Ah Güzel İstanbul, Haşmet İbriktaroğlu’nun gözünden İstanbul’a ve batılılaşmaya bakar. Film boyunca buna gönderme yapar.
Filmin konusu ne diye sorarsanız kısaca anlatayım. Haşmet İbriktaroğlu, bir gün Sultanahmet karşısında fotoğraf makinesini almış çalışırken Ayşe adında bir genç kız fotoğraf çektirmek ister. İzmir’den aktris olmak için gelmiştir. Bu fotoğraflar da bunun için gereklidir. Bir derginin yarışmasına katılacaktır. Haşmet, Ayşe’nin ünlü olmak için İzmir’den kaçıp gelmesini yadırgar ve ancak ilk kez orada gördüğü bu kız için bir şey yapamaz ve söyleyemez. Nerede kalacağını sorar Haşmet, Ayşe “Medeniyet Pansiyonu (!) diye bir yer varmış.” der. Orada kalacaktır. Ayrılırlar. Derken gel zaman git zaman Haşmet ile Ayşe’nin yolları tekrar kesişir.
“Medeniyet” kelimesi üzerinde çok durulmuştur. Mehmet Akif Ersoy hani “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” diyor ya… Haşmet ağabeyimiz de “Ah ihtiyar medeniyet, çocuklarına sağlam, yepyeni bir dünya kurmaktan bunca aciz misin? Bizi yabancı diyarlardan getirttiğin süslü yalanlarla mı besleyeceksin?” der. Süslü yalanlar, cemiyet hayatı, zenginlik pahasına elinde olanların değerini bilmemek, küçümsemek, hor görmek… Sonu mutsuzluk.
Biraz da Ayşe’den bahsedelim. Fakir bir ailenin kızıdır. Ne eğitim ne de yaşanmışlık bakımından Haşmet ile uyuşurlar. Haşmet ünlü olmanın çok da iyi bir şey olmadığını söyleyip durur ama Ayşe, Haşmet kadar gün görmüş değildir. Yaşamadıklarını yaşamak ister. İstanbul, tüm Anadolu kentlerinden ayrıdır. Ayşe için zaten yaşamadığı bir hayatı ifade eder. Bu bakımdan şımarık gelebilir bize ama Ayşe de çok haklıdır isteklerinde. Kendisini tanıyan biridir. “Ben senin gibi tokgözlü değilim.” der. Tamamen zıt bu iki karakteri eski İstanbul arka fondayken izleriz. Gerçi İstanbul arka fon mudur yoksa hikayenin kendisi midir bilemiyorum.
Atıf Yılmaz yönetimindeki, Sadri Alışık ve Ayla Algan (ve daha niceleri) gibi efsane oyuncuların yer aldığı bu filmin senaryosu Sefa Önal ve Ayşe Şasa tarafından yazılmıştır. Görüntü yönetmeni Gani Turanlı’dır. Film müziği Metin Bükey’e aittir.
İyi seyirler.
Özlem Demirci
Film günlüğü yapabilirim belki. Amarcord. Hayal dünyası bu derece geniş, bi yandan da abartılı karakterleriyle gerçeği verebilen Fellini sinemasının biricik filmi.
Michelangelo Antonioni, İletişimsizlik Üçlemesi ve Siyah-Beyaza Varan Renkleriyle Il Deserto Rosso ve Blow Up
İnsanın fikirlerinin olması ve onlarla ne yapacağını bilmemesi çok yazık. On yıl süresince filmler, beni, fikirleri değil, boş sözcükleri, akılcılığı, ticaret ruhunu, sabır ve yöntemleri kullanmaya zorladılar
Michelangelo Antonioni, 1932 yılında Ferrara’da dünyaya gelmiştir. Ailesinin ekonomik durumu yerindedir. Çocukluğunu “mutlu bir çocukluk” olarak nitelendirir. Annesini bir entellektüel ve babasını iyi bir adam olarak tanımlar. Antonioni’yi istediğini yapması konusunda rahat yetiştirmişlerdir (Tassone, 2002).
Antonioni, Bologna’da Ekonomi eğitimini tamamlar. Üniversite hayatı süresince Ferrara’da çıkartılan yerli bir gazetede film eleştirisi yazıyor. Sinemaya düzenli olarak gitme alışkanlığını üniversitede kazanıyor. 1940 yılında Roma’ya giderek Cinema dergisinde çalışmaya başlar. Bu dergi dikdatör Benito Mussolini’nin oğlu Vittorio Mussolini tarafından çıkartılmaktadır. Birkaç ay içerisinde Antonioni kovulur (Bachmann& Antonioni, 1975). Sinema dergisinde Neorealism’in (İtalyan Yeni Gerçekçiliği’nin) baş yapıtlarını verecek olan yönetmenler, senaryo yazarları bir araya gelmiştir.
Antonioni, Rossellini’nin “Bir Pilot Dönüyor” filminin senaryo ekibine girer. Senaryo yazarlığı, yönetmen yardımcılığı ve film eleştirmenliği, kısa filmler, belgeseller derken sinema hayatı başlar Antonioni’nin. Kariyeri boyunca 16 uzun metrajlı film yapar. İlk filmi 1950’de çektiği “Bir Aşkın Güncesi”dir. Antonioni, kendine has tarzını ancak 1960’ta iletişimsizlik üçlemesinin ilk filmi olan L’avventura ile gösterebilir. Antonioni bu on yıllık süreci şöyle anlatmıştır.
“Benim ülkemde her şey kolay da olabilir, zor da. Benim için filmler zordu. Alana girmek başkalarını gerçekleştirmek adına batı filmi çekmemek, bir izleyici kitlesi oluşturmak zordu. Bu benim on yılımı aldı.
İnsanın fikirlerinin olması ve onlarla ne yapacağını bilmemesi çok yazık. On yıl süresince filmler, beni, fikirleri değil, boş sözcükleri, akılcılığı, ticaret ruhunu, sabır ve yöntemleri kullanmaya zorladılar.”
(Yeres, 2006, p.26)
Ancak 1950 ile 1960 yılları arasında çektiği kısa ve uzun metrajlı filmler, Antonioni’nin kendi tarzını oluşturma süreci olması bakımından önemlidir. 1950li yıllarda İtalyan Yeni Gerçekçi tarzda filmler ortaya koyduğunu kendisi belirtmiştir. Antonioni, 1960 yılı ile beraber Neorealism akımından yola çıkarak ve bunu aşarak dünya çapında modern bir yönetmen olarak kendini kabul ettirir.(Vincenti, 2008,p.86). Kadınlar Arasında, Kamelyasız Kadın gibi yine 1950li yıllarda yaptığı filmler kadını anlatmaya başladığı filmlerdir. L’avventura (1960) ve sonrasında La Notte (1961) ile L’eclisse (1962) filmlerinde yönetmen kadını anlatmaya devam etmiş, ustalaşmıştır. 1950li yıllar Antonioni’nin teknik açıdan nasıl bir tarz benimseyeceğini gördüğümüz örneklerle de doludur. Bir Aşkın Güncesi filmi, Antonioni’nin çok sevdiği kaydırma hareketini kullamaya başladığı filmidir. Sabit duran kameranın ona felç olmuşluk hissi verdiğini belirtir (Yeres, 2006, p.31).
İletişimsizlik Üçlemesi
L’avventura filmi Antonioni’nin uluslararası alanda tanınmasını sağlayan filmidir. Ayrıca bu film “İletişimsizlik Üçlemesi” olarak adlandırılan filmlerin ilkidir. Antonioni, L’avventura’da sinemanın geleneksel anlatım biçimlerini reddeder. Olay örgüsü bakımından farklı, takip etmesi zor filmler yapmaya başlar. Örneğin, L’avventura’da kadın karakter birden ortadan kaybolur. Kaybolan kadını bulmaya ve onu anlamaya çalışırken, yeni bir ilişkinin ortaya çıkışını görürüz ve bu ilişkiyi anlamaya çalışırız. Kahramanların ruh halinden çıkarımlar yaparken ilişkilerdeki yozlaşmayı görürüz. Erkeğin zayıflığını kadının ise olanları anlamaya ve güçlü kalmaya çalışmasını izleriz. Antonioni, değişen dünyada kadının doğası gereği erkekten daha az değiştiğine vurgu yapar. Kadın doğaya daha yakındır ve bu yüzden 20.yy’dan erkek kadar etkilenmemiştir. Antonioni, Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü alırken L’avventura’da erkeğin cinsel dürtülerini ve kadın erkek arasındaki ilişkiyi açıklamak için şu ifadeleri kullanıyor.
(Phillips, 2008, p.43)
“Neden günümüzde erotizm, edebiyatta, tiyatroda ve diğer alanlarda bu kadar yaygın? Bu durum zamanımızın duygusal açıdan hasta olduğunun bir belirtisi. Eğer Eros sağlıklı olsaydı, erotizmle beraber duyulan kaygılar saplantı haline gelmezdi. Ama Eros hasta, insanlar kolay değil, bir şeyler insanları rahatsız ediyor. Ve ne zaman rahatsız olursa insan, bir tepki veriyor, kötü bir şekilde etpki veriyor. Sadece erotik bir dürtü ve mutsuz oluyor.”
Ardından La Notte (1961) ile üçlemenin ikinci filmi gelir. Bu film, Berlin Film Festivali Altın Ayı Ödülü’nü alır. La Notte’de birbirine ilgisi kalmamış bir çiftin, hasta arkadaşlarının öldüğü bir gecede yaşadıkları anlatılır. Özellikle bu filmde kadının yanlızlığı fazlaca hissedilir. Antonioni “Doğal olmaksızın hayatlarını ve aşklarını doğal bir şekilde sürdürmeye uğraşan kadınlardır.” diyor ve film boyunca kadını sokak sokak dolaştırarak, yanlız bırakarak ve erkeği parti evinde gözlemleterek uğraştırıyor, bir yandan da herkesin eğlendiği gecede ölüm haberini alan tek kişi yaparak üzüyor. Antonioni, kadınlar için “İletişim kurmakta zorlanırlar, çünkü doğrunun pek az olduğunu keşfetmişlerdir.” der. Çağdaş insanın duygularındaki belirsizlik, çiftlerin güçsüzlüğü, yanlızlığı, birbirlerine ilgisizliği ve sonuç olarak başarısızlığı çağın kaderi olarak görür. Antonioni’nin uzun uzun yürüyen ve çevreyi aynı zamanda kahramanla çevre arasındaki ilişkiyi görmemize olanak sağlayan kamerasını bu filmde kadını dolaştırdığı sahnelerde açıkça görürüz (Yeres, 2008, p.54).
L’eclisse (1962) ise üçlemenin son filmi. Filmin konusunu Antonioni “Sevmediği bir adamdan ayrılan kadın sevdiği bir erkeği terk eder.” diyerek özetliyor. Filmde kadın, borsa ile uğraşan adamın para tutkusundan tedirgindir ve bu tedirginlik bir ilişkinin başlamadan bitmesine nedendir. Üç filmin özündeki dram; çağdaş insanın yanlızlığı, tedirginliği, iletişimsizliği ve kadın-erkek birlikteliğinin olanaksızlığıdır (Yeres, 2008).
Il Deserto Rosso (1964)
Yabancılaşmanın işlenmesi sebebiyle bir yanıyla İletişimsizlik Üçlemesi’ne dahil edilen ancak filmin sorduğu sorular ve “en büyük anlamın renklere yüklenmesi, filmin renklerden doğması (Büker, 1991, p.72)” sebebiyle İletişimsizlik Üçlemesi’nden ayrı tutulan Antonioni’nin ilk renkli filmi Il Deserto Rosso, ruhsal bunalımda olan bir kadını anlatır. Petrol rafinerilerinin olduğu bir bölgede fabrikatör olan eşi ve çocuğu ile yaşayan kadın karakterin geçirdiği bir kaza(!) ile içine düştüğü korku, eşine çocuğuna ve çevresine yabancılaşması işlenir. Baş karakter olan kadının çağdaş dünyada kendine yer bulamamasını, “sokaklardan, fabrikalardan, renklerden, gökyüzünden ve insanlardan” korkmasını, bunlardan uzaklaşmasını izleriz. Yeşil, mavi, sarı ve kırmızıyla dolu bir film Il Deserto Rosso. Ayrıca “Gerçek nedir?” sorusunu sormaya başlarız Antonioni’nin bu filmiyle. Blow Up ile bu sorularını sormaya ve renklere anlam yüklemeye devam eder. Antonioni neyi nasıl kodladığımız ve çözümlediğimiz ile ilgilenir, ve İletişimsizlik Üçlemesi’nden bu yolla ayrılır. Il Deserto Rosso’da sarı duman saçan fabrika bacalarını, sarı bayrak açarak bulaşıcı hastalık taşıdığını haber veren gemiyi, dengede kalan ve gemilerin de dengede kalmasını sağlayan sarı topacı gösterir bize. Ama sarının bozulmuşluk, çürümüşlük ifade etmesi durumu sadece onu anlayanlar için geçerlidir. Çocuk sarı topaçla severek oynar. Ama annesinden topacı çevirmesini istediğinde annesi bunu başaramaz. Çağdaş dünyada dengede kalamayan kadın, sarı topacı da dengede tutamaz ((Büker, 1991, p.74).
Monica Vitti
Antonioni’nin, iletişimsizlik üçlemesinde ve Il deserto rosso filminde Monica Vitti başroldedir. Antonioni’nin soğuk yüz ifadesiyle yabancılaşan kadınıdır Vitti. Antonioni filmlerinde kadını baş karakter olarak seçmesinin nedenini şöyle açıklar: “Kadınları seviyorum. Onlar daha samimi ve daha içgüdüseller. Onlar bir şeyleri daha net görmemize ve ayırt etmemize izin veren birer filtredir. (Poetic Cinema)”
Blow Up (1966)
Blow Up, Antonioni’nin İtalya dışında çektiği ilk filmdir. İngilizce konuşulan ilk filmidir ve baş karakteri erkek olan ilk filmidir.
Filmin olay örgüsü içinde yönetmenin tarzını gösteren bazı noktalara değinerek Blow Up’tan bahsetmek istiyorum. Baş karakter Thomas, Londra’da iyi bir fotoğraf sanatçısıdır. Herkes onun fotoğraflarını çekmesini ister ve stüdyosuna gelir. İlk sahnelerde stüdyodaki kadınların giyim tarzı ve ifadesiz bakan yüzleri dönemin Londra’sının tiplerine, ruh haline ve uyuşturucu kullanımına dikkat çeker. Hatta Thomas bu kadınlardan gülümsemelerini ister ancak onlar gülümse(ye)mezler ve Thomas çekimi bitirir.
Thomas bir kitap çıkaracaktır, bunun için Londra’da evsizlerin arasına girerek onları fotoğraflar. Röntgencilik yapar aslında. Filmin başında bu röngencilik durumu jenerik yazısında “Blow Up”ın ardında akan görüntülerle verilmiş. Ne olup bittiğini göremiyoruz, sadece jenerik yazısından görebildiğimiz kadarı.
Thomas, mavi ve kırmızı badanalı binaların olduğu yollardan geçer ve siyah beyaz bir antika dükkanına gelir. Filmde renkler anlam yaratmak için fazlaca kullanılmıştır. Ama her şey siyah beyaza varır Blow Up’ta. Antikacıdan kırmızı bir pervane parçası almak ister. Kırmızı, tehlikenin yaklaştığını haber veren renktir. Ayrıca pervane ise Thomas’ın içine düştüğü paradoksu simgeler. Thomas hem kodlayan hem de çözümleyen olarak bir döngünün içindedir.
Antikacının sahibi yerinde yoktur. Thomas, sahibi gelene kadar fotoğraf çekmek için Hyde Park’a gider. Orada yeşillikler içerisinde birbirine sarılan, öpüşen bir çift görür. Bu çiftin fotoğraflarını çeker. Yeşil, huzurdur.
Fotoğraflarının çekildiğini farkeden kadın, Thomas’ın yanına gelir ve fotoğrafları ister. Thomas vermez ve ayrılırlar. Thomas onların fotoğraflarını kitabının sonuna koymak isteyecektir. Şiddet dolu bu kitabın huzur dolu bir fotoğrafla sonlanmasını istemektedir.
Kadın, Thomas’ı takip ettirir ve onun evini bulur. Evine gider ve fotoğrafları ister. Bu sekansta, kadını mor bir perdenin önünde görürüz. Mor aldatmayı simgeler. Thomas şüphelenmeye başlamıştır. Kadının telefonunu alarak, ona başka fotoğraflar verir ve kadını yollar. Kadını kandırmıştır. Kadın gider gitmez fotoğrafları banyo etmek için mor kapılı bir odaya giren Thomas, odanın kırmızı uyarı lambasını yakar. Film boyunca sezdiğimiz aldanma ve tehlike işaretlerine en güzel örneklerden biridir bu sahne. Ancak he şey yine siyah beyaza varır. Fotoğraflar banyo edilir ve siyah beyaz olurlar. Thomas fotoğraflarda yavaş yavaş bir şeylerin olduğunu düşünmeye başlayacaktır. Hemen kadını arar. Ancak telefon numarası sahtedir. Kadın onu kandırmıştır. Şüphesi artar. Fotoğraflardan birinde elinde silah tutan bir adamı görür. Hemen kitabının yapımcısı Ron’u arar ve ona bir cinayeti önlediğini söyler. Ron, Thomas’ı önemsemez. Thomas, fotoğraflardan dikkat çekici bir şeyler çıkaracağını düşünerek çektiği diğer fotoğrafları inceler ve bu defa yerde yatan bir ceset görür. Hyde Park’ta yeşillikler içinde huzur dolu bulduğu bu fotoğraflara, siyah beyaz baktığında “gerçek”i görür. Aslında burada da şiddet vardır. Resimler gibi fotoğraflar da sanatçının öznel gerçekliğini yansıtır.
(Phillips , 2008, p.45)
“Eğer resimler ve fotoğraflar çizilerek oluşturulan kodlarsa, ve bu kodların deşifre edilmeye de ihtiyacı varsa, yorumlarımızın, çözmlememizin doğru olduğunu nasıl bileceğiz?”
O gece evinde duramaz, parka gider. Yerde yatan cesedi görür. Ron’un yanına gider. Uyuşturucu alır. Sabah kendine geldiğinde parka tekrar gider. Bu defa cesedi göremez. Parkın yakınındaki bir tenis kortuna mim yapan gençler doluşur ve tenis oynamaya başlarlar. Ortada ne raket vardır ne de top. Ancak öyle oynarlarki toplarını tenis kortunun dışarısına kaçırırlar ve Thomas’tan tenis topunu onlara atmasını isterler. Thomas topu atar ve kamera Thomas’a kilitlenir. Tenis topunun sesi gelmeye başlar. Ve Thomas’ı yeşillikler içinde yukarıdan izleriz. Thomas gider, “Son” yazısı gelir(Büker,1991).
References
Bachmann, G. & Antonioni, M. (1975). “Antonioni after China: Art versus Science”. 28 (4). Berkley: University of California Press: 26–30. Retrieved 9 May 2016.
Büker, S.(1991). Sinemada Anlam Yaratma.
Crowther,B. (1966). Movie Review Blow Up New York Times. Retrieved from http://www.nytimes.com/movie/review?res=EE05E7DF1739E361BC4152DFB467838D679EDE
The Guardian (n.d). Retrieved from http://www.theguardian.com/film/filmblog/2011/nov/23/my-favourite-film-blow-up
Phillips, J. (2008). Cinematic Thinking: Philosophical Approaches to the New Cinema. Stanford University Press, California. 43-45.
Poetic Cinema (n.d). Retrieved from https://www.ohio.edu/orgs/cineaste/19_1.htm
Tassone, A. (2002). I film di Michelangelo Antonioni: un poeta della visione. Milan: Gremese Editore.ISBN 978-88-8440-197-7
Vincenti, G. (2008). Sinemanın Yüzyılı. 2nd Edition. Evrensel Basım Yayın.
Yeres, A. (2006). Bir Michelangelo Antonioni kitabı. Es Yayınları.

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
Çalışmakta bi şey yok da şu Ankara'da zor.
Neden? Bu kadar gri boğuyor bazen. Sonra bi önceki postumdaki gibi insanlarla karşılaşıyorum. Renk katıyorlar. Nerede çıkıyorsunuz? Kuğulu diyor amca. Üşüdüğü bi vakit kalkıyor. Bugünlük bu kadar.
Kuğulu Park’ta pazar akşamüstü ne tatlı bir repertuar. Ne tatlı bir amcamız. Ne tatlı bir akordeon.
Zehir zemberek bir yazı...
İki güvercin uçurursun. Bir kaç saniye olmasına karşın üzerine konduğu şeyin anlamını değiştirir. Nasıl değiştirir. Güzelleştirir.
Öncesinde gösterdiği görüntü ne olsun?
Ne olursa olsun arkadaş. O güvercinin kattığı anlam güzel olduğu için ondan öncekilerin kötülüğü baki kalsa da şimdisi ve sonrası için sana umut verir. Vermez olur mu hiç?
Şimdi biz desek “sorun yok bu dünyada”. Ne olur? Keşke ama inanmadığımızdan mıdır nedir böyle büyük lafların umut sağlayan bir tarafı da kalmıyor. Aksine umursamaz, duyarsız, dünyada olup bitenlere gözlerini kulaklarını kapamış biri gibi konuşmuş oluyorsun.
Böyle düşünmeyelim. İnanalım. Dünyada sorun olmadığına inanmasak bile bunu söyleyen kişinin iyi niyetine inanalım. Büyük laflar etmek büyük yürekler ister. Yüreğine inanalım.
Diğer yandan... Demiştim ya demin “büyük laflar ettiğinizde inandırıcılığı azalıyor belki.”. Bunu hala destekliyorum. Dünyada sorun yok değil de mesela tüm Türkiye “Kürt Sorunu yoktur?” desek ne olur? Ama tüm Türkiye inanarak, kalpten... Bi anda. Böyle bir sorun yok. (Zaten yok da) Merak ediyorum. Bana kalırsa güvercinlerin bıraktığı etkiyi bırakır arkadaşlar.
Sayfalarca anlaşmaların altına birkaç kişinin attığı imzadan daha etkili elbetteki. Bir türlü eskitemediğimiz nefret duygusu, sevgiden aşktan daha kuvvetli mi? Sevgiyi çok çabuk eskitiyoruz. Maalesef bir akıntıya kapılmışız. Bu mantıksız tüketme, ihtiyacımız varmış gibi zannetme sisteminde sevgiyi başa çekmişler. Nefret? Bir kişiyi nefret ettiğimiz kadar uzun süre sevemiyoruz.
Üstelik bunlar diğer tüketim malzeleri gibi bir kapta taşınmıyor. Yürekte taşınıyor ve yükü bu derece ağır bir şeyin, nefretin, sistemin içine bizimle beraber ne derece gömüldüğünü göstermiyor mu?
Neyse...
(via https://www.youtube.com/watch?v=C3ky9BfQQ7E)
Nazar Boncuğu
Hüzün dolu sesine bir boncuk astılar
Nazar boncuğu değildi.
Ses sustu herkes durdu.
Yüzlerimizi denize çevirdik
Sevgilim.
Kimse görmedi.
İnsan elini değdiği ne varsa
Altın edemiyordu ama
Eskitiyordu.
Neye dokunsa eskiyordu
Sevgilim.
Bu şarkı da şimdi eskidi.
Merak etme, kimse görmedi.
Denize baktık. Rüzgar esti.
Kurudu.
“Şarkı listelerim bile eskimiş. Arkadaşlarım eskimiş. Sevgimiz eskimiş de nefreti bi eskitemedik.”

Anya is live and ready to show you everything. Watch her strip, dance, and perform exclusive shows just for you. Interact in real-time and make your fantasies come true.
Free to watch • No registration required • HD streaming
çok zaman önce idi
fırat ilen (tanış olan fırat) bu şarkıyı seslemiş idik
sel gibi
buldum bi dosyadan, izin de aldım fırat'tan
dinlersiniz belki
Çok sevdim. Pek arkalardaydı, bulmam zor olur zaman alır diye buradan paylaşıyorum izninizle...
Mevcut hükümet ve devletin eğitimi düzenleme stratejisi, çocuklarımızı ve onların geleceklerini tehdit ediyor. TBMM'de kabul edilen Maarif Yasası'na muhalefet partilerinin reddi ise acınacak düzeyde zayıf. Bu durumda bizlere yani halka ise hem hükümeti hem de muhalefeti reddetmek düşüyor. Konu...
herkesten RB istiyorum
ve herkesin imzalamasını ve yaymasını
bu kadar
hedef: 1000000 imza
Twitter da #BirMilyonİmza TAG ile ulşabilir, yayabilir, mail listenize yollayabilir, herkesi haberdar edebilirsiniz
Etmelisiniz