Önümdeki boş sayfayla birbirimize bakıyoruz. Artık çok zor geliyor her şey. O kadar anlattım ki anlamını yitirdi hikayeler. Tıpkı tekrar ettikçe yabancılaştığımız tüm o kelimeler gibi. Sözlerimi çok sıkıcı buluyorum şimdilerde. Yeni şeylerden bahsedecek gücü de bulamıyorum içimde. Korkutuyor beni. Sanki onları da anlatırsam içine acı biber de renderlermişim gibi. Anlattıkça eskirlermiş gibi. Eskidikçe tüm o kasvet geri dönecekmiş gibi. Zira bilmediğim, aşina olmadığım, tanımakta zorlandığım duyguların hücrelerimdeki kıpırtısını hissediyorum. Mutluluk gibi. Çok uzun yıllardan sonra; onca insan, birkaç işten ve sayısız düşüşlerden sonra kendimi ilk defa tatmin hissediyorum aldığım nefesten. Kendimi ilk defa evde hissediyorum. Evi bir çadır ve 70 litrelik bir sırt çantasıyla bulabileceğimi hiç düşünmemiştim. Şimdi o çantayı her görüşümde umut doluyorum. Yolculuğunun parçaladığı hayatını toplayıp geri dönmelisin, diyordu Kinyas. Bense şehrin parçaladığı hayatımı yolda topluyorum şimdi. Çalıştığım çiftliğin damında seyre daldığım akşam güneşinde yaşam hevesimi ısıtıyorum. Aynı damda geceleri karşılaştığım yıldızlar ne kadar küçük olduğumu hatırlatıyorlar bana. Bunu hatırladıkça rahatlıyorum. Sorunlarımın da ne kadar küçük olduğunu fark ediyorum. Etrafımı çevreleyen ağaçlar bir babanın veremediği güveni veriyor. Ve tenimi delip geçen gün ışığı bir anneden daha sıkı sarılıyor bana. ¨-mış¨ gibi hissettiren o ilginin kölesi olmadığımı biliyorum artık. Güneye inmek de var aklımda. Ama önce biraz burada durmak istiyorum. Burada doğa öylesine cömert ki… Yine de yolun beni beklemesi fikrini seviyorum. Uzaklaşabileceğimi bilmek, gidebileceğimi görmek ayağıma çakılı o prangaları gevşetiyor. Ölmem gerek sanmıştım yıllarca. Gitmem gerektiğini ancak anlıyorum.

















