Dünden beri kafamda 2004 senesi dönüyor ve bu sebeple şu ana adapte olmakta zorlanıyorum. Bu, benim için yüzleşmek istemeyeceğim bir şeydi ama belki de vakti gelmişti ki kendimi bunları yazarken buluyorum. Birine anlatsam anlamaz ya da anlayanı da üzerim diye de yazmak istedim. Çünkü geçmişin güzel anlarına, renklerine, seslerine bağlı kalmayı ne kadar seviyorsam trajedisinin izini yaşatmaktan bir o kadar rahatsız oluyorum.
Konuya gelirsem, dünden beri instagram'da karşıma bir lisenin 20. yıl kutlama töreni çıkıyor. Tüm üzüntüm bundan aslında.
Öğrencilerime güzel bir lisede okumanın kıymetini anlatırken dillendirmeye başlamıştım ilk defa bu konuyu. Öyle öyle minik yüzleşmeler başladı. Şimdi ise ilk defa en baştan anlatacağım. Tanıdığım birine anlatmak iyi gelmeyecek dediğim gibi.
Ben çocukken çok utangaçtım, tamam mı? Öyle ki kalabalık bir ailede büyümemize, hepimiz içli dışlı olmamıza rağmen teyzemlerde defalarca kaldığım halde gidip de buzdolaplarını bile açamazdım. Açlıktan ölürdüm daha iyi. Zarif bir çekingenlikten ziyade ilginç bir eziklik duygusuyla kaplıydı içim. Her nasılsa bu çocuk liseye başladığında adeta canavara dönüştü ve kimse bunun sebebini anlamadı. Ben zaten hiç anlamıyordum. Şimdi biliyorum lisede yaşadığım o ateşi. Tanımlayabiliyorum.
Abim ve kuzenlerim benden önce okula başladıkları için okul zamanlarında arkadaşlarım dedem ve kitaplardı. Dedemi ve kitapları çok sevsem de okula başlamak için gün sayıyordum. Okula başladığım ilk gün adapte oldum ve ağlayan çocukları asla anlamadım. Her zaman okula çok severek gittim, Kuşadası’nda yaşamamıza rağmen tatillerden nefret ettim. 8 yılımın her günü böyle geçti.
Derslerim her zaman çok iyiydi. Ödev yapmaya hep ilçe halk kütüphanesine giderdim, arkadaşlarımı da organize ederdim. Aile içinde nasıl çekingensem arkadaşlarımın içinde çok sosyaldim çünkü. Sabahtan akşama kadar hem bahçede dedikodu yapar hem ansiklopedilerden ödev arardık. Herkes konularını bana buldururdu çünkü ansiklopedi uzmanıydım. Her zaman takdir belgesi getirirdim ki bu o zamanlarda sadece hak edilmiş bir şeydi.
5. Sınıf yıl sonu gösterisi olan veda gecemize hazırlanırken Shakira’nın “Whenever, Wherever” şarkısı çıkmıştı da hemen babama kaseti aldırıp her gün anneannemin büyük verandasında 6 kişilik kız grubumuzu çalıştırmış ve harika bir gösteri çıkarmıştık. Yıllarca satranç oynadım, turnuvalarda başarı elde ettim. Voleybolda da aynı şekilde. Ve hiçbirini ailemin yönlendirmesiyle yapmadım. O yıllarda öyle şeyler de pek yoktu. Hepsi benim girişimimdi. Sadece bana top lazım, bana satranç takımı lazım, bana kaset lazım diyordum onlara.
Sınıfımız okuyacaklar/okumayacaklar olarak bariz ikiye ayrılıyordu. Yaklaşık 35 kişiydik. Ben okuyacağı belli kişilerden biriydim. Babamın boktan hayatı zaten ortadaydı ve kendimi kurtarmak isteği benimle birlikte doğmuş bir fikir gibiydi içimde. Kendime çok inanıyordum.
Derken 2004 senesinde, 8. sınıftayken bir gün okula gittim ve o güne dair tek bir şeyi anımsıyorum. Alt bahçede annemle iş eğitimi atölyesinin önünde ayakta duruyoruz ve ben çok ağlıyorum. Okul dağılmış, kimse yok, biz oradayız. Annem benim sakinleşmemi bekliyordu sanırım.
Nasıl oldu bilmiyorum, LGS’ye girebilmek için bankaya bir para yatırıp onun makbuzunu okul müdürüne getirmemiz gerekiyormuş. Müdür de başvuruları böylece işliyormuş. Ben bunların hiçbirini duymadım ve o makbuzu getirmediğim için LGS hakkım elimden alındı. O gün ağlarken tamamen kendimi suçladığımı biliyorum. Gücüme en çok bu gidiyor. Bana kimse “senin yüzünden değil” demedi. Bir yönetici nasıl olur da aileyi bilgilendirmez, aile nasıl bu sınav ne zaman demez ya da omuzumdaki bu ağırlığı “bizim ihmalimiz” diyerek üzerimden almaz?
İzmir Atatürk Lisesi, Ortaklar Anadolu Öğretmen Lisesi gezilerine gitmiştim. Oradaki öğrencilerle konuşmuştum. Bahçelerinde hayaller kurmuştum. Dün gibi hatırlıyorum. Hepsi boşunaydı.
Neyse dedik. En azından diploma puanım yüksekti, süper liseye gidecektim. Derken o da o yıl kaldırıldı.
Tek seçeneğim düz liseye gitmekti. Yıllardır hakkında en korkunç hikayeleri duyduğumuz liseye gidecektim. Çoğunluğu okumayacaklardan oluşan, azınlığı da kafalı ama başka sebeplerden sınavı kazanamamış olanlardan 8 şube 9. Sınıflarla bin kişilik okulda liseye başladım ve o sene majör depresyonu tadıp 9 zayıfla sınıfta kaldım. Depresyonumun agresyonu birtakım büyüklerce tamamen benim saygısızlığım ve hatta karaktersizliğim olarak yorumlanırken ben 8 sene birlikte okuduğum “okuyacaklar” grubumun yeni açılan Anadolu lisesine hep birlikte gitmelerinin ve onlardan kopuşumun o zamanlar hiç anlamadığım haksızlığının öfkesini yaşıyormuşum.
İşte dün, o okulun 20. senesi ilk mezunlarıyla yani benim arkadaşlarımla mükemmel bir şekilde kutlandı. Biri de influencer olduğundan kırk şekilde maruz kaldım o geceye ve bakmaktan da kendimi hiç alamadım.
Kendimi hep yabancı, diğeri, oraya ait olmayan hissetmem sanırım tam 2005’te, liseye başladığımda başladı. O nedenle çocukluğun bahçelerinden çıkmıyorum. Çıkamıyorum değil. Ergenliğimi hatırlamak istemiyorum.
Belki de bu yüzden lise öğretmeni oldum ve derin bir yırtığı devamlı dikiyorum. Bu yüzden ergenleri çok seviyorum, belki kendi başımı okşuyorum ve onlara toz kondurmuyorum.
Bu blogu tam olarak ne zaman keşfettiğimi hatırlamıyorum. Çünkü çocukken, hayatımı tarihlere ayırıp hatırlayabilecek bir teknolojik ya da maddi imkânımız yoktu. Bildiğim tek şey, ortaokul yıllarında blog yazmaya başladığım ve o zamanlarda Güz Yazı'yla tanıştığım. Yıllar boyunca onun cümlelerini okurken kendi yazdıklarıma döndüm hep. Yazının insanın içinde açtığı boşluğu, bazen sadece başka bir yazarın cümleleriyle anlamlandırabildim. Yazı dilini bu yüzden yıllardır severek takip ediyorum.
Ama bugün ilk kez bu hikâyesini okudum.
İnsan, ailesindeki eksikliği, sevgisizliği ya da kötülüğü yaşamış başka birini gördüğünde ister istemez kendi çocukluğuna dönüyor. Benim derdim ortaklık aramak değil. Ama bazı hikâyeler birbirine o kadar benziyor ki, insan kendinden kaçamıyor. Sanırım ihmal edilmiş çocukların birbirine benzeyen yaraları var. Aynı cümleleri kurmuyoruz belki ama aynı boşluklara bakıyoruz.
Benim hikâyem elbette farklı.
Anadolu lisesi, düz lise ayrımını bile tam anlamıyla bilen, eğitim konusunda bilinçli bir evde büyümedim. Annem de babam da eğitime dair bir yol çizmeye çalışan insanlar değildi. Evimizde bilgisayar yoktu. Ben de Türkiye'deki yoksul çocukların büyük kısmı gibi bir tarikat dershanesine gidiyordum.
Üç yıl boyunca SBS'ye girdim. Kuzenlerimden de, benden önce sınava giren ablamdan da daha yüksek puan aldım. Gerçekten iyi bir puandı. Ama ne gariptir ki ailemde bununla gurur duyan kimse olmadı. Takdir edilmeyen çocuk bendim.
Sonra annem, tarikat hocalarıyla birlikte benim geleceğim hakkında karar verdi. Bana sormadan. Ben istemediğim hâlde imam hatibe yazdırıldım. Hayatımın yönünü değiştiren ilk büyük kırılmalardan biri buydu. Bugün bile bazen düşünüyorum; o gün başka bir karar verilseydi, belki bambaşka bir hayatım olacaktı.
İmam Hatip'in Anadolu bölümünü kazanmıştım. Anadolu sınıfları yirmi kişilikti. Bir de düz sınıflar vardı. Defalarca anneme kayıt yaptıralım dedim. Günler geçti. Oyaladı. Erteledi. Sonunda kayıt süresi doldu. Ve ben puanımla girebildiğim sınıfa değil, mecburen düz bölüme başladım.
Belki dışarıdan bakınca küçük bir ayrıntı gibi görünüyor. Ama bazen insanın hayatı, bir annenin "yarın gideriz" diye ertelediği günlerin içinde yön değiştiriyor.
İlk yıl yedi zayıfla sınıfta kalmanın eşiğine geldim. O günlerde bunun adının majör depresyon olduğunu bilmiyordum. Ben bilmiyordum, ailem zaten bilmek istemiyordu.
Ama bir edebiyat öğretmenim vardı.
Yazdığım hikâyeleri okuyan, yazılarımı bir sitede yayımlamama vesile olan öğretmenim... Anneme bir gün, "Bu çocuk burada mutlu değil." demişti.
Bugün dönüp baktığımda aklıma hep aynı soru geliyor.
Ben hikâyeler yazarken, sen onları okurken, öğretmenlerim benim mutsuzluğumu görebilirken... Hiç mi sormadın anne? Hiç mi "Bu çocuk neden burada olmak istemiyor?" demedin? Kayıt zamanı neden yanımda değildin?
Belki en acısı da bu.
O soruları ben bile soramıyordum. Çünkü çocukken insan, ihmal edilmeyi normal sanıyor. Kendini savunmayı değil, susmayı öğreniyor.
Neyse ki ortalama yükseltme sınavlarıyla sınıfı geçebildim. Derslerim hep iyiydi. Öğretmenlerimle aram da öyle. Ama bazen çalışkan olmak, yetenekli olmak ya da doğru insanlar tarafından görülmek yetmiyor.
Çünkü gerçekten de insanın doğduğu ev, hayatına sandığından daha uzun süre eşlik ediyor.
Bu yüzden Güzün anlattıkları beni bu kadar etkiledi. Hikâyelerimiz aynı değil. Ama o eksiklik, o ihmal, o "başka bir hayat mümkün olabilirdi" duygusu... Çok tanıdık geldi.
Belki de bazı çocuklar birbirlerini hiç tanımasalar bile aynı yarayı taşıdıkları için birbirlerinin hikâyelerinde kendilerini buluyorlar. Bu yüzden bu yazının altına bunu not düşmeden geçemedim.














