(Okumayacaklar en azından şunu düşünebilir ve yoruma yazabilir: Merhametsizliği öğrendiğiniz ilk an’ı anlatır mısınız?)
Merhamet, Arapça rhm kökünden türemiştir. Faili Rahim’dir. Yani Rahim, “şefkat gösteren, merhamet eden, acıyan” demektir. Rahman, rahim, rahmet, merhum, istirham, merhamet… Hepsi aynı kökten gelir.
Rahim, Allah’ın koruyuculuğunu ve sonsuz şefkatini gösteren adlarındandır. Ana rahmi de adını buradan alır: “Anne karnındaki bebeğin karşılıksız ve şartsız korunmasıyla, İlahi merhametin en somut ve şefkatli yansıması.”
Biz geçtiğimiz yıllarda kitap kulübümüzde Reşat Nuri Güntekin'in "Acımak" romanını tahlil etmiştik ve Zehra'nın içinde bulunduğu acıma hissini pek çok çerçeveden yorumlamıştık. Romanı bilmeyenler için kısaca küçük yaşta yaşadığı ailevi travmalar yüzünden merhamet duygusunu yitirmiş disiplinli bir öğretmen olan Zehra'nın, babasının ölümünün ardından onun günlüğünü okuyarak hayatı ve ailesi hakkındaki acı gerçekleri öğrenmesini ve "acımayı" öğrenmesini konu alır. Merhamet kelimesinin acımak olarak Türkçeleştirildiğini düşündüğümüzde burada yapılan iki gerçek anlamlılığı ve Reşat Nuri’nin ad seçimini çok başarılı buluyorum: Canı acımak ve şefkat duymak. Zehra, bu ikisini de yaşar zira.
Sahiden birine acıdığımızda ayna nöronlarımız devreye girer ve onun acısını içimizde duymaya başlayıp şefkat gösterir, yardım etmek isteriz. Bu bizi insan yapan bence en önemli unsurdur. Bir de küçümsemek anlamındaki acımak vardır ki orası kinayedir hiç karıştırmayayım.
Merhameti öğrendiğiniz ilk an'ı anlatır mısınız diye sormuştum. Genellikle merhamet bizimle birlikte büyümüş gibidir. Sanki onu öğrendiğimiz an öyle eskidir ki bulup çıkarmak çok da kolay değildir. Tıpkı ana rahmindeki zamanlarımız gibi. Bir de zihin, sağ kalma otopilotuyla olumlu duyguları, diğer günlerden farklı bir gün yaşanmadıysa daha az kazır. Oysa aynı şeyi, "Merhametsizliği öğrendiğiniz ilk an'ı anlatır mısınız?" diye sorsak muhtemelen zihinde daha belirgin bir sahne oluşacaktır.
Merhameti ne zaman öğrenmiş olabilirim diye ben de çok düşündüm. Aklıma gelen çok az şey var. Ancak içinde en eski ve en belirgin olanı belki gerçekten de merhametle ilk karşılaşmamdı.
Kuzenimle birlikte büyüyorduk. O benden bir yaş büyüktü ve okula başlamıştı. Okul çıkışı anneanneme geliyordu, ben zaten oradaydım ve birlikte oyunlar oynuyorduk sokakta. Anneannemlerin evi, beyaz kireç badanalı, taş avlulu; bir bahçesinde erik ve hiç verimini görmediğim muz ağacı, bir bahçesinde armut ağacı, sakız sardunyalar olan ve bu bahçeleri sokağa açılan sıcacık bir müstakil evdi. Erik ağacının olduğu yerde evin ikinci kapısı ve önünde iki basamak bulunurdu. Bu basamağa oturduğumda sokakta bir banka oturmuş gibi kurulur ve çamurdan pastalarımı orada yapardım. Bir gün teyzem yine köşeden dönmüş, işten eli dolu geliyordu. Elindekini kuzenime verdi, kuzenim aldı, baktı, oraları hayal meyal hatırlıyorum ama ben kuzenimden farklı olarak büyük teyzeme de çok gittiğim ve orada yalnızlıktan ansiklopedilerle yaşamayı keşfettiğimden o şey dikkatimi çok çekmişti. Çocuk ansiklopedisi gibi bir şeye benziyordu, kuzenim anında sıkılıp oyununa döndü, teyzem de anneannemlere çıktı ki o şey bana kalmıştı. Ansiklopedi büyüklüğünde ve ağırlığında, su yeşili, sayfa kenarları yaldızlı, görkemli bir kitaptı bu. Resimleri ise içine çekiyordu insanı. Bu, “Andersen’den Masallar”dı. Basamağa oturup okumaya –okuldan önce okumayı sökmüştüm ki aman işte yaygın bir şeydi- başladım. Bu, benim, iştahla okuyacağım ilk çocuk metniydi. Aslında hiç değilmiş: Kibritçi Kız.
O masalı okurken, onu okumuş herkes gibi çocuk kalbimin kaldıramayacağı bir yükü sırtlamış gibi hissettim. İçim acıyla ve şefkatle doldu. İşte her şeyiyle bir acımaktı bu.
Bana bu duygunun hayatımın aksiyonundan değil bir kitaptan yerleşmiş olduğunu –belki öyle değildir ama aklıma başka türlüsü gelmiyor- fark etmek de okumanın üçüncü ebeveyn olduğunu hatırlattı. Ve insanın gözündeki siyah beyaz perdeyi kaldırması demek olduğunu. Yaşamın renk yelpazesinde her okumada bir renge seyahat ediyor gibi ve renkler hiç bitmiyor gibi. İyi mi oldu kötü mü bilmiyorum, sonunda muvaffak oldum ve bunlar beni merhametli biri yaptı mı onu da bilmiyorum ama bir içyaşamsever* olarak bunları zenginlik addediyorum ve dünyaya baktığım pencereyi güzelleştiriyorlar.
Velhasıl “Kibritçi Kız”la birden büyümüş gibi hissettim. Merhamet konusu da geçenlerde ikinci kez okuduğum “Büyümenin Türkçe Tarihi” kitabındaki Ayfer Tunç’un “Merhamet” yazısından aklıma düştü. Yazarlar bu kitapta kendilerini büyüten metinleri anlatıyorlardı, ben de hiç niyetim yokken bu yazıyla böyle yapmış oldum.
Ayfer Tunç’unki Öyle lezzetli bir yazıdır ki ondan sonra yazarımızı su gibi içmiştim.
Okumak isterseniz buraya bırakıyorum:
*içimdeki dünyayı çok sevdiğime dair uyduruk bir laf.