cırmık etkisinde bir yazı
Gözlerini kapamış, o kocaman yuvarlak gözlerini artık iki düz çizgi temsil ediyor.
Başını havaya kaldırmış. Çenesinde bir damla su. Su içmiş heralde kısa süre önce.
Burnunun üstünden kafasının bitimine kadar çıkan beyaz bir çizgi var, çay kaşığına benzer bir beyazlık bu.
Beyaz çizgiyi takip ediyorum kedinin burnundaki. Kapı koluna ulaşıyorum. Altın kaplama kapı kolu. Şaka şaka ne altını.
Altın rengine boyalı, sahte, kurnaz, fakir bir kapı kolu bu.
Değerli bir şeye atıfta bulunarak değersizliğini gözönünden kaldıran, kıymetli bir görüntünün altına saklanarak ucuzluğunu göstermek istemeyen kompleksli bir kapı kolu bu. Bir zenginlik göstergesinin imajına büründüğüne göre ucuzluğundan utanıyor olmalı.
Bu oda gibi. Ben gibi. Siz gibi. Hepiniz.
İkea’dan aldığı milyonların özel sevkine hitap eden kişisel seçimi olan tablo duruyor duvarda.
Kedi aldı bunu. Benim öyle ucuz zevklerim yoktur.
Sevk yazmışım az önce zevk olacak o. Sevk de kalmadı artık. Ne antika insanım.
Sağlık karnesi de tarihe karıştığından beridir yaşlanma kompleksim azdı.
Kırmızı kitaplığımı kitapla doldurabilmeyi başardıktan sonra dün tüm kitapları kendimce sınıflandırdım,
ikinci rafı gözdelerim rafı yaptım, sonra sığdıramadım oraya gözdelerimi.
Üst rafa ve alt rafa dağıttım. Hepsini sığdırdıktan sonra kalan gözdelerimi alelade son rafa attım.
Bir tane nerden geldiğini bilmediğim kitap buldum şimdi burada adını anıp rencide etmek istemiyorum.
Onu yatağın altına koydum.
Sıradaki idealim yastıklarıma renkli kılıflar alarak odaya tarzımı yansıtmak.
Bir türlü tarzımı yansıtamadım gitti şu odaya. Ne kendini bilmez odaymış yahu.
Zaten taşınacağız burdan, 5 yıl oldu. Ben bir yerlere ait olamıyorum.
Bağlanamıyorum hiçbir şeye. Yastık kılıflarımı alırsam yanımda götürürüm ama.
Para verdiğim şeyleri önemserim üzerime yapışan bayağı bir öğrenci alışkanlığıyla.
Yazı yazasım geldi diye yazıyorum, değerli zamanınızı gasp etmek istemem,
kendi zamanımla ilgili çözemediğim bir derdim olduğundan bu köylü saldırışlarım.
O kadar internete ve o kadar salak insan yorumuna maruz kaldık ki, birileri gelip, “şimdi oraya köylüleri mi aşağıladın sen nesin höödöödö” filan diyor gibi oluyor. Çok yazık oldu bizim nesile.
Bu yazıyı, cafede arkadaşlarına Survivor’dan bir diyaloğu hararetle anlatan büyümüş olmasına rağmen hala sarışın adama,
“hayatım boyunca incelik ve derinlik sahibi biri olmaya önem verdim, ama artık bunu sağlamak benim için büyük bir yük” diyerek intihar eden adam için, parası pulu varmış yetinememiş cehenneme gitti diye yorum yapan abiye,
ayrılık ölümden beter diyerek biten aşkının ısdırabını dağlardan aşırmış kıza,
kahve falına bakıp “çok temiz kalplisin biliyor musun sen? Hep bundan kaybediyorsun” diyen falcı bacıya,
“Yüzüklerin Efendisi’ni hiç sevmiyorum, izlemedim ama “diyen çocuğa ve onun yakın arkadaşı olan, “olağanüstü ya da akıl karıştıran filmleri sevmiyorum yani gerçek hayatta böyle şeyler olmuyor çünkü” diyen çocuğa ve bunların kuzeni olan “ yabancı müzik dinlemiyorum çünkü ne dediğini anlamıyorum” diyen kıza,
“kendine kıymet ver, giden gitsin, senden önemli değil hiçbir şey” diyen güruhun alayına,
zamanında Haydi Kızlar Okula kampanyası için Heidi’yi kullanarak, Türkiye’de Heidi’ler yok! Diyen reklam filmini yapanlara,
erkeklerin parasını yiyen kızlara,
kızların beline ayrı omzuna ayrı elini koyarak, sarıp sarmalayıp kırılacak eşya muamelesi yaparak gezdiren erkeklere,
kız olmanın aşağılık olduğu düşüncesini farketmeden benimsediğinden ötürü üstün görünebilmek için erkek gibi davranan kızlara,
kitapçıya girip "soğuk kahve" tarzı kitaplar alan tatlışlara,
piyano çalan adamın evine gidip rahatsızlık veriyorsun diye şikayette bulunan düzen meraklısı ablalara,
ve karşıma çıkıp çok değerli bir insan olduğum için bana yüklü miktarda burs vermeyen tüm zengin insanlara adıyorum.
Tanrı sizleri korusun ve tatlış dünyanıza zarar vermesin inş.
Zeki Demirkubuz’un şöyle bir acı tanımı vardı, şimdi aklıma geldi bulup paylaşayım;
“…benim için acı şudur: İlkokul iki ya da üçüncü sınıftayken okullar kapanmış yaz tatili başlamıştı. Isparta’nın tuhaf bir sıcağı ve kuruluğu vardır yazları. Özellikle öğle vakitleri insanlar evlerine, dükkânlarına çekilir her şey sessizleşir, şehir beyaz bir hayal gibi olurdu. Bir de böyle pis bir toz vardır hep; insanın ağzını, burnunu kurutur, canından bezdirirdi. Böyle günlerde bile ben evde bir türlü rahat edemez, canım sıkılır ve kendimi sokağa atardım. Orada burada gezinir dururdum. Bir gün, işte böyle dışarı çıkmıştım yine. Tek başıma tarlalarda, bostanlıklarda gezinmiştim. Sonra kapalı olan okuluma gittim. Tabii kimseler yoktu. Gözümün önüne kış zamanı, okul kalabalığı filan gelince canım iyice sıkıldı. Okulu sevmezdim ama o kalabalığın ve hareketin beni ne kadar oyaladığını fark ettim. Şimdiki bu ıssızlık içimi ezmeye başladı. Okulun bahçesinin duvarına oturup beklemeye başladım. Uzaktan hayal gibi, güneş ışığının altından böyle insanlar, araçlar siluetler gibi geçiyor ama nedense sesleri duyulmuyordu hiç. Derken benim gibi iki tane çocuk daha geldi. Ellerinde bir top, yavaş yavaş, bezgin bezgin oynamaya başladılar. O topun sesini o kadar net hatırlıyorum ki, böyle pat pat… Ve arada bir potaya atıyorlardı. Bir iki oynadılar sonra sıcaktan yılıp bıraktılar topu ve bir kenara geçip oturdular. Bıraktıkları top yavaş yavaş yuvarlandı yuvarlandı, gidip okulun duvarına yavaşça vurup durdu. O anda öyle derin bir sessizlik oldu ki anlatmanın imkânı yok. Ben öyle o topa, o çocuklara baktım. Sonra okula baktım, sonra içime acayip bir acı çökmeye başladı. Böyle büyüdü büyüdü, nasıl içim kıyılıyor… Ben acıyla ilk defa o gün orada tanıştım. Sonra hayatımda hiçbir zaman o gün, o okulun bahçesindeki kadar derinden bir acı çektiğimi hiç hatırlamıyorum. Bence dünyadaki en büyük acı da budur. Çünkü sebebi yoktur, neden diye soramazsın, ortada bir şey yoktur. Albert Camus’nün Yabancı’da anlattığı sıcak bir pazar gününün verdiği acı gibi…”
Dilerim, bunu okuyup hüngür hüngür ağladığınız bir dünya olmasın yaşadığınız.
Bunu okuduktan sonra saatlerce ağlatan şey, sizi ömür boyu bırakmayan bir azapla terbiye ediyor zira.
Elinizi, etinizi kesiyor.
Ben, hiçbir şey olamamışların kralıyım.
Bunu söylemiş miydim?
Altın kaplama bir kapı kolu, ikeadan alınma bir tablo, iyi dizilmeye niyetlenilip başarılamamış süslü bir kitaplığın rafıyım.
Bunları da ben yazmadım, kedi yazdı. Bunları benim ağzımdan yazdı ve ardından da spiral şeklini alıp uyudu.
Not: yazım hatalarını görmezden gelin. De’leri zaten ayırmışımdır büyük harf kesme işareti vs onlardan bahsediyorum. Günde 3 litre su içmeye ve düzenli spor yapmaya özen gösterin. Sonra gebeş olup da geceleri uyuyamıyorum düzensizlikten hep demeyin. Fazla internette dolaşıp herkesin yorumunu okumayın. Manyak mısınız siz? Şişmanım ama yüzüm güzel demeyin bana!
Öhhö öhö. Miyav.










