Bir insan sevilme isteğini yitirdiğinde,
sessizliğin dilini öğrenir.
Artık kimseye “kal” demez,
gidenin ardından koşmaz,
beklemenin nasıl bir yara olduğunu bildiği için
kapısını umutlara usulca kapatır.
Bir zamanlar bir mesaj sesiyle gülümseyen yüzü,
şimdi gecenin en karanlık saatlerinde
duvarlara bakarak sabahı bekler.
Çünkü bazı yalnızlıklar,
insanın içine yerleşen soğuk bir kış gibidir.
Sevilmek istememek değildir bu...
Sadece,
her seferinde eksik bırakılmaktan yorulmaktır.
Bir gün gelir,
kalbini avuçlarının arasına alır
ve kimse kırmasın diye
kendinden bile saklar.
O saatten sonra değişir insan.
Gözleri aynı gözlerdir belki,
ama içindeki çocuk çoktan susmuştur.
Eskiden sarılmak isteyen kolları,
şimdi yalnızlığa alışmıştır.
Ve en acısı da şudur;
Sevilme isteğini yitiren insan,
nefret etmeyi değil,
beklememeyi öğrenir.
Çünkü bilir ki bazı kalpler,
ne kadar sevgiyle çalınırsa çalınsın
açılmayacaktır.
Bu yüzden sessizce çekilir hayatın kıyısına,
kimseye yük olmadan,
kimseyi suçlamadan...
Ama geceleri,
herkes uyurken,
kimsenin görmediği bir yerde
gözlerinden süzülen birkaç damla yaş,
içinde hâlâ ölmemiş olan o son umudu anlatır.
Ve o umut ağlarken,
insan en çok kendine üzülür;
Bir zamanlar sadece sevilmek isteyen kalbinin,
şimdi buna bile inanamayacak kadar yorulmuş olmasına...










