Hayatın ağırlığını omuzlarımızda taşıdığımız, gecelerin sabaha ulaşırken bize bıraktığı yorgunlukla dolu anlar vardır. İnsan bazen sokakların ıslak taşlarında yürürken kendi iç dünyasının aynasını görür; kaybolmuş, yitirilmiş, belki de unutulmuş bir benliğin izlerini sürer. Bu arayış aslında bir hesaplaşmadır; hem kendinle hem de geride bıraktıklarınla yapılan sessiz bir yüzleşme. Çocuklukta kurulan düşlerin, büyüdükçe taşınamadığını fark etmekse en keskin kırılma noktalarından biridir. Çünkü o masum hayallerin yerini, sert gerçekler almıştır. Bir zamanlar “olsun” diyerek geçiştirilebilecek kadar hafif gelen hayal kırıklıkları, artık “zor” kelimesiyle yan yana anılır. İçimizde taşıdığımız o kırılgan taraf, zamanla kalın bir kabukla örtülse de, gecenin sessizliğinde yeniden yankılanır. Ve işte tam da o anda insan fark eder ki, aslında kaybettiği şey bir kişi değil, kendi saf ve masum tarafıdır. Yorgun adımlarla yürürken geriye dönüp baktığında, en çok özlenenin çocukluk düşleri olduğunu anlar. İçini kaplayan bu burukluk, ne tamamen yenilgiye teslimdir ne de umutla doludur; daha çok, kabullenmenin ağırbaşlı dinginliğidir. Hayatın gidişatına karşı duyulan sessiz bir boyun eğiş, derinlerde ise hâlâ kıpırdayan bir “keşke”nin kırıntıları gizlidir.














